Türkiye'nin en iyi haber sitesi

Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…

  • 1
  • 14
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…

Bazılarının gözünde kendini hayır işlemeye adamış bir din adamı olarak görülen Fethullah Gülen'in gerçek kimliğinin ve kişiliğinin açığa vurulduğu olay, televizyondan yayınlanan "Beddua"sıydı... Bu dramatik hatadan sonra onun imamlarının Gülen'e "Mümkün olduğunca sessiz kalmaya çalışın" diyerek tavsiyede bulunmaları beklenirdi.
Esop "İyi giysiler çirkinlikleri örtebilir, ama akılsızca sözler sadece akılsızlıkları teşhir eder" demiş... Bir Amerikalı yazar da "Suskunluğum en büyük silahımdır" demez mi? Sonuçta Gülen susmak yerine konuşmaya devam etti. Son olarak da örgütünün internet sitesinde yayınlanan 35 dakikalık konuşmasında hem halka hakaret etmiş hem de AK Parti hükümetini tehdit etmiş... Milli iradenin tercihini kömür ve para karşılığı yaptığını söyleyerek halkı cahillikle suçlamış. Gülen konuşmasında "Cahil halk coşar, onlar coştururlar halk da koşar arkalarından. Bazen bir kilo kömüre, bazen on kilo kömüre, bazen yüz liraya, bazen bin liraya peylenen insanlar her zaman olmuştur" demiş.
Gülen Örgütü'nün MİT Müsteşarı Fidan'ı hedef alan ilk darbe girişimi ertesinde yaşananlar hepimizin hatırında... Yargıya ve polise sızan imamların işlediği suçlar adliyelerde. Ve artık halk da, devlet de bu örgütün yöntemlerini iyice biliyor. Bunlar hedef aldıkları kişiler hakkında yapay suç delilleri üretiyorlar. Bu kişilere önce giden imamlar, bu yapay delilleri göstererek tehditlerini seslendiriyorlar ve kişinin örgütün yörüngesine girmesini öneriyorlar. Eğer kişi bunu reddederse, hakkında adli soruşturma başlatılıyor ve süreç tutuklamalara kadar dayanıyor.
İletişimin bütün araçlarının gizli dinlemelerde kullanıldığını, seks kasetleriyle siyasi partilerin hizaya getirildiğini hepimiz görmedik, duymadık mı? Olayın en acı yanı da, bu eylemlerin büyük ölçüde Amerikan derin devletinin öngördüğü doğrultuda gerçekleştirilmesi değil midir? 1 Mart Tezkeresi'nin reddinde katkısı olan sivil ve asker pek çok isim, Gülen Örgütü'nün hedefinde değil miydi? Fethullah Gülen'in bütün bunlar yaşanmamış gibi ve "Tele-Beddua" gibi dramatik bir hatadan sonra susması daha akla uygun olmaz mıydı? Esop'un söylediği gibi gerçekten "İyi giysiler çirkinlikleri örtebilir, ama akılsızca sözler sadece akılsızlıkları teşhir eder"miş.

Mehmet Barlas/Sabah

  • 2
  • 14
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…

Sabah Gazetesi yazarı Mahmut Övür'den öğrendiğime göre, Metin Münir adlı biri şöyle yazmış (Sabah, 3 Mart 2016, "Generalleri özleyen aydınlar"): "Farkında değildik. Ama Türkiye'de bir tek gerçek muhalefet partisi vardı. O da ordu idi. Ordu siyasetteki hâkim pozisyonunu kaybedince Türkiye muhalefetsiz kaldı. Hadi sağ elimle sol kulağımı tutmadan söyleyeyim: Eğer ordu eski gücünde olsaydı Erdoğan çoktan devrilmiş, AKP kapatılmış, küçük dağları yaratan birçok AKP'li Can Dündar ve Erdem Gül'ün içtiği zehri tatmak üzere hapishaneleri doldurmuştu." Bu paragrafı aktaran Övür hemen ardından şu yorumu yapıyor: "Utanç verici bir savrulma... Daha önce de demokrat ve sosyalist olduğunu bildiğimiz bir kısım aydının darbe özlemine tanık olmuştuk ama bu kadar çirkinini ilk kez görüyoruz. Yazının sonunda 'ben orduyu tercih etmem' demesi ne yazık ki bu rezilliği örtmeye yetmiyor." Övür'ün yorumundaki püf noktası "demokrat ve sosyalist olduğunu bildiğimiz" ifadesi. Bu ifade sosyalist olmakla demokrat olmanın bağdaştığını varsayıyor. Sosyalist olmakla demokrat olmayı özdeşleştirenler de var. Bütün sosyalist örgütlerin demokrat sıfatını da isimlerinde veya ideolojik metinlerinde, programlarında, tüzüklerinde kullanması bir şekilde bu algıyı kuvvetlendiriyor.

Herkesin bildiği ama medyada neredeyse benden başka hiç kimsenin dile getirmediği bir gerçeğin altını çizeyim. Avrupa'da sosyal demokrasiyle eş anlamda kullanılan sosyalizm değil ama ortodoks hâliyle sosyalizm demokrasiyle uzlaşmaz. Bu yüzden sosyalizm ve demokrasi zıt kutuplarda yer alır. Sosyalist demokrat bir oksimorondur, yani bir araya getirilemeyecek iki kelimenin birlikte kullanılmasıdır. Faşist demokrat demekle aynı şeydir. Sosyalizm bir sert ideoloji, demokrasi ise bir siyasî yönetim biçimi. Demokrasi bir ideoloji değil ama ideolojilerin çatısı altında barınmasına imkân veren, kendisi de özünde liberalizm ile ittifak yapmak zorunda bir teknik. Kısaca demokrasi dediğimiz rejimin asıl ve tam adı liberal demokrasi. İster millî, gerçek, ister halkçı, İslâmî gibi sıfatlar ekleyin bir şey değişmez. Demokrasi olmak isteyen her rejim liberalizme dayanmak ve saygı göstermek zorunda. Sosyalizm özünde bir savaş ideolojisi. Bu savaş sosyalistlerin muhalefette ve iktidarda olmasına göre iki yönlü. Muhalefette savaşın İlk boyutu sosyalist olmayanlara ikinci boyutu ise sosyalist yapılanmalar içinde sosyalizme uymadığı iddia edilenlere karşıdır. Sosyalistler iktidara gelince örgüt içi savaş ülke içi savaşa tahvil edilir. Sosyalist olmayan kişiler ve toplum kesimleri tasfiye edilir.

Sosyalizm toplumda çoğulculuk değil tekillik peşindedir. Sosyalistler toplumsal çoğulluğu kabul etmez ve savunmaz.Sosyalistlere göre sosyalizm tek doğrudur ve herkesin sosyalist olması gerekir. Her şeyin bir sosyalist olanı, sosyalizme uyanı, bir de sosyalist olmayanı, sosyalizme uymayanı vardır. Aytekin Yılmaz'ın Sığınamayanlar adlı son romanında yaşanmış olaylar üzerinden anlattığı gibi, katı sosyalist örgütlerde rüyaların bile sosyalist olması istenir. Birçok sosyaliste göre, sosyalist olmayanlar ya aklî/zihnî yetersizliklerinden ya da hainliklerinden dolayı bu durumdadır. Sosyalist bir ülkede sosyalist olmayanların özellikle açık ve resmî varlığa sahip gruplar halinde yaşamalarına ve sosyalist olmayan pratiklere -meselâ üretim araçlarını mülk edinmelerine- serbest teşebbüse girişmelerine, sosyalizmi reddeden dergiler, gazeteler çıkarmalarına izin verilmez. Bunlar hep sapma olarak görülür ve ağır biçimde cezalandırılır.

Atilla Yayla/Yeni Yüzyıl

  • 3
  • 14
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…

Pek de tutulmamış bir yerli film var: "Mandıra Filozofu"... Bazı gazetelerin kültür-sanat servislerinde çalışan yarıaydın çocuklar bu filmi "köy devrimi" diye övüyorlar, geçen gün okudum. Yok, Köy Enstitüleri ya da Köykent kurarak yapılacak "memur devrimi" değil tabii, çocuklar o kadar da çemiş değiller.
Bu, "İstanbul'u terkedip köyde huzura kavuşma" devrimiymiş. Filmde Mustafa Ali diye bir adam var, felsefe mezunuymuş, elbette uzun sakallı. Çökertme'de ıssız bir kulübeye yerleşiyor (oralarda ıssız noktalar kalmışmış meğer!), doğayla iç içe yaşıyor, eh, bol bol da kitap okuyor.
Arazisini satın alıp oraya otel yapmaya, yani işe yarar hale getirmeye, değer üretmeye çalışan işadamı Cavit'e de bol bol "çift sarılı köy yumurtasının, kütür kütür hıyarın, mis gibi domatesin, billur gibi zeytinyağının" erdemlerinden sözediyor. Filmin sonunda elbette Cavit de ona katılacak, otel yapmak gibi "pis kapitalist" işlerden vazgeçecektir. Bazı pis kapitalistler Cavit gibi ahmak olmadıkları için Emek Sineması'nı içinde fareler koşturan bir mezbelelik olarak bırakmamışlardı... Bu dandik film üzerinde niçin bu kadar durduk?
Bu saçmalığı "solculuk" sanan safdilleri uyarmak için. Çalışmayacaksın (ama arazilerin olacak tabii), yan gelip yatacaksın, sana filozof diyecekler. Arkadaşlar, "köye dönüş" özlemi, faşist bir hayaldir! Alman faşistleri, özellikle tavuk çiftliği işletmeciliğinden gelen Heinrich Himmler, başta Berlin olmak üzere büyük şehirleri hiç sevmezler, kadının evinde oturacağı gibi köylünün de köyünde kalacağı bir çeşit "kapitalizm öncesi düzen", bir çeşit "yeniden üretilmiş Ortaçağ" hayal ederlerdi...
Kös kös geri dönenler oldu. Çökertme'nin mis gibi kebabıyla iş bitmiyordu. Eşkıya Halil'i jandarmaya kurşun attığı için devrimci sanıp, "arkadaşım İbram Çavuş Allah'ıma emanet" dizesini de "arkadaşım İbram Çavuş yoldaşlara emanet" yaparak dumanlı kafayla türkü söylemek, ancak yazın oralara aşk yaşamaya gelen bunalımlı kadıncağızları etkileyebilirdi... Mandıra haybecisi, gel bak, bizim piyasada deniz otobüsü iskelesine ve metro istasyonuna karşı çıkıp "buz gibi kuyu suyuyla sulanmış Langa bostanı hıyarını" özleyen kızlar var, seni tanıştıralım. Yumurtayla zeytinyağını da Migros'ta satıyorlar gayet kapitalist bir şekilde. Eline "saman yapışmış tavuk dışkısı" bulaştırarak mutluluk aramana gerek yok.

Engin Ardıç/Sabah

  • 4
  • 14
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…

Aydın Doğan'ın en büyük muhalifiyim ama şunu da tespit etmek gerekir ki Doğan kendini zengin eden Eski Türkiye sisteminin yaşaması için elinden geleni yaptı ve hala yapıyor. Adam geldiği yere ihanet etmiyor ve kurt zekasıyla yol arıyor. Aydın Doğan aslında 28 Şubat ruhuna ve korkunç bir pusu zekasına hep sahip oldu ve hala sahip. 28 Şubat'ın bütün medya yöneticilerini bünyesine aldı. 28 Şubat sürecinde Aydın Doğan'ın yok ettiği tüm patronların baş adamları geçen zaman içinde Doğan'ın emrine girdi ve eski patronlarına ihanet ettiler. Hatta yok etmeyi düşündüğü ama yok edemediği Tayyip Erdoğan'ın iki adamını da emrine aldı ve o ikisini de zaman içinde Erdoğan'a ihanet ettirdi. Hatta bazılarını emrine almadan sadece vaatleriyle yoldan çıkarmayı ve bitirmeyi başarabildi. Aydın Doğan hala tam bir 28 Şubatçıdır. 28 Şubat'ın son kalesidir.

Aydın Doğan kendisini çok güçlü hale getiren 28 Şubat ruhuna hiç ihanet etmezken son 13 yıl sayesinde ve özellikle Recep Tayyip Erdoğan sayesinde bir yere gelebilen iş dünyası temsilcileri yaşadığımız son kritik 2.5 yılda neler yaptı? Elbette aralarında dik duranlar oldu ama maalesef istisnadır. Düşünün ki bulunduğu tüm konumu Erdoğan'a borçlu biri Nisan 2014'te bir gazetecinin sorusu üzerine TUSKON hainleriyle ilgili "TUSKON üyesi bir çok arkadaşımız var ve bunlarla aramızda hiç bir sorun yok, niçin sorun olsun?" diye cevap verdi. Üstelik bu şahıs 1 Mart 2014'te TUSKON toplantısında -Recep Tayyip Erdoğan fare gibi kaçacak delik arayacak- dendiğini çok iyi biliyor. Gazetecinin bu 1 Mart 2014 gerçeğini hatırlatmasına rağmen TUSKON'u övüyor çünkü Fethullahçılardan fare gibi korkan bir karaktere sahip. Yine bir başkası Kaynak Holding'in hukukun emriyle basılması üzerine şu demeci veriyor...

"Kaynak Holding konusu çok konuşuldu ama sahipleri de bunu -Fethullahçı örgüt mensubu olduklarını- yalanladı. Bize de böyle bir şikayet gelmedi. Çünkü 350 bin üyeniz var, böyle bir şey olsa bu konuda şikayet önce size gelir. Gelmese bile duyum alırsınız. Şimdiye kadar herhangi bir duyum almadık, zaten o holding patronları da bunu yalanladı."

Böyle kaypak ve böyle karaktersiz bir açıklama olabilir mi? Kaynak Holding'in Fethullahçı olduğunu bu ülkede cümle alem biliyor. Tıpkı Zaman'ın ne olduğu bilindiği gibi. Nasıl olur da -Sahipleri bunu yalanladı- gibi saçmasapan bir açıklamaya sığınılır? Üstelik bunu yapan kişi iş alemindeki varlığını AK Parti ve Erdoğan'a borçlu. Bu yapılan şeyin adı düpedüz ihanettir. Dahası bu ihanete imza atanlar şimdi de devlet kaynaklarından yüzlerce milyon dolar rant kazanma hayalleriyle proje yapıyorlar. Olacak iş değil bu. Elbette gittikleri yerden ağır bir cevap aldılar ve başka yerlerden de alacaklar. Tüm devlet birimleri de bu konuda uyarıldı. Bu topraklardaki büyük harfle olan DEVLET olgusunu küçümsüyor bu beyzadeler. Konu demokrasinin ve Türkiye Cumhuriyeti'nin yanında teröristlere karşı dimdik durmaya gelince yan çizen, kaypaklık yapanlar konu rant yemeye geldi mi açgözlü şekilde saldırıyorlar. Önümüzdeki dönemde artık bu iki yüzlü kaypak tavırlılara asla izin verilmeyecek...

Cem Küçük/Star

  • 5
  • 14
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…

Yeni bir Çözüm Süreci'nde HDP'nin muhatap alınması gerektiği, böylece Selahattin Demirtaş'ın PKK'ya karşı tavır alabileceği dillendiriliyor. Yeniden İrlanda ve İspanya örnekleri gündeme getiriliyor. Saflık mı desem, cehalet mi bilemiyorum. Bir defa şu konuda anlaşalım. IRA ya da BASK sorunlarının Türkiye'de yaşananlarla alakası bile yok. Doğru, IRA'nın bir asırlık mücadelesinde öldürdüğü insanı PKK buralarda bir yılda katlediyor ama mevzu sadece büyüklük ve yaygınlıkla da alakalı değil. Yeni operasyonların başladığı bölge ilçelerine bakarak bile, sözü edilen örneklerle bizdeki mevzunun yapısal farklılıklarını görebiliriz.

Hele "Muhatap HDP çünkü konu demokratik haklar" diye hiç mırıldanmayın artık. Yıllardır tekrar ediyorum, devlet halkının bir kesiminin gasp edilmiş demokratik haklarının iadesini pazarlık konusu yapamaz. Öyle ya, devlet bir siyasi grupla anlaşamazsa bu ödevini yapmaktan vaz mı geçecek? Çözüm Süreci'nde amaç silahı elinde tutanın bu yöntemden vazgeçmesini sağlamaktı. Yani muhatap doğrudan, bürokratik kanallar vasıtasıyla diyalog kurulan örgüttü.
E o da olmadı. Kandil aracı Öcalan'ı baypas etti. Bu cesur siyasi adımı Suriye'deki gelişmelere endeksledi. İlk kez bir Cumhuriyet hükümeti barış için çalışırken, onlar savaş hazırlığı yapmayı tercih etti. Bir fırsat kaçtı. Dolayısıyla yeniden Çözüm süreci diyenler illa bir "müzakere" önereceklerse cesur olup muhatap PKK desinler. Aynı hatada ısrar etmeye kimseyi ikna edemezler belki ama hiç olmazsa tutarlı olurlar. O halde HDP'yi siyaset kanalları içinde tutmak isteyenlerin yapmaları gereken şey yakın zamandaki özeleştirisi verilmemiş suçları, hataları onlar adına affetmek, gönüllü cilalama faaliyetine soyunmak değil. HDP'ye ısrarla, dünyanın her yerinde olduğu gibi, yasal partinin illegal kanadı yumuşatma, geriletme misyonu üstlendiği, kendilerininse tam tersi bir işlev yüklendiklerini hatırlatmak. Tabii tüm bu sözlerim niyeti iyi olanlara ve az biraz ciddiyet sahiplerine. Çünkü konuştuğumuz şey insan canı, bir ülkenin geleceği, geyik yapmıyoruz.

Melih Altınok/Sabah

  • 6
  • 14
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…

Söylediklerinin analitik değeri yok, artık neredeyse ezberlenmiş olan, aslında Türkiye'nin egemenlerinin eskiden bu yana söylediklerinin tekrarı… Bu tür suçlamaların, eski iki istasyon şefi olan Morton Abramowitz ve Eric Edelman tarafından yazılanların, yeni bir şey söyleniyormuş gibi ele alınmasını gerektirecek bir şey yok. "İçerik olarak önemsiz olan bu yazının altı çizilmesi gerekli olan tarafları var sadece. Bunlardan birincisi, ABD'nin derin katlarının artık o eski Türkiye'yi kaybetmiş olmaktan duydukları huzursuzluk ve öfke halidir. İkincisi, uzun zamandan bu tarafa Türkiye medyasında kendisini 'sol' diye takdim eden kısım dâhil, resmi suçlama şeklinde koro olarak seslendirdikleri saldırı dilinin aslında kime ait olduğudur. Bir anlamda 'sahibinin sesi' olma durumu denilen şey bu olmalı."
Bütün bunların nedenini anlamak için, ABD başta olmak üzere Batı sisteminin Türkiye'ye bakışıyla Ortadoğu politikaları arasında çelişkileri görmek gerekir. Batı sistemi 'global süreci' dünya üzerindeki hakimiyetini yeniden üretme imkanı olarak yönetmede sorun yaşamaktadır ve bunun en fazla açığa çıktığı yerlerden biri de Ortadoğu'dur.
Genel olarak Doğu'nun yükseliş eğiliminin giderek hızlanması karşısında, Batı sisteminin hakimiyet alanında yaşadığı ekonomik kayıpları dengeleyebilecek politik alan hakimiyetini de yitirmesi 'Batı sistemi' açısından geri dönülmez kayıplar yaratabilir ki, bölge hâlâ dünyanın sadece en önemli enerji kaynaklarını barındırmakla kalmayıp, en önemli stratejik rekabet alanı durumundadır. Ortadoğu'nun Batı sisteminin kontrolünden çıkması, uzun vadede, başlı başına Doğu'nun yükseliş sürecinde yeni bir ivme yakalaması ihtimalini güçlendirecektir.

ABD Ortadoğu'daki değişim imkanlarına, bölge halklarının yüz yıl sonra ortaya koyduğu özgürlük taleplerine cevap verecek bir politika oluşumuna gitmeyerek, karşı tavır alınca, kaçınılmaz olarak ilk sarsıntıyı yaşamak durumunda kalmıştır. "Ortadoğu'nun eski statükosunu korumanın imkânsızlığını görünce, bölgeyi yeniden parçalayarak, oluşturulması düşünülen yeni haritanın çiziminde 'etnik' ve 'dinsel-mezhepsel' parametrelere yönelmesi, bu yönde bir politik tercih yapması ise başka sorunların ortaya çıkmasına sebebiyet vermektedir. Etnik terör, mezhepsel terör, bölgesel istikrarsızlıklar, göç ve insanlık dramı..."
Cumhurbaşkanı Erdoğan, Batı sisteminin yaklaşık bir asırdır dışarıdan müdahale ettiği yolları bir bir kapatan siyasal reformları, Türkiye'yi demokratikleştiren yapısal dönüşümü gerçekleştirdiği için 'Batılı istasyon şeflerinin' istemediği adam olmuştur. Çünkü Türkiye'nin çıkarlarına rağmen dışarının taleplerini yerine getirmeye hazır olan unsurların devri kapanmıştır. Türkiye'nin bağımsızlığı ne demektir hâlâ anlamayan var mı?

Vedat Bilgin/Akşam

  • 7
  • 14
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…

Darbe, içinde yaşadığı ülkeyi işgal etme, kendi halkını esir etme girişimidir. Türkiye, dört açık, pek çok örtük darbe süreci yaşamış bir ülke. Dolayısıyla çok büyük acıların çekildiği, çok büyük kırılmaların yaşandığı bir coğrafya bizimkisi. Fakat buna rağmen darbecilerimizin hiç başımızdan eksik olmadığı bir coğrafya aynı zamanda.
Rahmetli Mehmet Ali Birand, "12 Eylül, Saat 00:04" kitabında, o ünlü anekdotu yazan ilk kişi olmuştu. CIA'in Türkiye İstasyon Şefliği dahil pek çok önemli görevde bulunmuş Paul Henze, 12 Eylül 1980 darbesini, ABD Başkanı Jimmy Carter'a, "Our boys did it" şeklinde iletmişti. Yani, "Bizim çocuklar yaptı."
Üç yıldır yaşadığım ülkeye baktığımda, bizde tükenmeyecek sayıda bir 'bizim çocuklar' kapasitesi olduğunu görüyorum. Kemalistlerin "10 yılda, 15 milyon genç yaratmak"tan bahsederken neyi kast ettiğini daha iyi anlıyorum. Zira son 10 yıla kadar, Türkiye'deki darbelerin tüm aktörleri Kemalist rejimin bekçiliğini yaptığını iddia edenlerin içinden çıkmıştı. Gladyo'nun B-Planı olan Gülenciler ise, onların halefi olmaya kalkıştı ve başarısızlığa uğradı.
Ancak ellerinden geleni ardına koymayacak bir kapasite hâlen mevcut. Hâlâ köşelerinde darbe çağrısı yapanların, darbeci generalleri özlediğini yazanların olduğu bir ülkede, "bahar-nevbahar" çağrışımlarıyla PKK- Gezici-Gülenci ittifakının devam ettirildiğini gözlemlemek mümkün. PKK'lıların 'Bahar'ıyla, Gülencilerin 'Nevbahar'ı kardeş... Türkiye'nin otoriter rejime gittiğini savunanlar, çare olarak postal yalamaya devam ediyorlar. Diktatör dedikleri Erdoğan'ın yerine, faşist bir askeri rejimin veya Gülenci rejimin gelmesini öneriyorlar. Polisin orantısız gücünden yakınanlar, yere izmarit atmayan, ev, hastane, okul demeden yakıp yıkan, kadın, çocuk, ihtiyar demeden öldüren PKK'lıları övüyorlar. İç savaş çağrısı yapanlar, kutuplaşmadan yakınıyorlar. Anlaşılan yeni 'oyun planları' da Türkiye'nin 'İslâmî bir rejim' haline geldiği iddiası olacak. Bu söylem, ulusal ve uluslararası basında yükselerek kendisine yer buluyor. Darbeye zemin hazırlamak için Türkiye'yi DAEŞ'le ilişkilendirmeye çalışan hainlerin yapmaya çalıştığı da buydu.
Menderes "Hürriyet istiyoruz" sesleri altında, Erbakan "Laiklik istiyoruz" sesleri altında devrilmişti. 12 Eylül "Kutuplaşma/ kardeş kavgası istemiyoruz" alt metniyle gerçekleştirilmişti. Cumhurbaşkanı Erdoğan'ı devirmek için bu üç argümanın hepsi birleştirilerek kullanılıyor. İşinden/ makamından olunca 'eleştirel mesafe'yi keşfeden 'en Ak Partili'ler de bu dalga üzerinde sörf yapmaya çalışıyor. Hiç şüpheniz olmasın, o dalga Erdoğan'ı hedefliyor gibi görünse de, aynı diğer tüm darbelerde olduğu gibi elit bir üst sınıf dışında herkesi yutar. Ve yine hiç şüpheniz olmasın, önceki darbelerin hepsinin toplumsal hafızasına sahip çıkan "bizler hazırız."

Hilal Kaplan/Sabah