Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…

  • 1
  • 12
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…

Paralel çete, kendine "Nurculuğu" kılıf olarak kullanan, kendini de ABD ve İsrail'e kullandırtan bir siyasi çetedir. Derdi din iman değil, iktidarı "ele geçirmek"tir. Gelmek değil, geçirmek. (Seçmenleri yüzde 1 bile tutmuyor.) Bu uğurda hiçbir insaf, hiçbir ilke, hiçbir kural, hiçbir ahlak tanımadığı ortaya çıkmıştır. Nankör ve kalleştirler. Bu açıdan da bunlara "İslam'ın cizvitleri" denilebilir... Bilindiği gibi, katolik rahiplerin "elit" örgütü olan cizvitler, on altıncı yüzyılda, esas olarak protestanlarla mücadele etmek için kurulmuş, ama giderek "kendi kontosuna iş tutar" hale gelmişlerdir. Kendilerine özgü bir de ahlak geliştirdiler. Cizvit ahlakına göre, Hazret-İsa'nın (aslında Katolik Kilisesi'nin, daha da aslında, bizzat örgütün) işine yarayacak her yol mubahtır. Bir cizvit, eğer son tahlilde kiliseye (aslında örgüte) yarıyorsa yalan da söyleyebilir, hırsızlık da yapabilir, cinayet de işleyebilir!
Bunların kurucusu, kilise tarafından ermiş ilan edilmiş olan Ignace de Loyola, acaba "çilingir tutup devirmek istediğiniz siyasi parti başkanlarının evine girebilirsiniz" de demiş midir, bilmiyorum. Hazin olan, daha açık söyleyelim, mide bulandırıcı olan da, kendine "liberal aydın" süsü veren birçok üniversite allamesinin ve gazetecinin, bu şeriatçı menfaat çetesine, Tayyip Erdoğan'a duyduğu nefretle ve demokrasi bahanesiyle kulluk etmesidir! Bu heriflerin eski Marksist ve "ateist" olmaları da olaya ayrı bir kara mizah boyutu katmaktadır. Orada ayrıca "başka türlü" çıkar ilişkileri de varsa, bunlar da günün birinde su yüzüne çıkarılacaktır, hiç şüpheleri olmasın.
Bilindiği gibi, İstanbul sermayesi de hükümeti devirmek için çok uğraştı. Şimdi "İstanbul'un ağası" Koç Holding politika değiştirip hükümetle bir süre iyi geçinmek yolunu seçtiği için, o cenahta durum sakin. (Bir süre dedik, "ilanihaye" demedik tabii.) İstanbul sermayesinin, bırakın iktidarı, muhalefeti değiştirmeye bile gücü yetmedi. Bu nedenle de "Turkish Kingmakers" diyebileceğimiz, yani "CHP'ye şapkadan tavşan, pardon, başkan çıkarıcı" Aydın Doğan ile Zafer Mutlu'nun şimdi hiç sesleri çıkmıyor. "Bu iş Kılıçdaroğlu'yla yürümez" diye ağlamaktan başka bir şey yapamıyorlar İstanbul sermayesinin basın sözcüleri...
Kalıyor paralel çete (şimdi MHP'yi ele geçirmeye çalıştığı söyleniyor ama barajı geçebileceği bile şüpheli partiyi alıp tepe tepe kullansan ne farkeder?) Bunun işadamları, hâkimleri, savcıları, polisleri tırpanlandı. Fakat orduda bu büyük tasfiye henüz yapılmadı. "İlkbaharda ortalık karışacak" lafları dolaşıyor... Sakın bunlar, can havliyle ve de son çare olarak, ordu içindeki müritlerine "huruç" emri vermesinler? Kemalist cuntalardan illallah demişken, çeşit niyetine bir de şeriatçı cunta? Herhalde gerek askeri istihbaratın, gerekse Hakan Fidan'ın da elleri armut toplamıyordur...

Engin Ardıç/Sabah

  • 2
  • 12
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…

Daha önce misal Gezi'nin isyana dönüşen günlerinde, yolsuzluk soruşturması gibi başlayan 17-25'in darbeye dönüştüğü zamanlarda, önemli krizlerde açığa çıkan acemi öfke, fütursuz eleştiri bir noktadan sonra herkese yönelir hale gelmişti. Gayri resmi, ahlaka ve adaba uymayan, bazen politik tahkimat bazen de birilerinin çıkarlarını, sosyal medyadaki karizmasını korumak/yükseltmek için yapılan bu profesyonel linç mekanizması zaman içinde Merkez Bankası Başkanı'ndan kırk yılını AK Parti'ye vermiş siyasetçilere kadar birçok ismi hedef aldı.

Sonra daha önemli bir şey oldu: "Aktrol sorunu" memleketin en büyük meselesi oldu. Kendi ismi ve kendi hesabıyla haklı eleştiriler yapanların sözlerinin hemen hepsini "trolsün-troliçesin" ithamıyla paketleyen bazı yazarlarımız, kendileriyle yüzleşmemek için "Aktrol" mazeretini kullanmaya başladı.

"Yahu arkadaş, Cumhurbaşkanı 'üst akıl' dediği günlerde yatıp kalkıp üst akıl yazıyordun. Ne oldu da şimdi 'Üst akıl safsatadır' diyorsun" diye mi sordun? Trolsün.

"Yahu arkadaş, Hizbullah milisleri döner standına adam asıp doğruyor, Esad kimyasal silah kullanıyor, ama sen hâlâ Esad'la uzlaşmamız gerektiğini iddia ediyorsun. Müslüman adaletine sığıyor mu bu?" diye mi sordun? Trolsün. "Yahu arkadaş, YPG'nin ele geçirdiği kentleri yaza yaza bitiremiyor ama sıra Türkiye'nin terörden kurtardığı mahallelere gelince hemen 'barış, barış, barış' diye viyaklamaya başlıyorsun. Bu ne perhiz bu ne turşu?" diye mi sordun? Trolsün.

Can Dündar'ın menfur gazeteciliğini öve öve bitirememiş, "Sana bunları yaşatan zihniyet yenilecek" diye haykırmış ve doğal olarak gelen tepkiyi de alt alta dizip dökümünü çıkarmış Ahmet Sever bu meselenin son kurbanı olmuş. "Kendisini dindar zanneden ahlaksız bir güruh" tarafından, Aktroller tarafından saldırıya uğradığını iddia etmiş.

Pardon, ama burada "Sayın Sever, siz yıllar yılı eski Cumhurbaşkanı Abdullah Gül'ü trollemişsiniz, onun makamında ülkeyi trollemişsiniz; bunun hiçbir bedeli olmaz mı zannetmiştiniz?" demek gerekiyor.

Ahmet Sever ya da keskin politik pozisyonlar aldığının farkında bile olmayan bazı yazarlarımız şükretsin ki, kendilerine gelen tweet'lerin korkunçluğunu sergilerken sadece birini/birkaçını hafifçe buğulamak zorunda kalıyorlar. Sadece şu kadarını söyleyeyim: Alıntılamaya kalksaydım, gazeteye hukuki müeyyide uygulanırdı.

Diyeceğim o ki, son üç yılı iyi hatırlıyoruz. Trollüğün telif hakkı, Gezi eylemlerini isyan hareketine dönüştüren senaryonun müelliflerindedir. Onu bir silah olarak tasarlayanlar "Tweet'leri ikiye katlayın" sözü gereği örgütlü linç işini geliştirenlerdir... PKK medyası etkin ve sonuç alıcı bir biçimde kullanmıştır. İktidar cephesinde de kullananlar var.

Kınayacaksanız, hepsini kınayacaksınız; "Bana dokunmayan trol bin yaşasın"cılıkla etkili bir önlem alamazsınız.

Nihal Bengisu/Habertürk

  • 3
  • 12
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…

… Hepimiz yaptık bunu. Çünkü Türkiye'nin nasıl dört bir yandan sıkıştırıldığına bir türlü uyanamamıştık. Paralel hainlerin üzerine hızla yürüneceği ve artık kimsenin onlara destek çıkmayacağını düşünüyorduk. 6-7 Ekim'de 50 insanımızın hayatını kaybetmesinin kalıcı bir ders olacağını; basın toplantısında boncuk boncuk ter döken Demirtaş'ın bir daha siyaset sahnesinde o kadar rahat hareket edemeyeceğini hayal ediyorduk. Türkiye solunun kaybetmeyi zevk edinmiş kesimleriyle ittifak yapmanın sonu olmadığına,HDP yönetimindeki siyasi şımarıklığın ayakta kalmayacağına inanıyorduk. Hepsinden önemlisi o tarihte barış süreci yürüyordu. Barış için çırpınıyorduk ve kendini "aydın" yerine koyanların bize azıcık bile destek çıkmayışlarındaki "hinliği" kestiremiyorduk. Sonra gördük! Gördük ki, bir başına Erdoğan ve ona oylarıyla sahip çıkan sokaktaki insan dışında 6-7 Ekim ve sonrasında olup bitenleri anlayıp ders çıkartan olmamış.
Zaten yaşadık, biliyoruz; malum medya, muhalefet ve oligarşik sermaye zihinleri daha da karıştırmak için elinden geleni ardına koymadı. Düşünebiliyor musunuz? 2015 Mayıs ve Haziran'ında Nişantaşı, Etiler ahalisine "bütün Türkiye'nin yeni sol partisi" olarak HDP lanse ediliyordu. Böyle böyle... İtişe kakışa... Uykudan uyanmak için kendimizi duvarlara çarpa çarpa... O sözünü ettiğim 2014 Ekim'inden bugüne; 2016 Mart'ına geldik. Şimdi baktığımda... Ne yalan söyleyeyim... 1 Kasım'ı ayrı bir yana koyarsak... Milletin kendi bağrından siyaset alanına aktardığı o muazzam enerjinin büyük kısmının heba olup gittiğini görüyorum. Hâlâ paralel kötülük ve darbe kumpaslarıyla mücadele ediyoruz. Hâlâ HDP'nin berbat bir proje olduğunu Kürtlere ve CHP'lilere anlatmaya çalışıyoruz. Neden hâlâ? Herkes dönüp bu soruyu kendine sormalı. Daha fazla vakit kaybına Türkiye'nin tahammülü yok!

Haşmet Babaoğlu/Sabah

  • 4
  • 12
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…

Bülent Arınç (Bülent abimiz yani), önceki gün, Bilkent Üniversitesi'nde "Dünden Bugüne Türk Siyaseti" konulu bir konferansta konuştu. Konuşmasında, tutuklu gazetecilerle ilgili Anayasa Mahkemesi kararını da değerlendirdi ve şöyle dedi: "Zühtü Arslan'ı tebrik ediyorum. Türkiye'nin ufkunu açacak bir karar verdi." Konuşması bu tebrikle sınırlı olsaydı, böyle bir yazıya gerek kalmayacaktı. Bülent Arınç, "trol" ve "troliçe" gibi iki değerli kavram armağan ettiği bir önceki o çok yakışıksız konuşmasında tamamlayamadığı meselesini, belli ki, bu konuşmasıyla "halletmek" istiyor. Herhalde Bülent Bey'in "Erdoğan" diye bir meselesi var.

Niye böyle bir "mesele" edindiğini bilmiyorum... İkili arasındaki münasebetin derinliği ya da sığlığı konusunda "yakin bilgi"ye sahip olmadığım için, bu konuyu geçiyorum: Şunu söyleyebilirim: Sonuçta yetişkin bir insan, meselesini halletsin! Ben daha çok, Bülent Bey'in konuşmalarının kamuoyunda oluşturduğu "yankı"yla ilgiliyim. Her defasında aynı şey oluyor. Ne zaman Bülent Arınç konuşsa ve aykırı addedilebilecek şeyler söylese, "vicdan patlaması" muamelesi görüyor. Başta AK Parti'yle problem yaşayan Doğan Medya Grubu ve "paralel cenah" olmak üzere, bilumum muhalif odaklar, bu çıkışları, Bülent Bey'in "dava arkadaşlarım" dediği Erdoğan ve çevresi için "yargılama" fırsatına dönüştürüyor. Öyle konuşmalar, öyle çıkışlar ki, insan ister istemez şunu düşünüyor: Bir tek Bülent Arınç vicdanlı, bir tek Bülent Arınç dürüst... Bütün olumlu hususiyetler Bülent Bey'de toplanmış durumda: Zarafet, nezaket, nezahet, dürüstlük, demokratlık.

Diğerlerinde bunları zerresi dahi yok. Mesele bir iktidar uygulamasıysa, bunun başat ve etkin temsilcilerinden biri de Bülent Arınç'tı. Meclis Başkanlığı yaptı, Başbakan Yardımcılığı yaptı, Başbakanlığa "vekâlet" etti... Bugün "vicdani yaptırım"la karşı karşıya bırakılan hükümet icraatlarının sorumluluğu onu da bir miktar bağlamaktadır.

Bülent Arınç, bir önceki konuşmasında, Dolmabahçe görüşmeleriyle ilgili olarak, haksız, mesnetsiz ve "Dolmabahçe mutabakatı yanlış olmuştur" diyen Erdoğan'ı açığa düşürecek bir açıklama yapmıştı. İşin esasını bu köşede yazdım. Tekrarlamak istemiyorum... Anayasa Mahkemesi'nin "hak ihlali" kararıyla ilgili olarak da aynı mesnetsiz ve haksız çıkışı yapıyor. Anayasa Mahkemesi'nin görüşü, bir "görüş"tür olsa... Bağlayıcı yargı kararı değildir. Yerel mahkemenin bu karara uymama hakkı bulunuyor. Kaldı ki, saygın bir karar da değildir. Yani, kimse saygı duymak zorunda değildir. ("Yargı kararı" başka şey, "ombudsman görüşü" başka şeydir oysa. Yılların deneyimli hukukçusu Bülent Arınç bu farkı anlayabilecek bir insandır.)

Hayır, Bülent Arınç nispet yapıyor. Daha doğrusu, "dava arkadaşlarım" dediği Erdoğan ve çevresini yargılayacak odaklara malzeme üretiyor: "Ben Anayasa Mahkemesi Başkanı Sayın Zühtü Arslan'ın yanındayım, kendisini tebrik ediyorum..." Konu, Sayın Zühtü Arslan'ın kişiliği ve hukukçuluğu değil oysa... Biz de Bülent Arınç'ı tebrik ediyoruz... "Dava arkadaşlarım" dediği insanların yanında olmayı zül addettiği ve Anayasa Mahkemesi'ne yönelik itirazları anlamaya çalışmadığı; bu itirazların büyük ölçüde "Türkiye'nin güvenliği ve bağımsızlığı"yla ilgili olduğunu düşünmediği için.

Ahmet Kekeç/Star

  • 5
  • 12
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…

Kandil, 7 Haziran sonrası bölgesel güçlerin baskısıyla kendi fırsatçılığını birleştirip şiddeti yeniden başlatarak, AK Parti iktidarını yıkan güç olarak tarihe geçeceği hayaline kapıldı.
Ama hesaba katmadığı çok önemli birkaç nokta vardı: İlki, 15 Temmuz 2015'te başlatılan "halk savaşı"na halkın inanmamasıydı. İkincisi devlet eski devlet değildi ve iktidarda yüzde 50 oy almış güçlü bir parti vardı. Üçüncüsü, bütün algı operasyonlarına rağmen Kürt meselesinin çözümünde risk aldığı, ihanetle suçlandığı için Kürtlerin unutmadığı, unutmayacağı Cumhurbaşkanı Erdoğan gerçeği vardı ve onun döneminde böyle bir savaş tutmazdı.
Temmuzdan bu yana olup bitenleri hep birlikte izliyoruz. Şehirlerin yakılıp yıkılması için içeriden ve dışarıdan her türlü destek verildi. Başta HDP olmak üzere, AK Parti nefretiyle gözleri körleşen, aydınından paralelcisine herkes bu mücadeleyi hükümetin kaybetmesi için elinden geleni esirgemedi.
PKK ve şürekâsı tıpkı 2000'lerde darbe planları yapan, cumhuriyet mitingleri düzenleyen vesayetçi kesimler gibi yanlış hesap yaptılar ve yanlış hesap Sur'dan, Cizre'den, İdil'den döndü. Halk destek vermedi. İdil'in 26 bin olan şehir merkezi nüfusunun 23 bini ilçeyi terk etti. PKK, "halksız halk savaşı" veren bir yapıya dönüştü.
Bu gerçeği son bir kez daha, HDP Eşbaşkanı Selahattin Demirtaş'ın çağrısıyla gördük. Önceki gün Demirtaş'ın da aralarında bulunduğu bütün KCK unsurları, yani Demokratik Toplum Kongresi, bölgeler partisi, kadın ve gençlik örgütleri bir araya gelip halkı Sur'a gitmeye çağırdı. Ne oldu dersiniz?
Kimse ilgi göstermedi. Ama buna rağmen hâlâ çağrılar devam ediyor. Zorla toplumun bir kesimi diğerine düşman yapılmak isteniyor. Peki, HDP ve bir kısım aydın daha ne kadarKürtlerin şiddete 'hayır' dediğini görmezden gelecek?
Bu konuda havanın değişmeye başladığını görmek için HDP, DTK gibi PKK'nın kapsama alanında olan yapıların içine bakmak yeterli. O yapılarda "ölmekten değil, ölürken hain ilan edilmekten korktuğu için konuşmak istemeyen" birçok siyasi aktör var. HDP yönetiminde bile marjinal solu bir yana bırakırsak yüzde 70'lere varan bir rahatsızlık olduğunu herkes biliyor. Bu çatışmanın haksız olduğunu, yapılmaması gerektiğini HDP kulislerinde herkes konuşuyor. HDP yeniden siyaset kapısını aralamak ve halkla buluşmak istiyorsa yapması gereken çok açık: Adını koyarak PKK şiddetine karşı çıkmalı ve halkları düşmanlaştıran bu yolun yol olmadığını ilan etmeli.

Mahmut Övür/Sabah

  • 6
  • 12
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…

Biri, "Sizi ben temsil ediyorum" diyor. Etnik kimlikle ortaya çıkıp siyaset yapıyor. Buna karşılık, onların kanları ve ölüleri üzerinden sonuç devşirmeye çalışıyor. Tepelerine yağmur gibi gözyaşı yağdırıyor. Diğeri ise, böyle bir iddia içinde değil. Etnik bir söylemi yok, ama sürekli olarak istismar edilen, kullanılan o insanlara kol kanat geriyor. "Sizin temsilciniz biziz" diyenlerin açtıkları yaraları sarıyor. Biri, halkın refahı için kullanılması gereken kaynakları terörün hizmetine sunuyor. İş makineleri ile vatandaşın evinin önüne çukur kazanların sırtını sıvazlıyor. Hak ve hukukunu savunduğunu iddia ettiği insanlar yerine, onlara hayatı zindan edenlerin yanında saf tutuyor. Elinde bulundurduğu belediyeler aracılığıyla halka yol yapmak için üretilen kilit taşlarını, kazdıkları tünellere döşeyenlere tahsis ediyor. Diğeri, engellense de kurşunlansa da oralarda yaşayan insanlara yatırım götürüp, refahını yükseltmeye çalışıyor. Artık vatandaş da bunu görüyor.
AK Parti'nin başlattığı bu kampanya halen devam ediyor… Selahattin Demirtaş, "sokaklara dökülün" çağrılarıyla yarayı kanatmak için çırpınadursun, Anadolu insanı yarayı sarmak için el ele veriyor. AK Parti Genel Başkan Yardımcısı Selçuk Özdağ, Kürt kökenli bir siyasetçi değil. Ancak, Kürt vatandaşlarımıza "Ben Kürt'üm, Kürtlerin hakkını savunuyorum" diyen Demirtaş ve diğer HDP'lilerden daha çok hizmet ediyor. Onlara yardım elini uzatmak için günlerdir koşturup duruyor. Elbette bölge insanı da görüyor bunu.
Bir yanda kendisini sokaklara döküp, "öl" diyen, kime hizmet ettiği belli olan zihniyet sahipleri var! Diğer tarafta da yaralarını sarmak için elini uzatan ve onları yaşatmak için çırpınanlar! İşte bu yüzden "özyönetim" hesabı tutmadı. Bunun için, o bölgede devlete yönelik kalkışma" planlayan güçler hüsrana uğradı. Kan üzerinden siyaset yapanların sürekli olarak kan kaybetmesi de bundan. Kamuoyu araştırmaları ortada: Bugün bir seçim olsa, HDP'nin baraj altı kalacağına kesin gözüyle bakılıyor.
Dikkat ederseniz, vatandaşı sokağa dökmek, sıkışan teröristleri kurtarmak için son günlerde HDP tarafından sürekli olarak çağrılar yapılıyor. Selahattin Demirtaş, adeta kendini paralıyor. Ama olmuyor, bu çağrılara birkaç yüz kişinin dışında kimse uymuyor. Demirtaş'ın ortağı Figen Yüksekdağ'ın düzenlediği mitinglere katılanların sayısı yüzü bile bulmuyor. Vatandaş bunlardan kaçıyor. Artık 6-7 Ekim öncesi gibi değil durum. O günden bu yana köprünün altından çok sular aktı. Hani derler ya "Bir musibet bir nasihatten iyidir" diye. Kürt vatandaşlarımız da gördü bunların gerçek yüzünü. Yaldızları iyice döküldü. Terör üzerine siyaset kurgulayanlar ve "barış" nutukları atıp, "savaş" hesapları yapanlar büyük darbe aldı. Halk sırtını döndü bunlara.

Emin Pazarcı/Akşam

  • 7
  • 12
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…

Genelkurmay personelini hedef alan canlı bomba saldırının hemen ardından "darbe" tartışmalarının gündeme gelmesi anlamsız olmasa gerek. Fetullahçı liberaller ile paralel medya, kaç gündür gidişattan memnun olmayan TSK'nın ağırlığını yeniden hissettirebileceğini, geçmişte olduğu gibi ülke yönetimine müdahale edebileceğini yazıp çiziyor. Bu görüşlerin ne kadarının bir temenniyi, umudu veya beklentiyi yansıttığı, ne kadarının somut bir gözleme dayandığı bilinmez; ama mevcut verilere bakılarak, dışarıdan ve içeriden tedavüle sokulan "darbe" tartışmalarıyla TSK'nın bölünmeye çalışıldığı söylenebilir.
Ülkenin toplumsal ve siyasal güçlerini birbirine karşı bölerek, küçülterek kavga ettirmeye zorluyorlar. Fetullahçı kalemlerin (Yeni Gladyo'nun), her gün ayrı bir "...çatlak" başlıklı yazıyla gündem yaratmak istemeleri bu yüzden; "Hükümet içinde çatlak", "AK Parti içinde çatlak", "Erdoğan ile Davutoğlu arasında çatlak" vs. Muhalefet partilerinin başına getirilen isimler de geçen sürede ülkeyi kutuplaştırmak, ayrıştırmak için çalıştı. Kemal Kılıçdaroğlu'nun CHP'nin başına, Demirtaş'ın ise HDP'nin başına getirilmesi, Türkiye'yi içeriden bölme planıyla bağlantılıydı. Devletin bütünlüklü bir yapı olarak hareket etmesi karşısında bundan sonuç alamadılar.
Gezi'den beri CHP, paralel yapı, HDP, PKK, PYD ve DHKP-C kullanılarak Türkiye bir kaos ortamına sürüklenmek isteniyor. Bu strateji üzerinden etki altına alınmadık kurum, hatta birey bile neredeyse kalmadı; ilişemedikleri tek kurum ise Türk Silahlı Kuvvetleri. TSK, kendini bu dayatmaların ve tartışmaların dışında tutmayı nispeten başardı. Kendisine CHP, HDP ve PKK üzerinden yapılan çağrılara kulak asmayarak, Türkiye'yi Suriye'ye çevirme planına geçit vermedi. 7 Haziran seçimlerinin ardından PKK ve HDP üzerinden kurgulanan Türkiye'yi istikrarsızlaştırma süreci, TSK'nın hükümetin emrinde durmasıyla atlatıldı.
Cumhurbaşkanlığı, hükümet ve TSK'nın uyumu, devletin bütünlüğünü kaybetmemesi, Türkiye'ye karşı devreye konan uluslararası tezgâhı bozdu. Genelkurmay'a yönelik saldırının nedeni de buydu; TSK teröre geçit vermeyince yeniden hedef tahtasına alındı. Aslında terör saldırısı ve psikolojik harple ordunun hükümetle yakaladığı senkron bozulmaya çalışılıyor. Unutulmamalı ki, TSK bölünürse devletin bütünlüğü bozulur, Türkiye'nin bölünme süreci hızlanır. Büyük plan, Türkiye'nin bölünmesini öngörüyor; ancak, TSK'yı kendi içinde bölmeden, kliklere ayrıştırmadan da bu hedefe ulaşmaları imkânsız. TSK disiplini korumayı başarırsa, hiçbir güç Türkiye üzerinde ameliyat yapamaz.

Kurtuluş Tayiz/Sabah