Türkiye'nin en iyi haber sitesi

Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…

  • 1
  • 17
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…

Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın Türk İşbirliği ve Koordinasyon Ajansı Başkanlığı'nın (TİKA) töreninde yaptığı konuşmasındaki şu cümleler, çarpıcı bir gerçeğin ifadesidir...
- Batının gazetelerinde de aynı şey var, Kandil'in tepesinde de aynı şeyler var. Ne diyorlar? "Ancak Erdoğan giderse Türkiye'ye istikrar gelir." Türkiye'yi ne kadar düşünüyorlar. Bakıyorsunuz bazı o köşe yazarları aynı şeyi söylüyorlar, "Erdoğan giderse istikrar gelir." Erdoğan geldiği zaman Türkiye'nin hali neydi, bugün Türkiye'nin hali ne? Elinizi vicdanınıza koyun ve belleğinizi çalıştırın... 21'inci yüzyıla girerken, ülkemizde neler yaşandığını hatırlayın. O günlerde "Başbakanı zehirleyip, yatağa mı düşürüyorlar" sorusu hepimizin zihnini işgal etmiyor muydu?
Veya daha öncesine yani 19 Şubat 2001 Pazartesi gününe dönelim... " Aylardır Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer ile Başbakan Bülent Ecevit arasında süren gerilim o gün patlama noktasına gelmişti. MGK toplantısı başlarken Sezer, Ecevit'in Devlet Denetleme Kurumu'nun çalışmalarını eleştiren sözlerinden rahatsızlığını dile getirmişti.
Sezer'in anayasal hakkını kullandığını vurgulaması üzerine dönemin Başbakan Yardımcısı Hüsamettin Özkan araya girmiş ve "O anayasayı bir de biz görelim, anlayalım" demişti.
Sezer, Özkan'ın bu sözüne sinirlenince elinde tuttuğu anayasa kitabını, Ecevit ve Özkan'ın önüne fırlatmıştı. Bunun üzerine Sezer'i Köşk'e kendilerinin çıkardığını hatırlatan Hüsamettin Özkan'ın Cumhurbaşkanı'na "Nankör kedi" diye bağırması siyaset tarihimize geçmedi mi? Toplantı ertesinde Başbakan Bülent Ecevit kameraların karşısına geçti ve Cumhurbaşkanı Sezer'in bu tavrının "Terbiye dışı bir üslupla" olduğunu söyledi. "Bu bir devlet krizidir" dedikten sonra Türkiye tarihinin en ağır ekonomik krizlerinden biri patladı.
Borsa çöktü, repo faizleri yüzde 7 bin 500'e fırladı. Merkez Bankası'ndan yaklaşık 7.6 milyar dolarlık döviz çıkışı oldu. Kriz öncesi 670 bin TL olan dolar 1 milyon 161 bin TL'ye tırmandı. 2000 yılında 1 milyon 452 bin olan işsiz sayısı, 2 milyon 412 bine yükseldi. 41 bankaya el koyuldu. Amerika'dan gelen Kemal Derviş, Devlet Bakanı olarak ekonominin başına geçti. Belleğinizi biraz daha çalıştırırsanız, Erdoğan'ın Başbakan olmasından önceki Türkiye'de yaşananları hatırlayabilirsiniz... Yani arada bir belleği çalıştırmakta sayılamayacak kadar çok yarar vardır.

Mehmet Barlas/Sabah

  • 2
  • 17
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…

Kasım 2015'te Paris'te yaşanan eşzamanlı saldırılardan sonra aylarca olağanüstü hal uygulandı. "Evden çıkma" uyarısını dinlemeyip sokağa çıkanı yere yatırdılar, ellerini arkada birleştirip üzerini aradılar. Adamın ağzı yüzü yere değiyormuş, kolu burkuluyormuş demeden; sıradan vatandaşlara yaptılar bunu, Paris'in ortasında. İşin ilginci Charlie Hebdo olayından aylar sonra, eylül ayında IŞİD'e operasyon yapmaya başlamıştı Fransa. Ekim ayını Rakka'yı vurmakla geçiren Fransa'nın sortileri "en doğal hakkı" muamelesi gördü. 13 Kasım'da uğradığı saldırıdan sonra saldırı ritmini daha da yoğunlaştırdı. Başbakan Manuel Valls bununla da yetinmedi, "Mali'de de İslamcıları vurduklarını" hatırlattı ve "Masraflı oluyor"diyerek Avrupa'dan mali destek istedi. Ulusal Meclis'te yaptığı konuşmada"hapishanelerdeki 'İslamcıları' diğer mahkûmlardan nasıl tecrit etmeyi planladıklarını" övünerek anlattıktan sonra...

Bir Allah'ın ciddiye alınası kulu da çıkıp "Ya arkadaşlar, radikal İslam'la mücadele edelim derken radikal İslam'ın tuzağına düşmeyelim" gibi naif ötesi bir açılım yapmadı. Çok özgürlükçü, çok ileri sol-sevecen Fransız halkı, Sacre Coeur'a gitmek için bile düzineyle kontrol noktasından geçme pahasına devletiyle aynı dalga boyunda salınmayı seçti. Batılı kamuoyu siyasi, ekonomik ya da sosyolojik krizlerde hep bunu seçerdi; demokratlıktan faşistliğe geçişi o kadar kusursuz, o kadar sorunsuz olurdu ki, fil boyutlarındaki bir şizofreninin oturma odasındaki o sekiye nasıl oturabildiğini kimse sorgulamazdı.

Gücün, geçiş üstünlüğün varsa moral üstünlüğün de oluyor zira. Neyin sorun neyin değil, neyin normal neyin değil, kimin terörist kimin değil olduğuna sen karar veriyorsun. Batılı ülkeler, Türkiye'nin IŞİD'le mücadele edecek peşmergeleri eğittiği Başika'ya fazladan asker göndermesini "Musul işgali" gibi algılıyorsa, o"öyledir". Öte yandan Batılı ülkelerden biri bile çıkıp Fransa'ya, "Bir Rakka üzerindesin bir Mali'desin, kaygı duyuyoruz" dememiştir.

PYD'nin PKK'yı desteklemesi engellenseydi terörle mücadelesini çoktan tamamlamış olacak olan Türkiye bırakın sınırlarından kilometrelerce uzaktaki yerleri "Beni tehdit ediyor" diye vurmayı, sınırının hemen yanındaki Azez-Mare-Cerablus hattında güvenli bölge oluşturmaktan bile men edildi.

Çünkü Türkiye, Fransa değil.

Türkiye, Ortadoğu gibi bir coğrafyada, her an kanayan bir denizde kan yutmadan karşı kıyıya geçmeye çalışan bir ülke. Batmıyoruz, batmamayı öğreniyoruz ama beka sorunu da yaşıyoruz. Türkiye sahiden Fransa değil. Her gün şehit veriyoruz, onlarca sivil kaybımız var ama "Ben Cahrlie Hebdo'yum" demeyi reddeden 8 yaşındaki çocuk bile olsa affetmeyen Fransa değiliz. Bizde durum tam tersi. Kimseye "Ben Yasin Börü'yüm" dedirtmeye çalışan bir devlet yok. Eli kanlı canilere, "PKK izmaritleri bile yere atmıyor" cümleleriyle allık, rimel sürüp güzelleştirmeye çalışan asırlık Kemalist gazeteler var. Bizde devlet sadece eşkıyaya karşı mücadele vermiyor; latte'si elinde, keyfi yerinde koca koca adamları AK Parti'ye filan değil, "ülkeye sadakat" fazında "iki dakika" tutabilmek için de mücadele veriyor.

Nihal Bengisu Karaca/Habertürk

  • 3
  • 17
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…

Selin Sayek Böke diye bir hanım var. Üç isimli, hani Emine Ülker Tarhan, ya da Catherine Zeta Jones gibi... CHP genel başkan yardımcısı ve de parti sözcüsü.
Tarhan gibi faşizme eğilim duyanların partiden yürütülmesinden, Gürsel Tekin gibi densizliğiyle partiye yarardan çok zarar verenlerin tırnaklarının sökülmesinden sonra partide bu hanımın borusu ötüyor. Bu hanım "4 adet acil önlem önerisi" getirmiş. Teröre karşı yani. Bu önlemler alınırsa terör bitecekmiş. Aslında önlem önerileri eskiden 17 taneymiş. Fakat Kılıçdaroğlu bunları aklında tutamıyormuş. Bir televizyon programında kendisine bunları sormuşlar, toparlayamamış, "şimdi hatırlamıyorum" demiş. Canlı yayınlarda kendisine kolaylık sağlamak için önerileri dörde indirmişler.
Vallahi mizah yapmıyorum, bu gerçek. Neymiş bakalım bu düşük yoğunluklu, parça tesirli öneri paketi? Bir: Dış politika 180 derece değişecek.
Putin'le hemen barış yapılacak, gerekirse özür dilenecek. Esad'la da barış yapılacak. Suudi Arabistan, Katar vb. gibi "kaka çocuklarla" arkadaşlık edilmeyecek. Pisleri de mülteci falan diye almayacağız, geri göndereceğiz (kalanlara bozuk para atmak serbesttir.) Böylece PKK bir daha bize saldırmayacak. İki: Meclis yeniden işler hale getirilecek (şu anda işlemiyormuş), derhal görevini yapacak. Meclis görevini yapmıyor (örneğin kanun falan çıkarmıyor), meclis görevini bir yapsa terör sona erecek. PKK meclisin havyar kesmesine bozuluyor aslında, çünkü amacı TC devletinin iyi çalışması...
Üç: İçişleri bakanı hemen istifa edecek. Hani Efkan gidip Erkan gelse, sıkıysa o PKK bir daha bomba koysun bakalım! Koysa da hiç olmazsa hükümette bir gedik açmış, bir kişiyi yemiş oluruz. Ahmet uyduramıyoruz, Efkan veririz.
Dört: Bürokraside partiye yakınlık esasına göre değil, liyakat esasına göre atama yapılmalıymış. Türkçe'ye tercüme edelim: Bizim çocuklara da devlet kapısında iş verin!
Bunun terörle ne ilgisi olabileceğini pek anlayamadık ama hanımın vardır bir bildiği... Bunlar yapılırsa terör bitiyor, yapılmazsa daha nice "kızcağız" üç yüz kilo bombayla kendini otobüs durağına vuruyor. (Aslında çevik kuvvet polislerini öldürecekmiş de teknik arıza olmuş.) Bir de dış politikada Atatürk ilkelerine dönülmesini isteyenler var. Sovyetler Birliği'ni bulsak dost olacağız ama öyle bir devlet yok.
Almanya'da artık bir Hitler, İtalya'da artık bir Mussolini olmadığı için onlarla da pek sıkı fıkı olamıyoruz otuzlu yıllar gibi... Doğrudur, eskiden biz Hatay'ı alır ama Ortadoğu'ya bulaşmamış olurduk ne güzel. Çünkü Hatay, Patagonya taraflarında bir ülkeydi, yazları sıcak ve kurak, kışları ılık ve yağışlı.

Engin Ardıç/Sabah

  • 4
  • 17
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…

Kandil'deki zibidi ininden açıkladı; "Derdimiz Erdoğan'ı devirmek." Bugün ülkeyi yangın yerine çevirenlerin, Türkiye Cumhuriyeti tarihinin en değerli projesi olan 'çözüm süreci'ni bitirenlerin gerçek niyetleri ortaya çıkmaya başladı. Derdin Kürt vatandaşlarla ilgili olmadığı, Kandil'den gelen bu açıklamayla deşifre oldu.
Bakın Kandil'in ortakları kimler? HDP, CHP, PKK, 'paralel örgüt', dünya ülkeleri ve kalemlerini, fikirlerini satılığa çıkarmaktan geri durmayan gazetecilerle akademisyenler. Bu güruh da, Kandil'deki katil gibi aynı sloganı kullanmıyorlar mı? 'Erdoğan devrilmeli'!!!
Pensilvanya'daki liderlerinin önderliğinde sivil darbe girişiminde bulunan 'paralel örgüt'ün de tek hedefi Erdoğan'ı devirmek değil mi? Bugün HDP ve PKK'nın koruyuculuğuna soyunan, Atatürk'ün partisi CHP'nin tek rüyası bu değil mi?
Ya o ağızlarından köpük saçan köşe yazarlarına ne demeli? Kimden ne arpalandınız da nefret kusuyorsunuz? Kandil'deki örgüt liderleriyle fotoğraf vererek, şehitlerin kemiklerini sızlatan sizler, Erdoğan giderse rahat ve huzur içinde yaşayabileceğinizi mi sanıyorsunuz? Erdoğan'ın devrilmesi için yüzlerce insanın şehit olması, askerin davet edilmesi bunlar için mubah.
Eski Türkiye'yi özlüyorsunuz, değil mi?

Nemalandığınız musluklar kapanınca çıldırdınız! Hükümet kurup hükümet deviremeyince kudurdunuz! Yurtdışındaki abilerinize (ABD ve İsrail gibi) kafa tutan biri çıkınca rahat uyuyamaz oldunuz! 'Muhtar bile olamaz' dediğiniz Erdoğan, milletin büyük teveccühüyle cumhurbaşkanı olunca aklınızı kaybettiniz! Karargâhta talimatlar aldığınız askerler davetlerinize icabet etmeyince çıldırdınız! Yıllarca 'sıkma baş' diye hor gördüğünüz başörtülü kadınları kamusal alanda karşınızda görünce sindiremediniz! Türkiye'nin kanayan yarası terör sorununun 'çözüm süreci' ile çözüldüğünü görünce telaşlandınız!
Bu örnekleri çoğaltmak mümkün… Alışmıştınız elde değnek, kafanıza vurarak yönetilmeye! Özellikle son 10 yıldır düzeninize çomak sokan biri karşınıza çıkınca rahatsız oldunuz! Ülkeyi altın tepsi içinde ağababalarınıza sunmak için mi Erdoğan'ın devrilmesini istiyorsunuz?

Murat Kelkitlioğlu/Akşam

  • 5
  • 17
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…

Terörün dokunulmaz kılınmasını önlemeye çalışmamız gerekiyor. Oysa gündem birdenbire genel olarak milletvekili dokunulmazlıklarına döndürüldü. Yanlış oldu.
Bu nokta hakkında düşüncelerimi maddeler halinde kısa kısa söylemek istiyorum. Zaten meselenin öyle uzatılacak tarafı pek yok. Çok net.
1- Hemen çözüm aradığımız mesele dokunulmazlıklar meselesi değil, siyaseten teröre yardım ve yataklık meselesidir.
2- "Dokunulmazlıkları kaldıralım" demek başka bir tartışmanın konusudur. "Teröre destek çıkan ve övenlerin dokunulmazlığı olamaz, onların dokunulmazlıklarını tanımıyoruz" deyin ve bunu hayata geçirmek için derhal çalışmaya başlayın.
3- Ne kadar kendimi zorlarsam zorlayayım, Başbakanın "506 dokunulmazlık tezkeresi var, bunları tek tek kaldırmakla vakit kaybetmek yerine hepsini bir seferde kaldıralım" demesinde iddia edildiği gibi bir rest tavrı göremiyorum.
Soru şu: 506 fezleke terörle mi ilgili? Yok, hayır! O halde rest kime? Ve ne için, hatta ne pahasına?
4- Kimse bana restin CHP'ye olduğunu söylemesin! Bugünkü CHP yönetimi bu seviyede ciddiye alınacak bir siyasal merkez değil.
Böyle davranmak bu gidişle AK Parti yönetimiyle tabanının arasını açar, söylemedi demeyin.
5- Derdimi anlamaya yanaşmayacak olanlar varsa... İşi daha da basitleştireyim.
Şimdi ne isteniyor?
Mesela Tuğba Hezer veya Selahattin Demirtaş hakkındaki terörle ilgili dosyaları değil de, Şamil Tayyar'ın veya başka bir vekilin çeşitli iddialarla oluşmuş dosyalarını mı tartışacağız? Bu mudur derdimiz? Terör, terör deyip geleceğimiz nokta bu mu olacak?
6- Son sözüm... Milli meselelerimiz ve terörle ilgili acil sorunlar "yüksek siyaset"in koridorlarında muğlaklaşırsa, bundan parlamento yara alır. Bu yolu seçmek "ara rejim"cilerin oyununa gelmek anlamına gelir ki, inşallah yanılıyorumdur.

Haşmet Babaoğlu/Sabah

  • 6
  • 17
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…

Bu soruya cevap vermeden önce "Erdoğan" ne demek, neyi temsil ediyor? sorusunu cevaplamak, geçmişe kısa bir yürüyüş yapmak gerekiyor. Bu ülke kurulduğundan bu yana milli ve gayri millilerin de savaşına sahne oldu. Bu savaş farklı formlarda 2.Abdülhamid Han'ın, rahmetli Menderes'in ve rahmetli Özal'ın zamanında da yaşandı. Bu liderler çeşitli vesilelerle sakat bırakılmaya çalışıldı, suikast tertiplendi, hayatlarına kastedildi. Ortak özellikleri ülkelerini sevmeleri, ülkelerinin menfaatlerini korumaya çalışmaları, bu ülkeyi başka devletlerin emellerine peşkeş çekmemeleriydi.

Fiziki suikastta başarılı olamayınca, karakter suikastına yeltendiler. Çünkü halk nezdinde bu liderlerin itibarlarını yok ederlerse o isimleri değersiz kılacaklarını düşündüler. Onun için 2. Abdülhamid'e "Kızıl Sultan" dediler, idama mahkûm ettikleri Menderes'i "bebek davası","köpek davası" ile itham ettiler, Özal'ı "Çankaya'nın şişmanı" ilan ettiler. Bu itibar suikastını düzenleyenlerin ortak kelimesiydi "diktatör". Hepsini "diktatör" olmakla suçladılar. Sonunda hepsini bir şekilde fiziken yok ettiler ama halk nezdinde sevgilerine dokunamadılar.

Aslında yok ettikleri bu isimler değildi. Onlar ülkeye gönül vermiş insanları, bu ülkeyi kalkındırmayı, buna engel olan vesayet odaklarını ortadan kaldırmaya çalışanları kısaca milli isimleri ortadan kaldırarak, Türkiye'nin geleceğini yok etmişlerdi. Halk olarak o zaman anlayamadık, anlasaydık da bir şey yapacak güçte değildik. Benzer oyunu son birkaç yıldır yine sahneye koydular. Bu kez "Erdoğan gitsin" demeye başladılar. Bomba patlattılar, teröre destek verdiler "Erdoğan oldukça barış da huzur da gelmez" dediler.

Beceremedikçe çıldırdılar. PKK bombayla, FETÖ propagandayla, müsteşrikler yerleşik kalemleriyle, haçlı seferlerinde olduğu gibi birleşip birleşip saldırdılar, ama "diktatör"ü deviremediler. Çünkü bu kez Sultan Abdülhamid'e, Menderes'e, Özal'a sahip çıkamamanın utancını yaşayan bir halk vardı karşılarında. Üstelik aynı utancı bir kez daha yaşamak istemeyen bir halk. Bu halk artık anlamıştı. Aslında "Erdoğan gitsin" demek, demokrasi gitsin demekti, özgürlükler gitsin demekti, huzur gitsin demekti. Çünkü Erdoğan gitsin demek baraj, köprü, yol, havalimanı, enerji santralleri gitsin demekti.

Çünkü Erdoğan gitsin demek, aslında özgürlüğüne kavuşan, vesayet boyunduruğundan kurtulan halk yeniden o boyunduruğa girsin demekti. Halk bunları anladı. Erdoğan'a sahip çıkmanın aslında bir anlamda kendilerine sahip çıkmak olduğunu gördü. Onun için Doğu-Güneydoğu'da sokağa çıkmadı, onun için teröre destek vermedi. Bu fişi dışarıdakiler geri durup, pes edecekler mi? Mümkün değil. Denemeye, ısrarla denemeye devam edecekler. Ve başaramayacaklar. Onların başardığı gün, aslında bizim özgürlüklerimizden, huzurumuzdan vazgeçip, boyunduruğu taktığımız gün olacak. Bunu anladığımızda artık her şey için çok geç olacak. Onun için durmak yok. Bu ülkeyi sevmeye, kıymet verdiklerimizi korumaya devam edeceğiz. Çünkü onlar aslında "Erdoğan'ı değil, Erdoğan sayesinde kazanımlarımızı elimizden almak istiyorlar." Birinin gitmesi gerekiyorsa, o giden Erdoğan, yani biz, yani halk değil, kendileri olacak.

Murat Çiçek/Star

  • 7
  • 17
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…

Bu soruya cevap vermeden önce "Erdoğan" ne demek, neyi temsil ediyor? sorusunu cevaplamak, geçmişe kısa bir yürüyüş yapmak gerekiyor. Bu ülke kurulduğundan bu yana milli ve gayri millilerin de savaşına sahne oldu. Bu savaş farklı formlarda 2.Abdülhamid Han'ın, rahmetli Menderes'in ve rahmetli Özal'ın zamanında da yaşandı. Bu liderler çeşitli vesilelerle sakat bırakılmaya çalışıldı, suikast tertiplendi, hayatlarına kastedildi. Ortak özellikleri ülkelerini sevmeleri, ülkelerinin menfaatlerini korumaya çalışmaları, bu ülkeyi başka devletlerin emellerine peşkeş çekmemeleriydi.

Fiziki suikastta başarılı olamayınca, karakter suikastına yeltendiler. Çünkü halk nezdinde bu liderlerin itibarlarını yok ederlerse o isimleri değersiz kılacaklarını düşündüler. Onun için 2. Abdülhamid'e "Kızıl Sultan" dediler, idama mahkûm ettikleri Menderes'i "bebek davası","köpek davası" ile itham ettiler, Özal'ı "Çankaya'nın şişmanı" ilan ettiler. Bu itibar suikastını düzenleyenlerin ortak kelimesiydi "diktatör". Hepsini "diktatör" olmakla suçladılar. Sonunda hepsini bir şekilde fiziken yok ettiler ama halk nezdinde sevgilerine dokunamadılar.

Aslında yok ettikleri bu isimler değildi. Onlar ülkeye gönül vermiş insanları, bu ülkeyi kalkındırmayı, buna engel olan vesayet odaklarını ortadan kaldırmaya çalışanları kısaca milli isimleri ortadan kaldırarak, Türkiye'nin geleceğini yok etmişlerdi. Halk olarak o zaman anlayamadık, anlasaydık da bir şey yapacak güçte değildik. Benzer oyunu son birkaç yıldır yine sahneye koydular. Bu kez "Erdoğan gitsin" demeye başladılar. Bomba patlattılar, teröre destek verdiler "Erdoğan oldukça barış da huzur da gelmez" dediler.

Beceremedikçe çıldırdılar. PKK bombayla, FETÖ propagandayla, müsteşrikler yerleşik kalemleriyle, haçlı seferlerinde olduğu gibi birleşip birleşip saldırdılar, ama "diktatör"ü deviremediler. Çünkü bu kez Sultan Abdülhamid'e, Menderes'e, Özal'a sahip çıkamamanın utancını yaşayan bir halk vardı karşılarında. Üstelik aynı utancı bir kez daha yaşamak istemeyen bir halk. Bu halk artık anlamıştı. Aslında "Erdoğan gitsin" demek, demokrasi gitsin demekti, özgürlükler gitsin demekti, huzur gitsin demekti. Çünkü Erdoğan gitsin demek baraj, köprü, yol, havalimanı, enerji santralleri gitsin demekti.

Çünkü Erdoğan gitsin demek, aslında özgürlüğüne kavuşan, vesayet boyunduruğundan kurtulan halk yeniden o boyunduruğa girsin demekti. Halk bunları anladı. Erdoğan'a sahip çıkmanın aslında bir anlamda kendilerine sahip çıkmak olduğunu gördü. Onun için Doğu-Güneydoğu'da sokağa çıkmadı, onun için teröre destek vermedi. Bu fişi dışarıdakiler geri durup, pes edecekler mi? Mümkün değil. Denemeye, ısrarla denemeye devam edecekler. Ve başaramayacaklar. Onların başardığı gün, aslında bizim özgürlüklerimizden, huzurumuzdan vazgeçip, boyunduruğu taktığımız gün olacak. Bunu anladığımızda artık her şey için çok geç olacak. Onun için durmak yok. Bu ülkeyi sevmeye, kıymet verdiklerimizi korumaya devam edeceğiz. Çünkü onlar aslında "Erdoğan'ı değil, Erdoğan sayesinde kazanımlarımızı elimizden almak istiyorlar." Birinin gitmesi gerekiyorsa, o giden Erdoğan, yani biz, yani halk değil, kendileri olacak.

Murat Çiçek/Star