Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…

  • 1
  • 10
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…

"Türkiye IŞİD'e yardım ediyor" tezinin korkunç bir ihanet çizgisi olduğunu... Türkiye düşmanlarının ısrarla gündemde tuttuğu muazzam bir kampanyayla karşı karşıya olduğumuzu daha ne kadar görmezden gelebiliriz?
Bu kampanyayı desteklemek ihanettir. Türkiye'nin işini bitirmek için sözleşmiş çevrelerle işbirliği yapmanın; Putin medyasının dümen suyuna girecek kadar sapıtmanın başka bir adı var mıdır?
Varsa, söyleyin! Bu işin şakası kalmadı; hem öylesi hem böylesi kalmadı! AYM'si, mahkemesi, şusu busu kalmadı! Nasıl bir şeyse artık, asla sıradan insana yararı dokunmayan ama kep küresel güçlere yarayan evrensel hukuktan, basın özgürlüğünden, muhalefet perspektifinden falan söz etmenin anlamı yok!
İtiraf edelim... Hepimizin kabahati var. Öyle bir iddia ki... "Yok artık!" denilip eninde sonunda tarihin çöplüğüne atılır diyorduk. Başlangıçta paralel ihanet örgütünün en döküntü kesimleri seslendiriyor nasılsa, diye çok hafife aldık. Birçoğumuz bu meseleye şöyle bir bakıp geçti. MİT TIR'ları davasındaki suçluların cezalandırılmasıyla olay kapanır, bir daha lafı edilmez diye düşünen siyasetçiler tanıyorum. Konu açıldığında dudaklarını buruşturuyor, lafı değiştiriyorlardı. Oysa olayları dönüp azıcık geriden alıp bir daha değerlendirsek... DAEŞ'in neredeyse bütün hamlelerinin örtülü biçimde Türkiye'nin önünü tıkamaya, başına çorap örmeye yönelik olduğunu görürdük. Hatta örgütün varlığı bile böyleydi. Nitekim şimdi o noktaya geldik. Bazı uluslararası yorumcular ellerini arttırdılar. DAEŞ'i Türkiye'nin kurduğunu söyleyecek kadar azıttılar.
Uzatmayacağım... "Türkiye'yi teröre destek veren ülkeler" listesine sokmak nedir, bir düşünün... Tabii arkasından Cumhurbaşkanı ve milli güvenlik kurumlarının yöneticilerini uluslararası yargıya götürmek nedir, düşünün... O zaman anlayacaksınız ki... Bu yönde laflar edenler muhalefet etmiyor, ihanet ediyor. Ama benim anlayamadığım bir şey var. Parlamento deyip duruyoruz... Dünyaya "Yeter be yahu!" diye bağırmayan, olup bitenleri hâlâ hafife alan bir parlamento olabilir mi? Daha fazla vakit kaybetmeden... İktidar, muhalefet ayırmaksızın parlamentodaki "milli güçler" birleşip bu korkunç tezgâha karşı seslerini yükseltmeliler.

Haşmet Babaoğlu/Sabah

  • 2
  • 10
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…

CHP Milletvekili Tuncay Özkan "Cumhuriyet mitinglerinden dolayı" özür dilemiş. TBMM Genel Kurulu'nda görüşülen bütçe görüşmelerinde söz alan Özkan'ın bu değişiminde rol alan şey ise rahmetli Necmettin Erbakan'ın desteği ve partisinin kadın ve gençlik kollarından gönderilen "binlerce" mektup olmuş. "Cumhuriyet mitingleri sırasında, o insanları kızdırdığımı, korkuttuğumu o mektuplardan öğrendim, hepsinden özür dilerim diye karşılık yazdım. Bugün, burada yaptığımız şeyler de pek çok insanı kızdırıyor ve korkutuyor. Gelin, birbirimizle konuşabilme mesafemizi kaybetmeyelim" diyor.

Yüz binlerce öfkeli insana AK Parti'nin "vatanı sattığı" hikâyesinin anlatıldığı mitinglerdi Cumhuriyet mitingleri. "Başörtülü kadınların doktor olamayacağını, buna engel olacaklarını, çünkü doktor oldukları zaman don üzerinden iğne yaptıkları" yalanlarının anlatıldığı mitinglerdi. "Çankaya'da bir başörtülüye geçit vermeyeceğiz" sloganlarının atıldığı, dövizlere yazıldığı mitinglerdi. AK Parti'nin kadınları çarşafa sokacağı hikâyelerinin anlatıldığı mitinglerdi. "Biz kaç kişiyiz?" adı altında 1 milyon kişiyi toplamayı hedefleyenlerin yüz binlerce insanı iktidar partisi tabanının yaşam tarzına hakaret etmeye teşvik ettiğigünlerdi.

Bayrak sopalarının silah gibi tutulduğu, mitinglerin dağılma saatine denk gelmemeye çalıştığımız günlerdi. AK Parti, AB'ye uyum yasaları çıkarıyor diye,"Batılı yaşam tarzına sahip kişilerin" ağız dolusu AB'ye sövdüğü günlerdi. Cumhuriyet mitingleri ile siyasal iklim öylesine enfekte oldu ki, devlete hükümet edenler ülkeyi yönetebilmek ve "o kafa" ile mücadele edebilmek için gizlilik ve takiye ile beslenen, sadece devlet içinde değil, toplumsal network'ü de sağlam olan, örgütlü çalışan bir kadro hareketine olabildiğince alan açmak zorunda kaldılar.

Başörtüsü takanlarla problemi olan, namaz kılanlarla problemi olan, yer sofrasına oturanla problemi olan, Anadolulukla problemi olan, Osmanlı ile problemi olan, Kürt'le-Kürtçe'yle problemi olan, sandıkla problemi olan, "çoğunluk" ile problemi olan, velhasıl "demokrasi" ile problemi olan ve kendisinden başka herkesi Cumhuriyet'in dışında tanımlayan, yanına askeri de alabilme potansiyeli olan "Cumhuriyet mitingçileri" nin hem Cumhuriyet hem de demokrasi için yarattığı tehdit, "paralel yapı"ya ebelik yapmış oldu.

Seçilmiş yöneticileri, "Aynı secdeye baş koyuyoruz" ortaklığı üzerinden uzman, kendisini yetiştirmiş, tecrübeli amma velakin esas bağlılığı ülkeye ve devlete değil, Fethullah Gülen'e olan ve bunu da gizli tutan bir yapıyla ortaklığa iten, sandıktan çıkan sonucu halkı sokağa dökerek ve gerekirse asker dipçiği ile indiririz iması yapan "Cumhuriyet mitingleri" organizatörleriydi.

Sonucunda neler olduğunu hepimiz gördük.

Tuncay Özkan şimdi "Cumhuriyet mitinglerinde üzdüğüm, kırdığım insanlardan özür dilerim" ifadesiyle beraber önemli ve eğer samimi olarak ifade edilmiş ise değerli "barış, uzlaşma" mesajları veriyor.

Ama bu mesajları "Silivri" bağlamına oturtması "Silivri 10 bin 500 kişilik birtoplama kampı. Oyuncuların, orada bulunan aktörlerin değişmesi orayı başka bir şey yapmaz" ifadelerinin ima ettiği şeyler bizi "Umarım özrü kabahatinden büyük değildir" demeye sevk ediyor. Yoksa Özkan'ın dilediği özür, Necmettin Erbakan gibi gösterdiği şapkadan "paralel yapılanma" lehine sonuç çıkarma amacına mı matuf?

Eğer böyleyse şaşırtıcı olmaz. "Ebe, doğumuna eşlik ettiği şeyle barışıyor" deriz.

Nihal Bengisu/Habertürk

  • 3
  • 10
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…

Anayasa Mahkemesi (AYM) Genel Kurulu'nun 25 Şubat 2016 tarihli "Erdem Gül- Can Dündar" bireysel başvurusuna ilişkin kararı, bilhassa Cumhurbaşkanı'nın görüşlerini açıklaması sonrası ciddi gündem maddesine dönüştü. Cumhurbaşkanı, AYM kararını değerlendirene kadar hükümetten net bir görüş serdedilmemesi, Bakanlar Kurulu açıklamasında ise "kişisel görüş" indirgemesi yapılması ilginçti!
MİT TIR'ları üzerinden kurgulanan senaryonun genelde Türkiye'yi, özelde Cumhurbaşkanı'nı köşeye sıkıştırma hamlesi olduğuna hatta konuyu Uluslararası Ceza Mahkemesi'ne taşıma planı içerdiğine kuşku yok. Yani, Cumhurbaşkanı ne kadar hedef ve taraf ise Türkiye Cumhuriyeti de o kadar hedef ve taraftı. Terörle mücadele eden Türkiye'yi, terör örgütleri ile işbirliği içinde gösterme çabasının salt gazetecilikle izahı mümkün mü? Devletin gizli operasyonlarını sorgulamak değil bahsettiğimiz. Devleti yönetenlerle kinli ve kirli hesaplaşmaya girişilmesi, bu amaçla her türlü gri odakla ortak hareket edilmesidir asıl mesele!
Türkiye, hukuk devleti. En çok eleştirilen hukuk sistemi, herkes için yine en büyük ve nihai güvence. Mahkeme kararlarının tüm makamları, kişi ve kurumları bağladığı da açık gerçek. Kararları eleştirmek hatta saygı duymamak ise net bir tavrın ifadesi olabilir. AYM'nin hukuki saikle karar alıp almadığı, kararın olgunlaşma süreçleri, etki eden iç ve dış faktörler, örtülü ve açık faaliyet gösteren aktörler... Hepsi ama hepsi birlikte düşünülmek durumunda. Hal böyle olunca... Bizim duyduğumuz, sanırım Külliye koridorlarında bilgiye dönüşen epeyce detay var!
Ancak... Üzerinde duracağımız husus yine de "hukuki!" AYM, Gül- Dündar kısa kararında, "kişi hürriyeti ve güvenliği hakkı" ile sınırlı tespitte bulunmadı. İfade ve basın özgürlüklerinin ihlal edildiğine de hükmetti. Böylece, yorum yoluyla yetki alanını genişletip, ilk derece mahkemesinin yerine geçti, hatta vermesi gereken kararı da belirledi. AYM, şayet tutuksuz yargılamanın önünü açsaydı, kurumsal ve hukuki duruşu anlaşılabilirdi. Henüz yargılama yapılmamış ve hüküm kurulmamışken "basın özgürlüğü ihlal edilmiştir" sonucuna varılmasıyla gerek yerel mahkemenin gerekse Yargıtay'ın yetkisi ortadan kaldırılmış oldu. Oysa yargı, ceza veya beraat kararı verebilir, dosya Yargıtay'a, nihai olarak AYM'ye gelirdi. İfade özgürlüğü ile casusluk iddiası arasındaki ince çizgiyi ve hukuki boyutu asli mahkeme takdir eder, kamuoyu da dikkatle izlerdi. AYM, Gül -Dündar kararı ile tutuksuz yargılama ilkesini tahkim ederken, anayasal teminat altındaki yargı yetkisine mütecaviz davranmış, kendi varlık nedenini de yaralamıştır!
Netice... AYM, "İnsan Hakları Mahkemesi" olma idealini savunurken, "Süper Mahkeme" sevdasından vazgeçmelidir!

Okan Müderisoğlu/Sabah

  • 4
  • 10
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…

Paralel Yapı'nın iki numaralı adamı Bağışçı Aymaz, 80 İhtilali'ni hatırlatan ve 80'de Sızıntı Dergisi'nde yayınlanan yazıyı alıp bugüne taşıdı ve "Kışlada letaif, derinliğince bir uykudan uyananlar gibi…" diyerek bir yerlere mesaj verdi! "Bahar sadece bahçelere bağlara gelmez; dağlara, dağlardaki yamaçlara, hatta kuş yavrusu gibi 'tüylenen kayalara', havaya, suya toptan gelir. Mabed, mekteb ve kışlada letaif, derinliğince bir uykudan uyananlar gibi gerine gerine, esneye esneye de olsa silkinip kendine gelmektedir. …Nevbahar mesajının üflendiğini hissetiniz mi? (Sızıntı Dergisi 1980) Şimdi de 36 sene sonra, diyorum ki: Yusuflara müjdeler olsun!.." (Abdullah Aymaz 01.03.2016)Beddua etmeyi alışkanlık haline getirmiş... Ağzından "insan gübresi, Yezit, Firavun" kelimeleri eksik olmayan... Ne hikmetse "alüfte"yi de, "alüfteye gidecek olanı" da "haremi ismette yaşananı" da, bilen bir zatın yakın gelecekte kurtarıcı olarak görevlendirileceğini öne sürüyor yine bir yazısında Bağışçı Aymaz hatırladınız mı?

Diyor ki, "Şeyh Efendi bizlere bol bol dua etti ve ilginç bir şekilde 2016 yılının çok zor geçeceğini, felaketlerin yakın olduğunu ve 2016 yılında göğsü yumruklandıkça genişleyen Sâlih Zât'a görevinin bildirileceğini söyledi." Hızını alamayıp devam ediyor "Kendisinin (Şeyh Efendi) de bunu bilmediğini, bunun çok büyük bir sır olduğunu fakat artık sırrın dünya semalarına indiğini belirtti." (16.02 2016 Abdullah Aymaz) Bir zamanların radikal İslamcısı günümüzün FETÖ kalemşoru Ali Ünal, bir yazısında Paralel Yapı'nın şahsı manevisi olduğunu söylediği Fethullah Gülen'i masuniyet sahibi ilan etmişti!

"Din'de mutlak rehberlik, ya masumiyet, ya masuniyet gerektirir. … bir Cemaat'in şahs-ı manevîsi velâyet-i kübra sahibidir ki bu da, peygamberlere veraset demektir.

Dolayısıyla, peygamberler, masumiyetle Din'in emir ve yasaklarına muhalefet manâsında günah işlemezler; Sırat-ı Müstakîm'in peygamberler dışındaki rehberleri ise, masuniyetle en azından büyük günahlara karşı korunurlar. (Ali Ünal 5 Ocak 2015) Cüretkarlıklarının sınırı yok! Masuniyetine inandıkları bir "Efendileri" var. Ve o efendileri müritlerine bakıp onlardan aldığı cesaretle ile hızını alamayıp neler söylüyor bakın hele..! Fethullah Gülen, Diyarbakır Sur'daki çatışmalara atıf yapıyor bir konuşmasında. Üstad'ın şiirine ilavelerle birlikte yapıyor bunu. Diyor ki "Surda bir gedik açtık mukaddes mi mukaddes... Ey kahbe rüzgar artık ne yandan esersen es. Yezidlerin, Haccacların, tiranların estirdikleri gelip geçici rüzgarlar, suni rüzgarlar hangi yönden esersen es... Surda gedik açıldı."

Asimetrik ilişki kurmaya gerek yok. Aristo'nun mantık örgüsü içerisinde bile düşünsek, Fethullah Gülen'in PKK terör örgütünün Sur'daki yakıp yıkmaları, asker polis şehit etmesi üzerinden yaptıklarını olumlama anlamı çıkar bu cümlelerden. Zira her vesile ile Cumhurbaşkanı Erdoğan'a, "Yezid, Haccac, tiran" benzetmesi yapanın da Fethullah Gülen olduğunu bilirsek... Kast edilenin ne olduğu anlaşılır..! Bu yapının çılgınlığının sınırı yok! Darbe dahil!

Hasan Öztürk/Star

  • 5
  • 10
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…

Türkiye, Ali Mazrui'nin ifade ettiği şekliyle modern Afrika'yı etkileyen "yerel, İslami ve Batılı kodlar"ı veri kabul ederek bu coğrafyada etkili olmak istiyor.
Elbette, sömürgeciler Türkiye'nin Afrika'nın diğer bölgelerinde olduğu gibi Batı Afrika'daki varlığından hiç de hoşnut değiller.
Sadece Nijerya 182 milyon nüfusu ile Afrika'nın en yoğun nüfusuna sahip. Dünyanın 20. büyük ekonomisi. Geçen yıl Güney Afrika'yı geçerek Afrika'nın en büyük ekonomisi konumuna yükseldi. Dünya Bankası'nın tasnifiyle "yükselen pazar." Ve burada Türkiye'ye kucak açılıyor.
Evet buralarda Türkiye böyle. Buralardan Türkiye'ye bakınca ne görünüyor peki?Sömürgecilerin Türkiye'deki işbirlikçileriyle bir olup ülkeyi içine kapatmaya çalıştığı! Türkiye'yi içine kapatmak isteyenler hiçbir ahlaki standart tanımadan var güçleriyle taarruza geçmiş durumdalar.
Ülke içine kapansın, küçülsün, sonra da bölünsün istiyorlar. Stratejileri son derece yalın. Türkiye'yi zaaf içinde göstermek.
Bu stratejinin da 4 temel ayağı var. Paralel yapı ve uzantılarının operasyonları üzerinden Türkiye Cumhuriyeti devletini egemenlik krizi içinde göstermek. Misal Anayasa Mahkemesi kararı bu bağlamda değerlendirilebilir mi? Ne dersiniz?
1) PKK terör örgütünün silahlı kalkışmasından hareketle ülkenin iç savaş yaşadığı algısını oluşturmak. PKK'nın şehir merkezlerinde düzenlediği terör saldırıları, HDP'li Selahattin Demirtaş'ın "Sur'a yürüyelim" çağrısı, terör destekçisi yazar çizer takımının sureti haktan görünüp sürekli "eyvah iç savaş" diye yaygara koparması, yahut Ahmet Altan'ın "isyaaaan" diye çığlık çığlığa yazılar yazması bununla ilgili.
2) Küresel piyasalardaki sorunları Türkiye kaynaklı sorunlarmış gibi ambalajlayıp ülke ekonomisinin krizde olduğu intibaı uyandırmak. Paralel devlet yapılanmasını finanse eden şirketlere kayyum atanmasını "devletin özel mülkiyete müdahalesi" diye pazarlayanlar, Merkez Bankası başkanı seçimi uluslararası yatırımcıyı kaygılandırıyor diye yaygara yapanlar bu hedefe hizmet ediyorlar.
3) Türkiye'yi siyasi liderlik sorunu yaşayan bir ülke olarak resmetmek. Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın siyasi liderliğini zayıflatmaya dönük girişimlerin nedeni bu.
Ne var ki Türkiye ne bir egemenlik krizi yaşıyor, ne bir siyasi liderlik sorunu. Ne ekonomisi kötüye gidiyor, ne de bir iç savaşa...
Ahmet Altan, Selahattin Demirtaş gibiler kendilerini yırtsa da kimse o ahlaksız isyan çağrılarına kulak vermiyor. Türkiye her şeye rağmen büyüyor, zenginleşiyor.
Bu gayretlerle büyümeye, zenginleşmeye ve normalleşmeye devam edecek...

Fahrettin Altun/Sabah

  • 6
  • 10
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…

Mandela'yı hapse atan ve ülkeyi ırkçı bir cehenneme çeviren Apartheid rejimi, Hollanda kökenli beyazların (Afrikans) eseriydi. Hollandalılar aslında iki yüzyıldan beridir İngilizlerle, G. Afrika'yı kimin sömüreceğine dair kavgalıydı. Çok sayıda savaş yapmışlardı aralarında. Buraya dikkat. Bu ülkedeki asıl sömürge savaşlarının temeli 1860-80 yıllarında keşfedilen altın ve elmas madenleri yüzünden yaşandı. Bu madenlerin işletmesi çoğu kez İngilizlerin elinde oldu. Hollandalılar bu madenlerin işletmesini İngilizlere 50 yıllığına vererek, 1948 yılında iktidarı aldı ve İngilizlerin karışmamasını sağladı. Dünyanın en ırkçı ve acımasız rejimi, İngilizlerin de yaşadığı G. Afrika'yı uzun yıllar demir yumrukla yönetti. Mandela ve arkadaşları (içlerinde çok sayıda Müslüman da vardı), ülkeleri için çok çetin mücadeleler verdi ancak başarılı olamadı. Robbeneiland bu mücadeleyi veren insanlarla doldu. Ancak dünya ses çıkarmadı.
1980'lerin ortasında Mandela birden dünya medyasının dikkatini çekmeye başladı. Tüm dünyada onun için kampanyalar başlatıldı. Gıyabında ödüller verildi. Mandela da hapisteyken haklı davasını anlatmak için her yere heyetler gönderdi. Türkiye'ye de heyet geldi ama Demirel Hükümeti heyeti havaalanından geri çevirdi ve reddetti.Dünyada Mandela'ya destek vermeyen iki ülke vardı: Türkiye ve İsrail. Mandela'nın Atatürk ödülünü kabul etmemesinin ilk sebebi, Türkiye'nin ırkçı rejime destek verip, kendilerini reddetmesidir. İkinci sebep ise PKK diasporasının buradaki propagandasıdır. Sonunda Güney Afrika'da toplumsal olaylar oldu, çok insan yaşamını yitirdi ve ülkenin devlet Başkanı De Klerk tarafından Mandela serbest bırakılmak zorunda kaldı (1990). Çünkü dünyanın her yanından baskı gördü ve yaptırımlar uygulandı. 1994 yılında yapılan seçimlerde Mandela Devlet Başkanı oldu ve ülkenin kaderi değişti.
Merak ettiğim, İngiltere neden Mandela'nın son dönem mücadelesinde aktif rol oynadı? Öyle başka ülkelerdeki özgürlük mücadelesine hayran insanlar değildi çünkü. Sorunun cevabını burada öğrendim: İngilizler sahip oldukları medya, diplomasi ve sermaye gücünü kullanarak Mandela'yı 5-6 yılda bir özgürlük kahramanına dönüştürmüştü. Oysa Mandela 30 yıldan beri ülkesi ve özgürlüğü için kavga veriyordu ve İngilizler parmağını kımıldatmamıştı.
İngiltere'nin elmas ve altın madenlerinin işletme hakkı dolmak üzereydi. Mandela devlet başkanı olduktan bir yıl sonra, 1995 yılında bu madenlerin işletmesi yeniden İngilizlere verildi.Mandela'nın İngilizlerle daha hapisteyken bu konuda anlaştığını ve mücadelesine böyle destek aldığını eleştiren çok kişi vardır.
Buradaki ilişkiyi, Cape Town Üniversitesi Öğretim Üyesi Halim Gençoğlu çok güzel formüle etti bana: "Mandela'nın mücadelesi ve kahramanlığı gerçekti ama İngilizlerin özgürlük desteği sahte ve menfaat içindi. Evet Mandela'yı eleştiren olabilir bu işbirliğinden dolayı, ancak bağımsızlık için gücü yoktu ve bu anlaşma ülkesine özgürlük getirdi. İngilizler de elmas ve altınlarını aldılar."
İslam dünyasında bugüne kadar bağımsızlık, özgürlük ve adalet savaşı vermiş hiçbir lider Batı tarafından özgürlük kahramanı gibi görülmedi. Aliya, Arafat, Malcom X, Gannuşi, Mursi... İşin kötü yanı, Müslüman ülkeler de bu insanları dünya çapında bir kahramana dönüştürmeyi başaramadı, hatta bir kısmına engel bile oldu.
Mursi'nin ve İhvan'ın İngilizlere ya da Avrupalılara verecek altın ve elması yok. Müslüman dünyanın Mursi için filmler, belgeseller yapacak bir Hollywood'u da yok. Dünyada herkesin izleyeceği bir medyamız olmadığı için Mursi'nin gerçek bir özgürlük kahramanı olduğunu da anlatamıyoruz. İşte bu yüzden Mursi, bir Mandela'ya dönüşemiyor.

Kemal Öztürk/Yeni Şafak

  • 7
  • 10
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…

Bahçeli, daha Deniz Baykal'a kaset komplusu ve 17-25 Aralık kumpası olmadan önce Paralel Yapı'nın partiyi dizayn etme girişimlerine uğramıştı.
MHP'li 10 milletvekilinin uygunsuz görüntülerinin internete sızdırılması üzerine Bahçeli "Okyanus ötesini" işaret ederek bununla mücadele edeceğini söylemişti. Hatta Bahçeli önceki gün, "Paralel örgütün MHP'yi ele geçirmek istediğini" de söyledi. Öyle üstü kapalı da değil. Önceki gün bir haber sitesine konuşan Bahçeli, MHP'de yaşanan son gelişmeler konusunda "Gülen Cemaati MHP'yi ele geçirerek partileşme ve siyasi sığınak arayışında. Bunun içinde içimizde piyonlar da var. Milliyetçi Hareket'e ayar vermeye çalışmak hiç kimsenin harcı ve haddi değildir" ifadelerini kullandı.
MHP'de hem genel merkez hem muhalif kanat birbiri ardına hamle yaparken, bir dönem partide ve ülkücü harekette etkili olan isimler ise gelişmeleri kaygıyla izlediklerini beyan ediyor. Bir de Bahçeli'ye kongre çağrısı yapan Özcan Yeniçeri, Yusuf Halaçoğlu ve Ümit Özdağ'ın MHP'den 'ihraç' edileceğine yönelik bir iddia gündeme getirilerek Bahçeli üzerindeki baskı artırılmaya çalışılıyor. MHP'li eski TBMM Başkanı Ömer İzgi, "Paralel Devlet Yapılanması"nın partiye sızma girişiminde bulunduğuna dair duyumlar aldıklarını belirterek "MHP'nin varlık sebebine ters ve zıt bir düşüncenin MHP'ye sızması hareketidir" dedi. MHP eski MYK üyesi Mehmet Vakıf Koyuncuoğlu'nun uyarısı ise daha ilginç. Koyuncuoğlu, muhaliflerin partiye yaklaşımını beğenmediğini ifade ederek, Devlet Bahçeli'nin korunması gerektiğini söylüyor.
Bu bile meselenin sadece 'sızma' meselesi olmadığını, Bahçeli'nin dediği gibi illegal yapının kendine yeni bir sığınak arayışı içinde yapmayacağı şey olmayacağını düşündürüyor. Bütün Paralel medya Bahçeli'nin muhaliflerini her gün manşetlere taşıyor destek veriyor. Sırf bu yüzden bile kamuoyu, MHP'lilerin "Evet Bahçeli" demesini bekliyor. Evet, 17-25 Aralık darbe operasyonunun iftiralarına sarılan Bahçeli'nin, paralel yapının hinliklerini görmesi geç oldu ama zararın neresinden dönülürse kardır...

Meryem Gayberi/Sabah.com.tr