Türkiye'nin en iyi haber sitesi

Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…

  • 1
  • 14
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…

Türkiye Cumhuriyeti'ni "teröre göz yummamakla" suçlayanlar. Barış istiyorlarmış. Bunun için de devletin "kurtarılmış bölgelere" ses çıkarmaması, "özyönetim" ilan edenlere boyun eğmesi, hendekleri doldurup barikatları yıkmaması, hele hele ateş eden PKK militanlarına asla kurşun sıkmaması, yanıt vermemesi gerekiyormuş. "Otokrat" yapıyormuş bütün bunları. Otokratın günahı, devlete sahip çıkmak... Türkiye için barıştan başka çıkar yol yokmuş.
Yani hükümet devrilecek, yerine Kılıçdaroğlu mu Fethullah mı artık kim gelecekse gelecek, hemen General de Gaulle'ün Cezayir Kurtuluş Örgütü FLN ile yürüttüğü ünlü "Evian görüşmeleri" gibi bir pazarlığa oturacak ve sonunda bağımsızlık verecek... Ülkesinden ve halkından nefret eden kibirli enteller de Jean-Paul Sartre havalarına kavuşmuş olacaklar... Bu bağlamda barış demek, Türkiye Cumhuriyeti'nin "PKK'ya yenildiğini" ayan beyan kabul etmesi demektir.
Cumhurbaşkanının düşmanları bunu istiyorlar. "İsterse güneydoğu gitsin, yeter ki Tayyip de gitsin" diyorlar.
Hiçbir güç, hiçbir merci, hiçbir yetkili, Türkiye sınırları içinde silahla korunan, hem de ağır silahlarla korunan özerk kantonlara izin veremez. Verirse haindir. Asıl işte o zaman yargılanır! Hiçbir güç, çiftlik bağışlar gibi, tek karış toprak bile bağışlayamaz. Barış görüşmeleri masasından kaçanların, masaya tekme atanların sonra dönüp "bizi eziyorlar" diye ağlamaya hakları yoktur. Savaşı siz istediniz, sonuçlarına da katlanacaksınız. Misli görülmemiş bir nankörlük ettiniz, size cumhuriyet tarihi boyunca misli görülmemiş özgürlükler sağlayan adamı yemeye kalktınız, sızlanmaya hakkınız yoktur.
Bizi eşek yerine koydunuz, oyaladınız, kandırdınız. Barış marış istemiyorsunuz, bağımsızlık istiyorsunuz, o kadar. Bu arada birkaç yaşlı adam, birkaç hamile kadın, birkaç gencecik kız, birkaç fidan gibi delikanlı daha öldüreceksiniz tabii ama TC pes etmeyecektir. Haa, bir de zavallılar var tabii... "Yurtta sulh cihanda sulh" diye ezbere laf geveleyenler. "Gel ulan, geç otur benim yerime şu koltuğa, hallet bakalım meseleyi" dense apışıp kalacak olanlar.

Engin Ardıç/Sabah

  • 2
  • 14
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…

Israrla vurgulanan temalar aynı. Dün Suruç'ta, Ankara Garı'nda patlayan bombalardan devleti, sarayı, Erdoğan'ı sorumlu tutuyorlardı. Bese Hozat'ın "devrimci halk savaşı" çağrısı yaptığını görmezden geliyorlardı. Bugün de Duran Kalkan'ın, Cemil Bayık'ın "baharda şahlanma" temrinlerini, eylemlerin büyük şehirlere yayılacağı tehditlerini görmezden geliyorlar. PKK ile HDP'nin "tek bir organizma olduğu" gerçeğini görmezden geliyorlar.

Oysa 12 Mart'ta AKP ve TC egemenlik sistemine karşı silahlı mücadele yöntemini kullanacağını ilan ederek kurulan, PKK ve marjinal sol örgütlerin birleşiminden teşekkül eden "Birleşik Devrim Hareketi" bakın Özgür Gündem'deMehmet Reşit müstearıyla yazan PKK yöneticisi tarafından nasıl tanımlanmış:"Birleşik Devrim Hareketi, HDK ve HDP'nin oluşturduğu Demokrasi Blok'unun alternatifi olmuyor. Tersine açıkça belirtilmese de adeta bir tamamlayıcı niteliğinde olma özelliğini taşıyor."

Mehmet Reşit müstearı çok büyük olasılıkla Duran Kalkan'a ait. Ve HDP'yi, PKK'nın sol örgütlerle kurduğu ve sivilleri öldürmekten çekinmeyecek yeni terör koalisyonunun parçası olarak tanımlıyor.Ama Erdoğan ve AK Parti karşıtı blokun kanaat önderleri, politika şeyhleri, siyaset pirleri ısrarla artan terörü devletin, Erdoğan'ın hatta istihbarat teşkilatının "ürünü" gibi takdim etmekten, bu insafsız pespaye varsayımı çoğaltmaktan geri durmuyorlar.

"Erdoğan başkanlık sistemi gelsin diye kaos üretiyor" gibi bir "Amentü"leri var.

Referansları da sanki Erdoğan'ın ağzından çıkmış gibi kullandıkları "Ya başkanlık ya kaos" gazete manşeti. Oysa manşetin mucidi Yeni Akit Gazetesi. Erdoğan değil. Hukukçulara başkanlık sisteminin neden gerekli olduğunu sorup aldıkları görüşleri derleyerek bir haber yapmışlar. 28 Ocak tarihli haber için demeç veren Hukukçular Birliği Başkanı Alaaddin Varol, "(...) Yarın AK Parti ve Cumhurbaşkanı Erdoğan olmadığında bu ülke ne yapacak, yine mi kaos ortamı doğacak? Yeni krizlerin yaşanmaması için acilen sistem değişikliği gerekiyor" demiş, gazete de bu görüşten esinlenerek yapmış yakıştırmış, "Ya başkanlık ya kaos" başlığını atmış. Koskoca adamlar/kadınlar, aydınlar o gün bu gündür bu cümle "Erdoğan'ın ağzından çıkmış gibi" analiz yapıyor ve bu cümleyi "Terörün artmasından Erdoğan kazanıyor" yollu iftiralarına dayanak olarak kullanıyorlar. Bu denli körlük, bilinmeyen bir dine inanıp gördüğü halüsinasyonu ışık zannetmekle mümkün.

Nihal Bengisu Karaca/Habertürk

  • 3
  • 14
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…

Görüntüler iğrenç... İnsan, izlerken insanlığından utanıyor! Maç saatini bekleyen Eindhoven taraftarlarının Madrid'in orta yerinde dilencilere (bir iddiaya göre mültecilere) para fırlatıp şınav çektirerek eğlendikleri görüntüleri kastediyorum. Para fırlatmaya doyamayan kılık kıyafeti pek müreffeh birkaç adam ayrıca üzerinde durmaya değer tabii. Bir de olup biteni sırıtarak "unutulmaz Madrid hatırası" olarak videoya çekenler var ki, feci. Ama bir dakika! Bu tablonun ortaya serdiği alçaklığı istisna zannediyorsanız... "Üç beş kendini bilmezin çirkinliği" diye düşünüyorsanız... Yanılıyorsunuz.
Biliyorum, daha ilkokul seviyesinden başlayarak öyle bir kültürel bombardımana tabi tutuluruz ki, gözümüze sanki her Alman biraz Goethe, her Hollandalı Van Gogh, her İngiliz Shakespeare gibi görünür. Oysa sıradan bir Batılı fena halde "vasat"; kibir duygusu şişirilmiş, açık ırkçılığını örtmeyi zar zor becerebilmiş bir tiptir.
Sonunda ne olur? İşte bu olayda da gördüğümüz gibi aşırı alkol ve topluluk dayanışması (sürü duygusu) içlerindeki barbarı bir anda dışarı vurur. Futbol maçları için yurtdışına gidenler bu gerçeği yakından bilirler. Benim hafızamda böyle dolu olay var.
Pekala...
Pırıl pırıl bir güneşin ısıttığı Plaza Mayor'da olanlara biraz daha yakından bakalım... O gün Eindhoven taraftarları Batılı insanla yabancılar (mülteciler, marjinaller, vd.) arasına bir kez daha ve kalın hatlarla bir "sınır" çizdiler aslında. Malum, yabancıya çok yaklaşmak (sınırın aşılması) ırkçıda iğrenme duygusu doğurur. Belli ki, para fırlatmak iki şeyi aynı anda becermiş. Birincisi, bu yolla dilenciler uzakta tutulmuş. Yani sınırı geçmelerine, dolayısıyla tiksinti yaratmalarına izin verilmemiş. İkincisi, hemen oracıkta "sahnedeki soytarılar" ve "muktedir izleyiciler" ayrımı inşa edilivermiş. Görüntüleri defalarca izledim. Dikkatimi çeken şey muazzam bir "boşluk"tu.
Merhamet boşluğu, ahlaki boşluk... Ne ad koyarsanız koyun ama atmosferde manevi bir boşluk olduğu kesindi! Çok şükür ki, biz o "muasır medeniyet seviyesi"ne gelmedik, inşallah gelmeyeceğiz!
Ama bütün bunlara bakıp kendimizi pohpohlayıp durmak doğru mu, hiç emin değilim. Arada dönüp sormalıyız: Acaba biz nerelerde kendimizi (değerlerimizi) kaybediyoruz?Alın size bir sorgulama örneği... İnsan nasıl uyduruk can yeleği imal eden bir işadamı olur? 20 kişilik teknelere 70 kişi dolduran tekne sahipleri yaptıklarını yoksulluk ve ihtiyaçla açıklayabilirler mi?

Haşmet Babaoğlu/Sabah

  • 4
  • 14
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…

Avrupa Merkez Bankası'nın geçen hafta açıklanan radikal çıkışı ve Japonya'nın negatif faiz ısrarından sonra Fed'in faizleri çok kolay artırması mümkün gözükmüyor. Bu hamleyi 1995'te yine bir Demokrat olan Clinton yapmıştı; "Ters Plaza Anlaşması" ile faizleri yükselten ve doları revalüe eden ABD, militarizmle ayakta duran Bush iktidarları dönemine başlamıştı. Bu süreçte özellikle Almanya ve Japonya'nın dünyaya ihracatı artarken, ABD'nin üst teknoloji ürünlerinde ve otomotiv gibi temel ürünlerde ihracatı düşmüş ve ABD ekonomisi açıklarını, suni bir şekilde yukarıda tutulan ve Çin gibi fazla veren ekonomilerden gelen dolar talebiyle finanse etmişti.
Şimdi Çin, ucuza ürettiği malları yok pahasına dünyaya satıp dolar talep etmiyor, tam aksine, sermaye ihraç ediyor ve Batı şirketlerini satın alıyor. Japonya, yüksek teknoloji mallarını, parasının değerini düşürerek ve uzun vadeli finansman sağlayarak -bütçe açıklarını da göze alarak- ucuzlatıp ihracatını artırıyor ve ABD'ye burada çok şans vermiyor. Peki, burada ABD'nin yapacağı nedir?
ABD'nin iki yolu var; birincisi eskiye dönecek yani Fed, 1995'te olduğu gibi, faiz artıracak, dolar değerlenecek, Almanya'ya ve Japonya'ya yol verecek ama bu yolun eskisi gibi çıkışı yok; çünkü artık bir Çin hatta G. Kore dinamikleri var. Çin ve diğer fazla veren ülkelerin eskisi gibi dolar talep edecekleri şüpheli. O halde ABD, için yeni bir Bush dönemi pek söz konusu değil. Hele Bush'un adeta bir karikatürü olan Donald Trump'un ABD'nin başına gelmesi, bize göre, çok zor.
Bunun için ABD, Ortadoğu ve Kafkasya'da Rusya ile "anlaşarak" yeni dönemin yani Hillary Clinton döneminin işaretlerini veriyor. Bu dönem, ABD için, Çin, Japonya ve Almanya ile rekabet ettiği ve İngiltere ile mümkün olduğunca sıkı ittifak yaptığı -birlikte davrandığı- bir dönem olacak. Bunun için ABD, Rusya gibi, gözüne kestiremediği ülkelerle, Soğuk Savaş döneminden daha sınırlı, bölgesel- yeni bir detant politikasına geçecek.
Bu anlamda Rusya'nın Suriye'den çekilme kararı ABD'den bağımsız değildir; Rusya'nın sınırlı çekilme kararı ve YPG'nin Suriye'nin kuzeyinde federal bir devlet ilan edeceğini dillendirmesi, dahası Türkiye'ye yapılan ve neredeyse Türkiye'nin tümünü hedef olan son terör saldırısının aynı tarihlere denk gelmesi tesadüf değildir. Zaten PKK'nın sözde liderlerinden Cemil Bayıkbütün bu planın taşeron terör örgütü olduklarını "Amacımız Erdoğan'ı devirmek" diyerek itiraf etmiştir. Erdoğan'sız bir Türkiye istemek, tıpkı Soğuk Savaş döneminde olduğu gibi, Doğu Avrupa'dan Kafkasya'ya kadar olan bölgede, Rusya'nın ve ABD'nin paylaşımının gereğini yapan yarı-sömürge, kavruk bir Türkiye istemektir. Zaten terörün ve onun arkasındakilerin amacı da, itiraf ettikleri gibi, budur.

Cemil Ertem/Milliyet

  • 5
  • 14
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…

Sorunları şiddetle değil, siyasetle çözmenin önünü açmaktı. Önü açıldı da... Ama Türkiye toplumunun siyaset için verdiği desteği HDP heba etti. Peki, buna rağmen Türkiye'de siyasetin önünde herhangi bir engel var mı? Ana dille eğitim veya o çok dillendirilen statü için şiddetsiz siyaset yapılsa kim nasıl engel olacak?
Toplumu bir süre kandırabilirsiniz ama uzun süre kandıramazsınız. Bu gerçeği Kürtler görüyor, gördüğü için de Sur'da, Cizre'de, Nusabin'de şiddetseverlere destek vermiyor. Kürtler çok açık biçimde demokratik taleplerinin "silah zoru"yla alınmasını istemiyor.
Ama ne yazık ki, HDP'yi yönetenler ve HDP'ye destek veren bir kısım aydın ve medya mensubu bu gerçeği saklama derdinde; partide gören büyük çoğunluk ise susuyor. Çünkü Kürt siyasi aktörleri henüz, Kandil'in oluşturduğu korku duvarlarını aşacak güçte değil.
Buna inanılsa ve HDP içinden Kandil'e karşı bir ses yükselse, kısa sürede müthiş bir dalga yaratır. Böyle bir gerçek ortada dururken, bir kısım aydın ve medya mensubunun bugünlerde ısrarla yeniden "Çözüm Masası"na dönülmesini istemesi de, hem hayra alamet değil hem de inandırıcı değil.
Ortada samimiyet de yok. Samimiyet olsaydı öncelikle, şiddeti, terörü bir siyasal araç olarak kullanan PKK'ya yani "Kandil'e dur" denirdi. Bunu dile getirmeyen hiçbir öneri, hiçbir bildiri samimi ve gerçekçi değil.
Olmadığını Kandil'de savaş çığırtkanlığı yapan Cemil Bayık'ın son çıkışı gösterdi. O çağrıları yapanları bile terse düşürdü. Çünkü Bayık ne yapıldığını hangi rolü üstlendiğini biliyor. Onu da hiç saklamıyor: "Erdoğan'ı ve AKP'yi devirmek istiyoruz. Erdoğan ve AKP devrilmedikçe, Türkiye asla demokratik bir ülke olamaz."
Tıpkı Ankara'daki gibi binlerce masum insanın katledilmesi talimatını veren birinin bunu açıklaması birçok açıdan hayırlı oldu. Birincisi, Türkiye'yi kimlerin, kimleri kullanarak dizayn etmek istediği ortaya çıktı. İkincisi, belki de en önemlisi, Gezi, 17-25 Aralık ve 6-8 Ekim vandalizminden bu yana ilk kez, Türkiye'yi kuşatan kirli ittifak bu kadar açık ve net ortaya çıktı. Vesayetçisi, Paralel'i ve Kandil'i, üçü bir arada... Ama sonuç değişmeyecek, belki Kandil bunu gördüğü için delirdi.

Mahmut Övür/Sabah

  • 6
  • 14
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…

HDP ve daha önceleri de Öcalan çok istemesine rağmen, son seçimlerin hiç birinde, her iki parti arasında bir seçim ittifakı bile oluşamadı. Lokal bir takım dayanışma ve kendi adayı dururken, sırf AK Parti kaybetsin diye, öbür partinin adayını destekleme dışında.. Ama PKK, bir gün Türkiye'ye karşı sürdürdüğü silahlı mücadeleyi bırakır ve Türkiye'yi terkederse, çok geçmeden, CHP ve HDP arasında birleşme görüşmelerinin başlamasına tanık olabiliriz. İki seküler hareketin birleşmesi kadar da doğal bir şey olmaz. Doğrusunu isterseniz, şiddet sonrası Türkiye'sinde siyasetin bu yolla normalleşeceğini düşünenlerdenim. Öte yandan, HDP tabanının bu muhtemel birleşmeye sıcak bakmayacağını, aynı şeyin CHP içinde de yaşanabileceğini varsaymak da yanlış olmayacaktır.

HDP'nin muhafazakar tabanı ile CHP'nin seküler/Kemalist tabanı arasında siyasi talepler ve tahayyüller bakımından bir örtüşme yok. Birinde kimlik talepleri öndeyken, öbüründe kimlik inkarına dayanan bir siyasi hafıza varlığını korumaya devam ediyor. Ama ben bu noktada, Kürt toplumunda gelişen ve siyasi bakımdan da güçlenen ve yükselen bir sınıf olan orta sınıfın, ağırlıklı olarak ve bugün için siyasi tercihini HDP'den yana yaptığını ama HDP'nin bu sınıfın her gün biraz daha çeşitlenen taleplerini karşılamak için Türkiyelileşmekten başka çaresinin olmadığını da düşünenlerdenim. Kürt orta sınıfı onu Türkiye'den uzaklaştıracak eylem ve davranışlardan çok korkar, desteklemez.

Oysa PKK Türkiyelileşme sevdasından vazgeçti. Türkiyelişmenin yerine radikal, ama 'silah kullanabilen, her yerde bomba patlatabilen sol gruplarla ' cepheleşmeyi ve ittifakı ikame etti. Bu durum, uzun vadede, HDP'nin kendisini olumlayan, seçimlerde oy veren hem Türk hem Kürt seçmeni bir arayışa itecektir. Bu arayışın yönünü ise, büyük oranda PKK'nin Türkiye'ye karşı sürdürdüğü silahlı mücadelenin geleceği veya bitişi belirleyecektir. Siyasetin kartları bu yeni dönemde, hiç şüphe yok yeniden karılacaktır. CHP içinde bir grup var ki, işte şimdiden CHP'yi bu yeni döneme hazırlıyor. Bu grubun içinde partide görevi olan olmayan, Kürt orta sınıfının temsilcileri var. Bu grubun HDP'yi de aşan ve PKK'nin çeşitli legal, yarı-legal kurumlarıyla dolaylı dolaysız kurduğu ilişkiler, PKK sonrası döneme bir hazırlıktır aslında.

CHP içindeki bazı milletvekillerinin, 'HDP formatında bir siyaset tarzı' içinde olmalarının en önemli sebebi, HDP/PKK tabanının güvenini şimdiden kazanmak ve geleceğe yatırım yapmaktır. Kürt muhafazakar seçmenin dayandığı toplumsal taban içinde, AK Parti'yi destekleyen kesimin siyasi tercihlerinde önümüzdeki dönem için, bir değişim beklemek ise gerçekçi olmaz. Olup olacağı Haziran seçimlerinde yaşadığımızdı. AK Parti, çok oy kaybetti. Ama bu oyların önemli kısmı, Kasım seçimlerinde geri döndü. AK Parti Türkiye'nin bütün bölgelerinden oy alabilen bir parti, bu anlamda yegane Türkiye partisi. Ama aynı şey CHP için geçerli değil. Ülkenin Doğu ve Güneydoğusunda neredeyse yok.

Buralarda olması için tek çaresi, PKK sonrası HDP mirasına ortak olmak.. Ne yapsanız AK Parti'ye gelmeyecek olan, Kürt orta sınıfının laik/liberal aktörlerinin CHP'ye katılmasının yolu da bu mirasa sahip çıkmaktan geçecek. CHP'lilerin, katliamları kınarken bile PKK'yi hiç ağızlarına almamaları ve bu tutumu neredeyse bir kırmızı çizgi haline getirmeleri, çaresizlik ve mecburiyetten olsa gerek.. CHP'nin HDP formatında siyaset yapmasına alışıldı, ama bu formatı daha da zorlayıp, Sayın Baykal'ın ifade ettiği gibi, PKK formatına getirip dayamak, işte bu CHP'nin kendi tabanında büyük hoşnutsuzluklara yol açabilir, ki bunun emareleri çoktan görülmeye başladı.. CHP'nin bu hal ve gidişatından, sadece Baykal değil, hem Türkiye rahatsız hem taban rahatsız...

Orhan Miroğlu/Star

  • 7
  • 14
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…

Ankara tüm ciddiyeti ve dikkati ile iki konuya yoğunlaşmış durumda.
1- Dokunulmazlık dosyaları ve izlenecek yol haritası.
2- Terörle mücadelede terör örgütleri PKK ve DEAŞ'a dönük özel yapılanma...
Hiç uzatmadan devam edelim. İktidar kanadı, dokunulmazlık bahsi açıldığında, sanki AK Parti'nin saklanacağı hususlar varmış algısı üretilmesinden rahatsız. Yani... Muhalefetin oluşturmak istediği, "Oooo, AK Parti'li vekillerin ne dosyaları var" iddialarını çökertecek sürpriz hamleler gelmesi olası. Öyle anlaşılıyor ki parti ve vekil bazında fezlekelerin ön taraması yapılıyor. Yarın, tüm vekillerin dokunulmazlıkları kaldırılsa AK Parti'li vekillerin çekineceği hukuki durumlar sanıldığı ölçekte ve sancılı değil. Ama dokunulmazlık tartışması başladığında CHP'nin sütten çıkmış ak kaşık pozuna bürünmesi, HDP'lilerin teröre yardım yataklık faaliyetini gölgelemesi bundan sonra mümkün olmayabilir. Buradaki tek mesele, 500'ü bulan dosyada aynı anda dokunulmazlıkların kaldırılması için kurulacak komisyonun çalışmasındaki güçlük. Kuşkusuz, dokunulmazlık başlığının "salt siyasi saikle ele alınmaması kadar toplumda infial uyandırması boyutunun gözetilmesi" de önemli. Fezlekeler bu gözle analiz edildiğinde tabii ki terörü teşvik eden, halkı şiddet eylemleri için sokağa döken, teröristi evinde saklayan, silah taşıyan, masum sivilleri katledecek kadar gözü dönmüş bir teröristin evine taziyeye giden vekil sıfatlıları ayrıştırmak gerekecek. Dokunulmazlıklara yalnızca siyasi gözle bakıldığında hukuk, yalnızca hukuki gözle bakıldığında siyaset aşınıyor. Kabul. Dokunulmazlığı kaldırmak yerine halkın bu tarz siyasetçileri gündemden kaldırmasını beklemek de doğru olabilir. Bu da kabul. Bütün bunlara rağmen fezlekeleri yargının önüne çıkarmak da bir seçenek.
Bu noktada HDP'li vekillerin mağduriyet edebiyatına sığınmaması için belli bir tarihe kadar olan tüm dosyalarla sınırlı olmak kaydıyla dokunulmazlıkların kaldırılmasında, vekil ayrımı gözetilmemesinde, hatta bunun için geçici bir anayasa düzenlemesi yapılmasında ne sakınca olabilir ki? Bir defaya mahsus olmak üzere Meclis'i çalıştırmak yerine doğrudan yargıyı asli işinde çalıştırmaktan niye çekince duyulsun ki? İstenirse, hassasiyet gözetilerek soruşturma ve kovuşturmanın tutuksuz olarak devamı düşünülebilir. Veya toplumu bu kadar sarsan olaylar ve aktörleri karşısında o istisna bile ileri sürülmez!

Okan Müderisoğlu/Sabah