Türkiye'nin en iyi haber sitesi

Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…

  • 1
  • 14
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…

Ankara'da "Uluslararası Hilafet Konferansı" düzenlenmiş, kürsüden "ümmet hilafetin yeniden gelmesini arzu ediyor" şeklinde konuşmalar yapılmış. Savcılık da soruşturma açmış tabii. Uçmayın muhteremler. Orta Anadolu'ya yapay şehir kuran Kılıçdaroğlu'ndan bir farkınız olsun. 1924 yılında bile fonksiyonu kalmamış olan hilafetin günümüzde hiçbir anlamı yok. Çünkü "sünni dünyasının" tartışmasız bir lideri yok. Buna azıcık heves eder gibi olduk, tutturamadık. Hilafet, dini liderlik gibi görünse de aslında siyasi liderliktir.
Daha geçen yüzyılın başlarında bile bir anlamı kalmış olsaydı, Araplar imparatorluğa ihanet etmezlerdi... Sancak-ı Şerif çıkardık, sopası elimizde kaldı.
Ankara hükümeti pek pek "Hintli Müslümanlar"ı etkileyebildi "halife esir düştü" edebiyatıyla, yardım aldı. İngilizler yardım heyetine hemen bir casus sokuşturdular, Ankara'da asıldı (Mustafa Sagir.) Bugün hilafet ilan etsek, kimse bizi iplemez. Tam tersine, Suudi Arabistan bundan fena halde rahatsız olur. Pek pek Pakistan, Endonezya, Malezya gibi uzak ülkelerde biraz etkili olabiliriz, Ortadoğu'da değil. Afrika'da birkaç ülkenin kalbini kazanırız, bunun da hiçbir "kıymet-i harbiyesi" olmaz. Filistinli garibanlar da umutlanırlar, o kadar.
Bir kere, hilafet Osmanoğlu hanedanının tekelindedir. Onunla birlikte ortadan kalkmıştır. Günümüzde hangi otorite neye dayanarak halife olduğunu ilan edecektir?
Ankara Müftüsü'nü mü halife yapacağız, Diyanet İşleri Başkanı'nı mı?
Yok, Türkiye Cumhuriyeti Başkanı'nı yapamayız, o artık sistemin değişmesi de değil, devletin yıkılıp yerine bambaşka bir devletin kurulmasıdır. Hiçbir faninin gücü yetmez. Siz şimdi hilafet istiyorsunuz, öyle mi? "Prensipte" mi istiyorsunuz, Osmanlı ve Türk olarak mı?
Ya Mısır "sizden önce bizdeydi" diyerek öne geçerse? Yarın Suudi Arabistan kralı Selman kalksa da "makamın en eski sahibi ve gerçek mirasçısı benim" diyerek halifeliğini ilan etse, biat edecek misiniz? Etmeyecekseniz, "bizim hakkımızdır" diyecekseniz, demek ki amacınız dini değil siyasidir! Peki Fetö okyanus ötesinden kendini halife ilan etse, "yetmez ama evet" diyerek kabul mu edeceksiniz? Bırakın boş işleri, saldırmak için bahane arayanların ekmeğine yağ sürmeyin.
Ankara'daki toplantının fotoğraflarında "kravatlı" adamlar da gördüm ki, o da sizin kara mizahınız olsun.

Engin Ardıç/Sabah

  • 2
  • 14
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…

Her gün Güneydoğu'dan şehit cenazeleri gelmeye devam ederken, Batı illerinde de kıpırdanmalar başladı. İstanbul'da bazı kahvehanelerin taranması, Akit ve Yeni Şafak gazetelerine yapılan saldırılar, Ankara'da 28 vatandaşımızın şehit edildiği bombalı saldırı bu kötü gidişatın habercisi. Bunlara paralel olarak medyada bir darbe tartışması başladı... Zaman gazetesi yazarı Abdullah Aymaz'ın "Nevbahar mesajı" başlıklı yazısında, Fethullah Gülen'in 12 Eylül darbesi öncesi Sızıntı dergisinde yayımlanan darbe yanlısı yazısını paylaşması ve "Şimdi de, 36 sene sonra, diyorum ki: Yusuflara müjdeler olsun!" diye not düşmesi TSK içindeki "uyuyan hücrelere talimat" olarak algılandı.

Darbe mesajından sonra Zaman Gazetesine kayyum atandı. Bunun üzerine konuşan Fethullah Gülen, "Onlar bunu yıkmaya çalışsınlar. İki senedir yıkmaya çalıştılar, yıkamadılar. Bir tek taş düşüremediler Allah'ın izniyle. Burkuntu yaşıyorlar, paranoya yaşıyorlar. Korkuyla tir tir titriyorlar" dedi. Bu arada hakkında Cemaatçi olduğu iddiaları bulunan Genelkurmay Başkanlığı Adli Müşaviri Albay Muharrem Köse görevden alındı. Başbakan Davutoğlu, "Bürokraside paralel yapı ile mücadelede her kurum gereğini yapıyor. Rasyonel hiyerarşide herkes hesap verme durumundadır" dedi. Derken, HSYK Teftiş Kurulu'nun 680 hâkim ve savcı için "Terör örgütüne üye olmak ve örgütsel eylemde bulunmak" suçlarından soruşturma başlattığı medyaya yansıdı.

Cemaatin fazla zamanı kalmadı. Ne yapacaksa YAŞ kararları öncesi, Ağustos ayına kadar yapacak. Diğer yandan ülkede şehit cenazeleri ile birlikte her türlü terör olayının tırmanması ile birlikte hükümetin de Ağustos ayını bekleyecek zamanı kalmadı. Önümüzdeki dönemde TSK içinde ciddi bir Cemaat tasfiyesi beklenmeli. Çünkü tırmanan terörü dizginlemenin yolu buradan geçiyor. PKK'nın PYD adı altında ABD'den destek aldığı bir gerçek. Bir başka deyişle PKK terörü, sokak hareketliliğini tırmandırması maksadıyla daha çok dışarıdan kışkırtılıyor. Hesap şu: "Güneydoğu'dan gelen şehit cenazelerine batıdaki saldırılar ve bombalamalar eklendiğinde, iç savaşın fitili ateşlenecek. Kürt-Türk sokaklarda birbirini kırmaya başlayacak. Toplumda, 'asker gelsin bizi kurtarsın' beklentisi yükselmeye başladığında, TSK içindeki uyuyan hücreler harekete geçip beklenen darbeyi yapacak."

Mevcut durumda TSK içindeki Cemaatçi kadrolar terörle mücadeleye katkıdan çok zarar veriyor. İşte bu gerçeğin farkına varan hükümetin, PKK terörünü bitirmek ve darbe tehlikesini önlemek amacıyla Ağustos ayı öncesi TSK'da paralel tasfiyesine başlayacağı öngörülebilir. Tüm işaretler bu yönde. Sürpriz olmasın.

Ahmet Kekeç/Star

  • 3
  • 14
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…

AYM, gerekçeli kararında, basın ve ifade özgürlüğüne dair 26. ve 28. maddelerdeki ihlal tespitini sürdürmesine rağmen, 'esasa girmedik' savunmasıyla zevahiri kurtarmak için kendince bir çözüm bulmuş. Ne yazık ki bu çözüm daha vahim bir sonuç doğurmuş. "Yayınlanan haberlerden bağımsız olarak 26. ve 28. maddeler ihlal edildi" demek kişilerin mesleklerine göre tutuklama tedbirini aynı suçlamalarda dahi farklı uygulamaya kapı açar. Çünkü tutuklamada mesleki kimlik bir ölçüt olarak işin içine girerse, keyfiliğin sonu gelmez.
İkinci vurgulanan nokta ise, AYM'nin, "ilk tutukluluk kararı"na ilişkin denetimle "aşkın tutukluk" denetimi arasındaki farkı da gözetmemiş olması. Ayrıca suçlamanın, haberlerin yayınlanması basitliğiyle ele alınması ve isnat maddelerini "yardım ve yataklık", "casusluk" suçlamaları hiç gözetilmeden ele alınması da başka bir vahamet.
Neticede isnat edilen suç basın ve ifade özgürlüğüyle ilgili olmadığı için, "ifade özgürlüğü sınırlanmış olabilir" şeklindeki yorum ya da gerekçe somut olayda ileri sürülmemeliydi. AYM, gerekçesini bu şekilde ortaya koyunca suçu basın mensubunun görevi sebebiyle işlediği suç kapsamında değerlendirdiğini ortaya koymuş oldu. Oysa haber kullanılarak başka bir suç işlendiği iddiası var ve bu, "terör örgütü üyesi olmadan yardım yataklık", "askeri ve siyasi casusluk" gibi ağır suçlamaları içeriyor. AYM, gerekçeyi bu eksene oturtarak, yerel mahkemede tavsif edilmiş suç vasfını değiştiriyor.
Bu da açıkça kendini yerel mahkeme yerine koymak veya yerel mahkemeye yetkisiz müdahaledir.
AYM, soruşturma ve kovuşturma aşamalarında sanık için uygulanan tedbirlerin (tutukluluk, denetimli serbestlik, yurtdışı çıkış yasağı, vb.) sanığın mesleki kimliğine göre farklılaştırarak "imtiyazlı hukuk" uygulaması yaratmış oldu ve hukuk güvenliğini ortadan kaldırdı. Son kertede, aynı suç isnadını örneğin bir muhasebeciye yaptığınızda tutuklama makul ama gazeteci/ yazara yaptığınızda, bunun ifade ve basın özgürlüğünün ihlali olduğunu savunmak objektif bir hukuk uygulaması olmasa gerek.
AYM, sadece 19. Madde üzerinden şekli tutukluluk denetimi yapsaydı ve sadece tutuksuz yargılanmada karar vermiş olsaydı, bu kadar meşruiyet tartışmasına da konu olmayacak ve benim gibi karara karşı çıkanlar için dahi saygınlığını koruyacaktı.
Millet, 2010 referandumunda binbir güçlükle bireysel başvuru hakkının yolunu açtı ama AYM, yüzlerce başvuru içinden öne alarak, önce gerekçe açıklamadan Can Dündar'ı serbest bıraktı; sonra da açıkladığı gerekçeyle mevzuu, 'benim oyum, çobanınkiyle bir mi?' noktasına taşıdı. Olmasaydı sonumuz böyle...

Hilal Kaplan/Sabah

  • 4
  • 14
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…

Yüzlercesi öldürüldü. İçlerinde sakat kalanlar var. Attıkları adım, belediye başkanları dâhil pek çoğunun cezaevine girmesiyle sonuçlandı. Kelimenin tam anlamıyla dağıldılar!

Üstüne üstlük, hak ve hukukunu koruduklarını iddia ettikleri 200 bin insanın evlerini terk etmesine yol açtılar. Onların düşmanlıklarını kazandılar. Artık pek çok yerde taş ve sopa ile kovalanıyorlar.
Buna rağmen ısrarla direnmeye, aynı yolda yürümeye devam ediyorlar. Neden acaba? Bunun geçerli ve mantıklı bir sebebi olması gerekir!
Aklıma takılanları İçişleri Bakanı Efkan Ala'ya sordum:
-Sonuç alamayacakları ortada. Buna rağmen niçin ısrarla aynı yolda yürümeye devam ediyorlar?
"Çünkü" dedi:
-Dikkatimizi Suriye'deki gelişmelerden içe çekmek istiyorlar. Bunların geçmişten bu yana Suriye Gizli Servisi El Muharebat ile sıkı ilişkileri var. Onların elinde büyüyüp palazlandılar. Hep kullanıldılar, şimdi de kullanılıyorlar.
Bakan Ala'ya "O durumda bir nevi mayın eşeği görevi yaptıkları söylenebilir" dedim. "Evet" diyerek tasdik etti.
Bilirsiniz, kaçakçılar geçmişte mayınlı alanları geçmek için eşekler kullanırlardı. Önce onları sürüp feda ederler, mayınlar patladıktan sonra da kendileri geçerlerdi. Bugün de yapılan aynı. Suriye ve Rusya'nın menfaatleri için Kürt gençleri kullanılıyor, onlar kırdırılıyor. İşte PKK böyle bir örgüt!
* * *
Cizre temizlendi. Silopi'deki çukurlar ve barikatlar kaldırıldı. İdil'de işlem tamamlandı. Nihayet Sur'da da en son kalıntıların donlarıyla teslim olmalarının ardından operasyonlar sonuçlandı.
Buna karşılık Şırnak'ın bazı mahalleleri ile Yüksekova ve Nusaybin gibi yerlerde halen çukurlar ve barikatlar bulunan bölgeler var. Bakan Ala'ya, "Oralara ne zaman girilecek?" dedim.
"Tabii ki girilecek ama" cevabını verdi:
-Bu operasyonların hepsi belli bir planlama çerçevesinde yapılıyor. Tamamının üzerinde ciddi bir şekilde çalışılıyor. Yani apar topar karar alınıp, harekete geçilmiyor. Ayrıca, tecrübeli güvenlik elemanları kullanılıyor.
Çok önemli bir ayrıntı verdi:
-Bunların içinde en sıkıntılı yer Cizre'ydi. Oraya 30 yıldır yığınak yapmışlar. Güvenlik güçlerinin yıllarca giremediği bölgeler vardı. Üstelik Suriye sınırında bir yer. Biz operasyona başladığımızda, Sınırın Suriye tarafında gösteriler yaptılar. Orası bile temizlendi. Diğer bölgeler daha kolay.
Ardından ekledi:
-Dileriz biz oralara girmeden o çukurları kendileri kapatırlar ve çekip giderler. Biz bunu operasyona tercih ederiz.
* * *
Kandil'in kapasitesi belli. 3 bin 500 – 4 bin civarında teröristi barındırıyor. İçişleri Bakanı, "Yurtiçindeki kapasitelerini be biliyoruz" dedi:
-Çeşitli yerlerde yuvaları var. Oralarda gruplar halinde barınıyorlar. Sayıları 2 bin 500 civarında.
İşte bütün bu teröristler, Bakan Efkan Ala'nın dediği gibi, şu anda Türkiye'yi oyalamakla görevli. Suriye'deki oldu-bittilere tepki veremez hale getirmeye çalışıyorlar. Örgüt için sayının tek bir değeri var. Tepedeki isimler hariç, zaten ölmek için yetiştirilmişler.
Durumun daha iyi anlaşılması için biraz gerilere doğru gitmek lazım. Abdullah Öcalan, geçmişte neden Suriye'ye kaçtı? Çünkü canını kurtarmak için buna mecbur kaldı.
1980 öncesi "Kürt Düşmanı" ilan edilmişti. KAWA, KUK ve Rızgari gibi silahlı Kürt gruplar, "Apocular" yani Öcalan'a karşı birleşmişti.
O da postu deldirmemek için Baba Esad'a teslim olmuş, Suriye Gizli Servisi El Muharebat'ın emrine girmişti. Şam'da onlar tarafından korunuyor, doğal olarak onların verdikleri talimatları yerine getiriyordu.
Parayı veren, düdüğü çalıyordu.
O dönemde Sovyetler Birliği yıkılmamış ve Suriye'nin arkasında yine Ruslar vardı. Öcalan'ın adamlarıyla birlikte, Türkiye'deki bütün silahlı örgütler Suriye'nin denetimindeki Bekaa Kampı'nda eğitiliyordu. Hatta "Acilciler" isimli grup, direkt Hafız Esad'a bağlı olarak Türkiye'de eylemler yapıyordu. Açın interneti, Acilcilerin liderlerinden Engin Erkiner'in itiraflarını okuyun.
İçişleri Bakanı Efkan Ala'nın sözleri de gösteriyor ki, dünden bu güne hiçbir değişiklik yok. Hamam da aynı tas da. O sağda solda ölenler de hâlâ "Kürdistan" için mücadele ettiğini sanıyor!

Emin Pazarcı / Akşam

  • 5
  • 14
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…

… Avusturya, Macaristan ve Balkan ülkeleri çözümü, "Balkanlar güzergâhını kapatmak" olarak görme noktasına geldiler. Ancak bunun "Yunanistan'ı çökertebilecek bir adım" olacağı ortada. Avrupa'nın mülteci kriziyle yüzleşmede en rasyonel konumda olan Merkel yönetimindeki Almanya. Merkel'in iç ve dış kamuoyundaki eleştirileri göğüsleyerek hem de seçim zamanı, Türkiye ile işbirliğini öncelemesi Almanya'nın "aydınlanmış milli menfaatlerini" koruma gayesiyle irtibatlı.
Geçen pazartesi Brüksel'deki AB- Türkiye zirvesinde Başbakan Davutoğlu'nun getirdiği yeni önerilere sıcak bakması ve bunları savunması da söz konusu farkındalığın tezahürü. Önümüzdeki pazar üç eyalette seçimlere gidilirken Merkel, muhafazakârlardan sol ve yeşil kesimlere kadar bu politikası sebebiyle eleştiri altında. Hatta mesele Avrupa'nın "değerleri ve çıkarları" söylemlerinin ironisi eşliğinde tartışılıyor.
Avrupa Parlamentosu Liberaller ve Demokratlar İttifakı Grubu Başkanı Guy Verhofstadt, Türkiye'yle mutabakata varılan göçmen anlaşmasını toptan bir "Avrupa sorgulamasına" çevirdi. Verhofstadt'a göre "Avrupa değerlerine ihanet etmemeli" ve "Erdoğan'ın zehirli kadehinden" içmemeli.
Bunun yerine "samimi bir Avrupalı yaklaşımıyla" ve BM Mülteciler Yüksek Komiserliği ile işbirliği içinde kendi politikasını geliştirmeli.
Ve Suriye'de "siyasi bir çözüm sağlamak için daha fazla çalışılmalı" ve Rusya'ya yönelik "AB yaptırımları artırılmalı."
Öte yandan Almanya'nın mülteci krizinden sorumlu bakanı Altmaier, "Türkiye'nin sığınmacı krizindeki tutumunun birçok AB ülkesinden daha Avrupalı olduğunu" söyleyerek varılan mutabakatı "insani" yönüyle de savundu. Bakmayın bu "Avrupalı değerler" ve "Türkiye'de otoriterleşme" tartışmasına. Meselenin özü, Ortadoğu'daki kaosun Türkiye ile birlikte yönetilmesi gerektiğinin AB tarafından nihayet anlaşılmasıdır. Şimdilik en azından mülteciler boyutuyla.
İşte Türkiye de AB'nin "acil ihtiyaçlarını" kendi öncelikleri ile harmanlayarak "insan kaçakçılığını" düzenli bir "mülteci politikasına" çevirmeye çalışıyor.
"Avrupa'nın değerleri" tartışması AB içinde siyasetçilerin polemik konusu olmaktan öte gidemez. Bu söylemin jeopolitik çıkarları örtmekten ve Türkiye'yi baskılamaktan başka bir anlamı olmadığını bilecek kadar çok şey yaşadık son dönemde. Sadece Suriye'deki trajedi karşısındaki AB umarsızlığı bile oldukça öğreticiydi.

Burhanettin Duran/Sabah

  • 6
  • 14
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…

Eskiden beri AYM denince aklıma parti kapatma davaları gelir… Çıkan kanunları iptal ettirmek için kapısında CHP'nin nöbet tuttuğu 'yüce mahkeme' olarak da sıkça hatırlanır… Aslında kimsenin yutmadığı 367 hokkabazlığıyla cumhurbaşkanlığı seçimine ayar vermek isteyen de.., 'Laikliğe karşı eylemlerin odağı' olmakla suçlanan AK Parti'ye (yüzde 47'yle iktidarda olan partiye), 'tam değil, biraz odak oldu' diyerek para cezası kesip laikliği kurtaran da AYM'dir!...

Ayrıca İstanbul Anadolu 5. Sulh Ceza Mahkemesi'nin belirli bir süre için erişimine engel koyduğu 'Twitter'ı da kurtarmıştı AYM… Twitter'a erişim engelini kaldırırken gerekçeli kararı da açıklamıştı; "Erişime (twitter'a) engel olunduğu takdirde telafisi güç veya imkânsız zararların doğabilir…" (Tabii ya, 1 hafta twit atamazsak, bu zararı kim karşılayacak?!... Twitleri 2'ye katlasak da telafi edemeyiz!...) Velhasıl bugün de casuslukla suçlanan 2 sanığı tahliye ettiler…

İtirazlarımızı daha önce yazmıştık, kararın gerekçesini bekliyorduk, açıkladılar… 33 sayfa, 105 madde… Kendini ilk derece mahkeme yerine koyup, esas inceleme yapmış… Temyiz mahkemesi gibi karar almış… Delilleri incelemiş, yeterli delil bulamamış!... (AYM üyelerinin yüzde kaçının hukukçu olma zorunluluğu vardı?...) 105 madde gerekçe ama en önemli soruların cevabı yok… Hangi kanuni yollar tüketilmiş?... Önünüzde binlerce dosya beklerken neden bu iki sanığın ayrıcalığı, önceliği neydi?..

AYM 'Anayasa'ya göre böyle bir davayı esastan inceleyebilir mi?... Dava, casusluk davası, değil mi?... Öyleyse Wikileaks Belgeleri'ni yayınladığı için Ekvador'da yaşamak zorunda kalan Assange'ın, Amerikan Ulusal Güvenlik Ajansı'nın gizli bilgilerini The Guardian'a sızdırdığı için ülkesine dönemeyen Edward Snowden'ın suçu ne?!... Onu bilmem de bu karara en çok Türkiye'deki ajanlarla uluslararası istihbarat örgütleri sevinmiştir…

MİT'e ait bilgilerle, askeri istihbarata ait bilgi ve dokümanlarla, velhasıl devlet sırları ilgili beraber çalışılacak daha fazla 'kullanışlı gazeteci' bulacaklardır bu ülkede!... Öyle ya, gazeteciysen eğer, kim korkar ajanlıktan… Nasıl olsa AYM var!...

Hikmet Genç/Yeni Şafak

  • 7
  • 14
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…

Aklı başında hiçbir insan 7 Haziran'da yüzde 13 oy alan bir partinin, elde ettiği başarıyı bu kadar anlamsız biçimde heba edeceğini düşünemezdi. "Özerklik için" silahlı devrimci halk savaşı veren, terörü siyasal bir araç olarak kullanan bir yapı bu. Bunun tek sorumlusu da Kandil değil, HDP ve İmralı da dahil hepsinin ortak aklı bu sonucu yarattı. Kendi yönettiği şehirleri yakıp yıkan ortak bir akıl var karşımızda. Bu da o aklın "yerli" olmadığını, daha doğrusu "gövdesi yerli, kafası ecnebi" olduğunu gösteriyor. Bölgenin bu kuşatmadan kurtulması için siyaset alanının çeşitlenmesi gerekiyor. Elinde silah olan PKK'nın tek hâkim olduğu bir siyaset alanı var. Bunda eski devletin de ciddi katkısı olduğu biliniyor. Birkaç farklı Kürt partisi olması sonucu değiştirmiyor. Çünkü elinde silah olan ve bu silah gücünü özellikle Kürtlere karşı daha acımasız kullanan PKK, o partilerin hareket etmesini her an engelleyebiliyor. Tabii o partilerin tek sorunu PKK'nın bu gücü değil. O partiler de siyaset üretmekte ve halka ulaşmakta başarılı değiller.
7 Haziran sonrası HDP'nin başına gelenler, bu siyasi zeminin değişebileceğinin işaretini verdi. Bu da bölgedeki Kürt orta sınıfını ve Kürt siyasi aktörlerini harekete geçirdi:"Bölgenin yerli bir Kürt partisine ihtiyacı var." Toplumun değerleriyle barışık, şiddeti reddeden, AB kriterlerini ölçü alan, soğuk savaş döneminin "devlet-ulus" yaklaşımının ulusal düşmanlıklara yol açtığını gören, "ortak vatan"ı savunan, Türk- Kürt ittifakına inanan demokrat bir parti. Peki, böyle bir partinin şansı var mı? Araştırmacı Adil Gür gelinen noktayı şöyle değerlendiriyor:
"HDP Ceylanpınar'dan bu yana kendi ayağına sıkıyor. Türkiye partisi oluyordu, yüzde 13'leri geçmişti ama PKK ile arasına mesafe koyamadı. İnsanlar sadece siyasal olarak etkilenmiyor, gündelik yaşamları etkilendi. Birçok insan evini terk etti, esnaf işini yapamıyor, siftahsız dükkân kapatıyor, çocuklar okula gidemiyor. Onun için 7 Haziran'dan bu yana, 1 Kasım sonrası da dahil, süreç HDP'nin aleyhine işliyor. Kendisine çekidüzen vermezse HDP'nin bıraktığı boşluğu dolduracak Kürt siyasi partileri çıkabilir."
Geçmişte Kürt hareketlerine öncülük eden siyasi aktörlerin ve Kürt orta sınıfının böyle bir arayış içinde olduğu biliniyor. Böyle bir parti Avrupa Konseyi Özerklik Şartı ve anadille eğitim gibi iki insani taleple ortaya çıkar ve bunu Türkiye kamuoyuna iyi anlatırsa çok şey değişebilir. Bu çıkış, Kandil ve Türk solunun baskısını iliklerinde hisseden HDP'liler için de umut olur.

Mahmut Övür/Sabah