Türkiye'nin en iyi haber sitesi

Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…

  • 1
  • 10
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…

Sosyal medya, pek çok açıdan berbat bir yer. Hele tanınan biriyseniz, daha da berbat bir yer. Zira hakkınızda hiçbir şey bilmeyen insanların, isimleri başta, kendileri hakkındaki her şeyi saklayarak, çoğunlukla da can sıkıntılarını geçirmek için 'çemkirmek' amacıyla yaptığı yorumlara maruz kaldığınız bir yer. Bu, herkes için böyle.
"Mütevazı" olmayacağım, özellikle benim için de böyle; inanmayan herhangi bir tivitimin altına yazılanlara baksın. Hatta twitter'da "Hilal Kaplan RT'si" diye bir deyiş bile oluştu. Kimin tivitini paylaşsam, IQ seviyesi yerlerde Gezici/ Fetullahçı/ PKK'lı birtakım troll'ler bana ve RT'lediğim kişiye saldırıya geçiyor. İster nesli tükenmekte olan pandalardan, ister Oscar ödüllerinde aktörlerin giydiği kıyafetlerden bahsedeyim, fark etmiyor. Aklınıza gelebilecek her tür hakareti ve hatta tehdidi boca ediyorlar. Eskiden katatonik gibi her şeye 'yargılanacaksınız' yazan bir tayfa vardı; yüzüme tükürmekten kafama sıkmaya kadar ne tivitler gördüm de o tayfayı arar oldum.
Latife bir yana, sosyal medyada bir troll gerçekliği var elbette. Ancak ilginçtir, Erdoğan'ı ailesini bile hedef alarak, hatta 'manyak' gibi kelimeler kullanarak eleştirmeyi kendisine hak gören "en Ak Partili yazarlar", her tür eleştiriyi 'troll linci' kalıbına sokup hadiseyi yine Erdoğan'a takık septik muhalifler gibi Cumhurbaşkanı'na bağlamaya çalışıyorlar.
Septik muhalefetten "kopyala- yapıştır" yöntemiyle ödünç aldıkları bir diğer argüman da kendilerini eleştiren kitlenin, kendileri gibi rasyonel ve objektif olmadığı, bilakis 'biatçi' olduğu. Bu 'biat'çilik söylemi, dindarları "yönlendirilmeye muhtaç sömürge kullar" gibi gören Kemalist jargonun 'mutaassıp' tanımlamasına benziyor. Yani dindarsan, "körü körüne bağlı" anlamına gelen mutaassıp sıfatına müstahaksın. Bu pek mantıklı, en akılcı anlayışa göre, Erdoğan'ın görüşüne katılıyorsan biatçisin; karşıysan rasyonelsin. Müthiş bir troll'leme çabası da bu olsa gerek. Zaten yeterince başöğretmenimiz yoktu, "en Ak Partili" arkadaşlar da dahil oldular. Eksik olmasınlar!
Güzel kardeşim, elin kâlem tutuyorsa, belli bir iktidar sahibisin demektir ve iktidar sahibi olduğun kadar eleştiriye, oldukça sert eleştiriye hazır olmalısın. Hakaret varsa dava açmak, argümanının arkasında durmak, aynı sertlikte cevap vermek, vb. hakkındır elbette. Fakat sosyal medyada hakkında yazılanlara üzüldüğün için devleti göreve çağırmamalısın.
Kaldı ki derdin yazarların saldırıya uğruyor olması değil, sevdiğin yazar arkadaşlarının saldırıya uğruyor olması. Zira öyle olsaydı, Bülent Arınç, milyonların izlediği bir canlı yayın esnasında -bak ismi olmayan, 1.000 takipçili hesaplardan bahsetmiyorum- bendenize hakaret ettiğinde de iki kelâm ederdin. Etmedin, bilakis görüşleri size daha yakın diye Arınç'ı savundun. Azıcık samimi ol ve rica ederim daha az ağla.
Ayrıca madem eleştiri hakkı bu kadar kutsal, özeleştiri de öyle olsa gerek. İşe "T24'lere, Ertuğrul Özkök- Ahmet Hakan köşelerine düşecek kadar ne yaptım ben?" sorusuyla başlaman isabetli olacaktır. Bence bu, "en Ak Partili" bir yazarın izzetine "troll'ler"in saldırısından daha büyük zarar veren bir sorundur. Ama tabii bence...

Hilal Kaplan/Sabah

  • 2
  • 10
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…

Selahattin Demirtaş, 6-8 Ekim'de yaptığı çağrıya benzer bir çağrıyı Diyarbakır-Sur için yaptı. Demirtaş bugün halkın sokaklara çıkmasını ve Sur'a yürümesini istiyor. Yürüyüşün başında o ve arkadaşları olacak mı bilmiyoruz, zayıf bir ihtimal.. Ama bu çağrının dört başı mamur bir provokasyon olduğu açıktır. Demirtaş'ın siyasi bir proje olduğunu ortaya koyan korkunç bir çağrı. Demirtaş belli ki, elindeki son siyasi kozları, maç kişinin hayatına mal olursa olsun, sahaya sürecek. Ekim katliamını ve o katliamda hayatını kaybeden masum insanları unutmuş olarak tabi. Sur'da güvenlik güçlerinin operasyonları devam ediyor. Yolun sonuna gelindi. Çok kan aktı. Kürtler ve Türkler, ülkenin bir parçasında, devam eden bu kanlı oyunu ibretle izliyorlar. Sur'da ve Cizre'de yabancı keskin nişancıların, askerlerimiz ve polisimizi vurup şehit ettiklerine tanık olduk.

Kürt halkının en haklı en masum taleplerine kan bulaştı, her şeyi kirlettiler.. Sur'da girilmemiş, önündeki çukurlar kapatılmamış kırk kadar bina var. Militanlar bu evlere sıkışmış durumdalar. Sivilleri esir almışlar ve valiliğin son bir haftada bir kaç açtığı güvenlik koridorlarından geçmelerine izin vermiyorlar. İstedikleri daha fazla kan, gözyaşı ve daha fazla ölümdür. Cizre'de deneyip sonuç alamadıkları bir planı, Sur'da denemek istiyorlar. Cizre'de güvenlik koridorunun açılmasını engellediler. Oysa son ölümler yaşanmayabilirdi.. Cizre halkı, hiçbir şekilde destek vermedi. PKK işgalinden sonra halk haraç mezat, yakınlardaki ilçelere sığındı. Bu ilçede şimdi hayat normale döndü, Cizreliler yavaş yavaş evlerine dönüyorlar artık.

Sur'da da olacak olan bu. Demirtaş, hendekleri kapatmaktan söz ediyor. Sur'da kapatılacak hendek filan kalmadı pek. Ama Nusaybin'de daha bir ay önce 400 civarında olan hendek ve barikat sayısı, şimdi bin civarında. Demirtaş kan dökülmesini istemiyorsa yüzünü buyursun Nuzaybin'e dönsün. Silahlı gruplara çağrı yapsın, terk etsinler Nusaybin'i. Kan dökülmesin ve kimse ölmesin. Umarım Diyarbakır halkı bu anlamsız ve faydasız çağrılara uymaz. Umarım Diyarbakır halkı, bu çağrıları boşa çıkarır. HDP ve lideri, bu yolun yol olmadığını anlamalıdır artık. Bu zulmün böyle asil bir halka reva görülmesi ayrı bir işkence, ayrı bir haksızlıktır. O hendeklerin önünde bekleyenler, hayatını kaybedenler halkın en yoksullarıdır ve yoksullar arasında HDP'li elitlerin hiçbiri yok.

Orhan Miroğlu/Star

  • 3
  • 10
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…

Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın, Anayasa Mahkemesi'nin Can Dündar'la ilgili verdiği kararın ardından söyledikleri tartışılıyor. Önce, Erdoğan'ın Afrika ziyareti öncesindeki basın açıklamasında dile getirdiği eleştirileri hatırlayalım:
"Anayasa Mahkemesi bu şekilde bir karar vermiş olabilir. Bu karara sadece sessiz kalırım, o kadar. Ama onu kabul etmek durumunda değilim. Verdiği karara da uymuyorum, saygı da duymuyorum."
Cumhurbaşkanı'nın bu çıkışının ardından AYM, Türkiye'de muhalefet olmayı Türkiye'ye muhalefet etmek sananların badem gözlüsü oldu.
Hadi, Anayasa Mahkemesi'ne "esastan denetim başvuruları" yapıp üyesi oldukları parlamentoyu baypas etmeye alışkın olan CHP yönetiminin konuya ilişkin "duygusallığını" anladık diyelim.
İyi de, Anayasa'yı silah zoruyla ortadan kaldırmayı hedefleyen sol örgütlerin militanlarından tutun da karne almaya giden çocukların üzerini bomba atarak anayasal düzenle ilişkisini açık eden PKK'nın sempatizanlarına kadar pek çok kişinin bir anda AYM müridi olmasına ne buyrulur?
Listeyi daha fazla uzatmadan, Nazlı Ilıcak'ın bile daha önce partisini kapatan, milletvekilliğini düşüren ve kendisine siyaset yasağı getiren mahkemeyi "doğuştan demokrat" ilan ettiğini söylersek sanırım mevzuun absürtlüğü daha net anlaşılacaktır. Peki, konuyu, bu korkunç koalisyonun üyelerinden azade olarak düşünürsek, hukuk devletine saygılı bir demokratın her şart ve koşulda yargı kararlarına saygı duyması zorunlu mudur?
Elbette hayır. Öyle ya, yargının, Deniz Gezmiş, Adnan Menderes ya da yaşı büyütülerek asılan Erdal Eren'le ilgili verdiği kararlara saygı duyan bir demokrat olabilir mi?
Yargının, daha önce 3 ay değil, 10 yıl tutuklu yargılanan Hizbullah sanıkları hakkındaki tahliye kararının ardından ortalığı ayağa kaldıranların gürültüsüne aldırmayın.
Cumhurbaşkanı'nın AYM'nin kararıyla ilgili itirazlarının içeriği kadar şekli de doğrudur. Zira Cumhurbaşkanı yine oyunu aldığı vatandaşlarının sessiz çoğunluğunun, AYM'nin Can Dündar kararına saygı duymayanların yegâne sesi oldu. Değil mi ama? AYM'nin bu tartışmalı kararını destekleyen seçmenin canı can da, desteklemeyen Türkiye cumhuriyeti vatandaşlarının siyasi temsil hakkı patlıcan mı?

Melih Altınok/Sabah

  • 4
  • 10
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…

Anayasa Mahkemesi'nin tartışmalı kararının ardından, dışarı çıkar çıkmaz şova başladı. Ancak, sahne farklı da olsa, sergilediği oyun aynı. Kendisi anlatıyor, "casusluk" suçundan Ağır Ceza Mahkemesi tarafından tutuklanıp cezaevine girdiğinde, koğuşun kapısını açan gardiyana "Faşizmin eline düşmeyeceksin arkadaş" demiş. 30 yıl önce de aynısını söylüyordu… Aşırı sol, bu ülkede neredeyse 40 yıldır bir "faşizm" söylemi tutturmuş gidiyor. Karşısına kim çıkarsa "faşist" damgasını vuruyor. Devlet, asker, polis, karşı görüşteki insanlar, onlara göre kendilerinin dışında herkes faşist! Solcular, eskiden birbirlerini yer, fraksiyon kavgaları yapar, arkadaşlarını öldürürlerdi. Sonra cenaze töreninde bir araya gelip, birlikte "kahrolsun faşistler" sloganı atarlardı.
Yani, dünden bu güne değişen hiçbir şey yok. Farklı saflara geçseler de kullandıkları söylemler aynı. "Faşizm" söylemi, bütün şovlarda en geçerli malzeme! Üzerine bir de sos olarak "hukuk" eklendi şimdi. Ancak, bu "hukuk" farklı bir hukuk, nalıncı keseri gibi! Mesela, mahkeme karar alıp, yayın yasağı koyduğunda Cumhuriyet Gazetesi'nde "Biz bu yasağı tanımıyoruz" başlığı atılabilir. Hatta suç olan bu eylem, "kahramanlık" olarak bile değerlendirilebilir. Yetmez, üstüne bir de alkışlanır. Çünkü yasalara direnmek onlar için bir haktır! Öyle bakarlar, öyle görürler, öyle inanırlar.
Onlar yaparlar, onlar ederler, onlar diledikleri gibi konuşup, söylerler. Buna karşılık, bu ülkede halktan yüzde 52 destek almış bir Cumhurbaşkanı bile en doğal eleştiri hakkını kullanamaz. "Ben bu karara saygı göstermiyorum" diyemez. Derse, ortalığı ayağa kaldırırlar. Bağırıp çağırırlar: -Hukuk ayaklar altında. Asıl dayatmacı ve faşizan tavır budur aslında!
"İlkeli değiller" demiştim. Bunu hazırladıkları belgesellerde de görebilirsiniz. Belgesel, belgeye dayanır; ama işin o tarafına bakmaz, çeker, sündürür ve çarpıtırlar... Örnek mi istiyorsunuz? Can Dündar'ın "Mustafa" belgeseline bakın. Kendince çıkarımlar ve yönlendirmelerle dolu. Hiç unutmuyorum, o sözde belgeseli dönemin Atatürk Kültür Dil ve Tarih Yüksek Kurumu Başkanı Prof. Sadık Kemal Tural'la birlikte izlemiştik. "Bu belgeye dayanmayan bir belgesel!" demişti. Tural Hoca'nın daha sonra Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreteri Mustafa İsen'e "Bu filmin bazı bölümleri iyi niyet kokmuyor" dediğini biliyorum. Beni de özellikle filmin bazı yerlerine yerleştirilen ve Atatürk adı kullanılarak Türkiye'deki ayrılıkçı-bölücü unsurlara verilen destekler hayli rahatsız etmişti. O filmin bugün bile tartışılması gerektiğini düşünüyorum. Amaç neydi? O belgesel kime hizmet etti? Arkasında kimler vardı? Devlet içinde destek verenler kimlerdi?
Ben söylemiyorum, bugün Parlamento'da olan Cumhuriyet Gazetesi'nin eski Ankara Temsilcisi Mustafa Balbay, iddia ediyor. Can Dündar ismini Fetullah Gülen'in adıyla birlikte anıyor. Zaten bugün bazı şeyler ayan beyan görünmüyor mu? En çok da Can Dündar'ın "gazetecilik" ve "basın özgürlüğü" gibi kavramlarla karşımıza çıkması ağırıma gidiyor!

Emin Pazarcı/Akşam

  • 5
  • 10
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…

Yaşar Kemal'in ölüm yıldönümünde "niçin Nobel alamadı" sorusu gündeme gelmiş. Aslında gündeme falan gelmemiş de, bu tartışma ne hikmetse Zülfü Livaneli dostumuzun Yaşar Kemal üzerine yazdığı bir kitabın piyasaya çıkışına denk getirilmiş... Hayırlı kazançlar dileyerek baştaki soruya dönelim. Bir zamanlar Yaşar Kemal'le "Türkiye'nin en fazla Nobel alamayan yazarı" diye dalga geçilirdi. Şimdi arkasından "Nobel umurunda değildi" denilerek yüceltilen değerli yazarımız da, Nobel almayı başaran Orhan Pamuk'a "o çocuk" diye burun kıvırarak konuya vermediği önemi belirtmişti!
Yaşar Kemal'le "Türk yazarı olarak alamadığı Nobel'i şimdi de Kürt yazarı olarak almayı deniyor" diye de dalga geçildi...
Nobel siyasi bir ödüldür. Aynı zamanda, yazarın ve yayıncılarının "para ufuklarını" da katlaya katlaya açtığı için, çok önemli bir gelir kapısıdır. Hepsi bu. Umberto Eco da Nobel alamadan gitti işte, gördünüz. Hakkı değil miydi? Mesele edebiyatsa, bir kere değil elli kere hakkıydı.
Bu durumda Nâzım Hikmet'in de, herhalde altmış kere. Nobel, o yıl dünyada hangi ülke gündemdeyse, daha doğrusu Batı o sıralar hangi ülkeye önem veriyorsa, o ülkenin oralarda en çok tanınan ve Batı'nın çıkarlarına denk düşen yazarına verilir. O sıralar öyle biri yoksa da, çarçur bir isim bulunur ve yasak savılır. Örneğin geçen sene, kimseciklerin tanımadığı bir muhalif Beyaz Rus gazetecisine verdiler! Gazeteciye. Evet, bunu da yaptılar.
Ondan önceki yıl Patrick Modiano'nun elbette hakkıydı, fakat daha gerilere gidersek şu isimleri tanıyor musunuz: Alice Munro, Mo Yan, Tomas Tranströmer, Gao Xingjian, Wislawa Szymborska, Derek Walcott, Eyvind Johnson, Harry Martinson? Daha eskilere gitmiyorum, Björnsterne Björnson, Jose Echegaray, Giosue Carducci, Rudolf Eucken, Paul Hyse, Karl Gjellerup, Carl Spitteler gibi edebiyat tarihi uzmanlarının bile tanımadıkları kişilere hiç uzanmıyorum. (Jüri, gerekçeli kararlarından birinde, örneğin Verner von Heidenstam adında bir adamcağıza ödülü "edebiyatta yeni bir çığır açılmasındaki öncü rolü" nedeniyle verdiğini açıklıyor! Neredeyse altmış seneye yakındır kitap okuruz, bize böyle bir çığır bilgisi gelmedi.) Bunlara karşılık ne James Joyce alabilmi Nobel'i, ne Andre Malraux, ne Virginia Woolf, ne Robert Musil, ne Joseph Roth... Ne de Bertolt Brecht tabii...
Bre imansızlar, bari Hans Fallada'ya verseydiniz, mesele Hitler'e direnmekse, madem Roth'a vermediniz...
Nobel, asla bir yazarın "değerinin" ölçüsü değildir ve hiçbir zaman da olmamıştır.
Peki, edebiyatta "turistik gerçekçilik" akımının Orhan Pamuk'tan sonra gelen en iyi temsilcisi Elif Şafak (ya da Shafaq) günün birinde alabilir mi? Türkiye bir Kürt devletinin kurulmasına izin verirse, elbette. Vallahi Tayyip Erdoğan devrilse Zülfü bile alır ha!

Engin Ardıç/Sabah

  • 6
  • 10
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…

Bu olay aslında ne kadar mücadele edilmiş olursa olunsun mevcut algı operasyonlarının başarıya ulaştığının acı bir göstergesi oldu kanımca. Zira toplumdaki bir kısım zaten Gezi, 17-25 Aralık ve PKK'nın yeniden terör eylemlerine başlaması sürecinde bu operasyonların başında, yanında ya da arkasında durdu. Algı operasyonların en sofistike hedefi ise toplumun genelinde bir bıkkınlık duygusu yaratmak ve asıl kutuplaştırıcıya söz geçiremeyenlerin yıpratılmak isteneni eleştirmesini sağlamaktır. Annesi ve babası kavga ederken, çocukların haklı olanın anne olduğunu bilmesine rağmen yine de onun susmasını istemesi gibi. Anne susarsa kavga bitecektir çünkü.

Can Dündar ve Erdem Gül'le ilgili kararın memnuniyetle karşılanması biraz böyle işte. Türkiye kendi güvenliğiyle ilgili bir hukuki sürecin mahkûmu haline getirilmek istendi. İşe AB raporlarından ABD Başkan Yardımcısı'na kadar birçok isim müdahil oldu. Dündar ve Gül'e açılan davanın, FETÖ marifetiyle Türkiye'ye karşı kurulmuş bir kumpasın bizzat medya ayağını yürütmekle ilgili olduğu tabii ki ihmal edildi.

Can Dündar'ın iddianameye eklenen ve davanın seyrini doğrudan etkileyecek önemdeki villa satışı ya da 17 Aralık'tan bir hafta, 25 Aralık'tan bir gün önce yazdığı "Amerikan rüzgarı bu, esintiyi Pensilvanya'dan yana döndürür, Ankara'da ampulleri söndürür" ve "Piyonlar devrildi, sıra Şah'a geliyor" yazıları bu da değilse 2008'de ve 2013'te organize suç örgütüne üye olmaktan 6'şar ay dinlemiş ve Gezi'yi müteakip yapılan dinlemenin ilk üç ayının silinmiş olması, Can Dündar'ın yargılanma sebebinin "MİT TIR'ları durdurulmuş o da bunu haber yapmış"tan ibaret olmadığının derin arka planını veriyor zaten.

Söz konusu villanın ancak iki yılın sonunda tam da MİT TIR'larıyla ilgili haberin yapıldığı dönemde ne tesadüf ki MİT TIR'ları-Adana casusluk davasından tutuklu olan avukatlara satılmış olması da herhalde soruşturulmayı hak ediyor, öyle değil mi? AYM'nin kararı ise sicilindeki eş değer kararların yanına şimdiden yazıldı bile. 2010 referandumu ile AYM'ye tanınan bireysel başvurulara bakma hakkı, "kanunlarda öngörülmüş idari ve yargısal başvuru yollarının tamamının başvurucu tarafından tüketilmesi" şartına bağlanmış. Hal böyle iken tıpkı twitter kararında olduğu gibi daha mahkeme safahatı bile başlamadan hak ihlali kararı vererek 2010'dan önceki aktivizmini bile aşmış, hukuk sisteminin temelini oluşturan alt mahkemeleri zımnen tanımadığını beyan etmiş oldu. AYM, 367 kararını verirken, 411 elin oyladığı başörtüsü yasağını kaldıran kanunu iptal ederken ne yapmışsa yine aynı şeyi yapmıştır.

Halime Kökçe/Star

  • 7
  • 10
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…

Cumhurbaşkanı bir "kişi"den fazladır; halkın oylarıyla seçilen, yetkilerini milletten alan Erdoğan, sadece "Erdoğan" değildir; artık o "Cumhurbaşkanı Erdoğan"dır. Millet, dava ve kavgasına omuz verdiği için Erdoğan "Cumhurbaşkanı" sıfatını aldı. Erdoğan, milletin kendisine emanet ettiği görev ve sorumluluklara sahip. Erdoğan'ın kavgası milletin kavgası. Cumhurbaşkanı'nı 'Erdoğan' olarak bir kişiye indirgemek, "milleti" soyutlayarak onda sadece bir "kişi"yi görmek, makul ve isabetli değildir.
Seçime katılan halkın yüzde 52 oyu ile Cumhurbaşkanı olan Tayyip Erdoğan'a "diktatör" muamelesi yapanlar, milleti yok sayan kesimlerdir. Bilinmelidir ki "diktatör" suçlaması, Erdoğan'dan ziyade milleti/seçmeni yok saymaktır. Bu durum, millete hakaretin de ötesinde bir kibir ve küstahlığa işaret etmektedir. Ne yazık ki, ülkemizde milletin seçtiği cumhurbaşkanını tanımamak, ona hakaret etmek, onu aşağılamak, ailesine saldırmak, alay etmek, dalga geçmek çok olağan eylemler olarak telakki edilirken; millet iradesini temsil konumundaki Cumhurbaşkanı'nın, AYM'nin aldığı kararı doğru bulmadığını beyan etmesi, karara saygı duymadığını açıklaması "hukuk tanımazlık" olarak yorumlanıyor.
Şunu ayırt etmekte fayda var: Erdoğan'ın, Can Dündar kararına ilişkin tepkisi şahsileştirilmiş bir tepki değil, vatanın aleyhinde işler yapan bürokratik vesayete yönelik bir isyan özelliği taşımaktadır. Hukuku asıl yok sayan 60'lı yıllardan beri siyaseti, demokrasiyi, millet iradesini öğüten bu "vesayet çarkı" ve o "yüce mahkemeler"… Buna tavır alıp tepki göstermeden, adaleti temin ve tesis edecek bir hukuk sistemi işlerlik kazanamaz. Vesayet çarkına karşı çıkılamadığı içindir ki ülkedeki asıl "hukuk tanımazlık"lar hâlâ devam etmekte.
Milletin, bir casusluk davasının "ifade özgürlüğü" davasıymış gibi sunulmasına tepkili olması gayet tabii. AYM'nin verdiği bu karar, millete ülkesinin ne kadar savunmasız, korumasız olduğunu göstermesi bakımından mühimdir ve dikkatle hafızaya alınmalıdır.
Casusluk faaliyeti kapsamında yargılananların, "gazeteci" veya "siyasetçi" sıfatıyla itibar görüyor ve aklanıyor olması göstermektedir ki devletin kendini koruma refleksi oldukça zayıflatılmış durumda. Erdoğan'ın vesayet odaklarına karşı yıllardır yaptığı mücadeleyle örtüşen tepkisi ise bu mahiyette değerlendirilebilecek bir tavır alış. Cumhurbaşkanı Erdoğan ne zaman "kişi" olur? Asıl AYM'nin kararına gösterdiği tepkiden, isyandan vazgeçtiği zaman Cumhurbaşkanı bir "kişi" olur. Erdoğan'ın arkasındaki millet desteği sürdükçe Erdoğan "kişi" değildir; kavgası da, davası da "kişisel" sayılmaz.

Kurtuluş Tayiz/Akşam