Türkiye'nin en iyi haber sitesi

Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…

  • 1
  • 14
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…

Bu toplantılar çok önemlidir. Katılanlar, Sayın Kılıçdaroğlu'nun derin açıklamalarıyla aydınlanırlar, örneğin "Türkiye'de yabancı devletlerin büyükelçilikleri vardır" benzeri müthiş ifşaatıyla ufuklarını genişletirler. Bu toplantıların diğer ve aslında en önemli özelliği de, ara sıra Mustafa Kemal Atatürk'ün de katılması ve Sayın Kılıçdaroğlu'nun konuşmalarını alkışlamasıdır! Vallahi de gözümle gördüm, en ön sırada oturuyordu... Atatürk başka hiçbir partinin grup toplantısına gitmiyor, dikkat isterim. Bayan Nazlıaka da gitmiş, bir "Atatürk kızı" olarak CHP grup toplantısında Atatürk'ün oturduğu yere, en ön sıraya oturmuş.
Olay çıkmış. Kriz büyüyormuş... Muhalif basın öyle diyor.
Derhal bir "kriz masası" kurmaları gerekirdi. Bakanlıklarda ve televizyonların haber merkezlerinde o masalardan vardır, ödünç alabilirler. Bulamazlarsa kendileri de üretebilirler, masif meşe... O mahfillerde odun boldur. Bayan Nazlıaka'nın "kendisini Bayan Zeynep Altıok'un meclisteki odasından Atatürkportresini kaldırttığını söylemekle suçladığı söylenen" (ay biraz dolambaçlı bir cümle oldu) Bay Necati Yılmaz, bayanın grup toplantısına katılmasına şiddetli tepki göstermiş. Parti içinde daha başka bozulanlar da varmış.
Öyle ya, parti üyesi değilse partinin toplantısında ne işi var? Ben gidiyor muyum? Bu gelişme partide yeni bir tartışma başlatmış, muhalif basın öyle diyor. Gözbebeğimiz, cumhuriyetimizin banisi Cumhuriyet Halk Partisi'nin bu gibi kısır tartışmalardan artık kendini sıyırması ve "meleklerin cinsiyeti" gibi çok daha derin ve anlamlı tartışmalara yönelmesi en büyük dileğimizdir. Bu konuda en büyük görev de Türk gençliğine, pardon, meclis grubu toplantılarında bir güneş gibi parlayan Sayın Kılıçdaroğlu'na düşmektedir. Umarız "Suriye'ye barışı getireceğim" benzeri kapsamlı açıklamalarıyla bizi aydınlatır. Bu konuda, "AKP iktidar olamayacağını anlamıştır" gibi isabetli saptamalarıyla ünlü CHP grup başkanvekili Sayın Levent Gök de kendisine yardımcı olabilir.

Engin Ardıç/Sabah

  • 2
  • 14
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…

Amerikalı savcının Zarrab'ı gözaltına aldırması birkaç açıdan ibret verici. Uzun vadede en önemlisi, her an karşı karşıya olduğumuz- olabileceğimiz yolsuzluk iddialarıyla değil, hukuk-siyaset ilişkisiyle ilgili. Yapılan, şüphesiz, hukukî görünümlü siyasî bir hamle. Savcı zaten idarenin şemsiyesi altında. Şüphesiz, bu tür adımlar atan tek ülke ABD'dir demek saçma olur. Türkiye dâhil her ülkede bunun örnekleriyle karşılaşmak mümkün. Ancak, ABD bu bakımdan en cüretkâr olan güç. Bu bize, hukukun siyasetten tamamen arınabileceği iddiasının doğru olmadığını gösteriyor. Hukuk siyasetle iç içe ve kimi durumlarda siyasetin aracı. Naif hukukçular ve felsefeciler dünyanın ilkeler üzerinde durduğunu-döndüğünü veya öyle olması gerektiğini zannededursun, gerçek dünyada beşerî ve kurumsal aktörlerin belli katmanları hem ulusal hem uluslararası ölçekte menfaat ilişkileri ve güç kavgaları tarafından şekillendiriliyor. Zarrab'a yönelik suçlamaların çoğu, insanlık tarihinin derinliklerinden gelen evrensel hukukun kurallarıyla suç kabul edilen şeyler değil. Baskın bir gücün, yani ABD'nin konjonktürel pozisyonuna ve tercihlerine dayanan keyfî takdiriyle suç ilân ettiği ekonomik faaliyetler.

ABD'nin Zarrab'a yönelttiği suçlamalar siyasetin hukuku nasıl kullandığını açıkça sergiliyor. Suçlamalar esas itibariyle ABD'nin ambargo uyguladığı İran ile ticaret yapılmasına, böylece ambargonun delinmesine ve 'Amerikan menfaatlerine zarar verilmesine' ilişkin. Demek ki dünyadaki herkes Amerikan menfaatlerine zarar vermemekle mükellef! Amerikan menfaatlerini ABD belirlediğine göre global –hatta bazen yerel- ölçekte ekonomik faaliyet yürüten herkes ve her şirket bir gün bu tür suçlamalarla karşılaşabilir. ABD liberal demokrat bir ülke, bu yüzden baskıcı ülkelere karşı tedbir alabilir, ambargo uygulayabilir açıklaması hiç de ikna edici görünmüyor. Zira ABD bu bakımdan tutarlı bir sicile sahip değil. Yıllarca G. Kore'deki diktatörlükle işbirliği yaptı. Dünyanın en kötü diktatörlüklerinden biri olan S. Arabistan hâlâ ABD'nin en iyi müttefiklerinden. Mısır'daki Sisi darbesi ABD tarafından desteklendi.

Zarrab'ın İran'la ticaret üzerinden geliştirilen suçlamalarla gözaltına alınması Türkiye'deki 17/25 Aralık operasyonlarının mahiyetine de ışık tutuyor. 17/25 Aralık seçilmiş hükümete karşı bürokratik darbe teşebbüsüydü. Hukuk bürokratları atakta başrolü oynadı. Her şey merkezi ABD'de olan bir yapılanma tarafından tezgâhlandı. ABD'nin izni, onayı olmadan böyle bir işe girişilemezdi. Bu darbe teşebbüsüne kılıf ve meşruiyet aracı olması amacıyla bir paket hazırlandı. Paketin en önemli parçalarından biri Halk Bankası'na yönelik, İran ile ticareti kesmeyi amaçlayan operasyondu. Artık 17/25 Aralık'ın ABD güdümlü bir darbe teşebbüsü olduğundan daha eminiz. Diğer taraftan olayda tuhaf noktalar ve olay hakkında ilginç bazı iddialar da var. Zarrab'ın göz göre göre Miami'ye gitmesi bir bakıma ABD'ye teslim olması anlamına geliyor. Bu sanki bir anlaşmanın sonucu gibi. Anlaşma Zarrab ile ABD yönetimi arasında da ülkeler arasında da yapılmış olabilir. Zarrab'ın söyleyecekleri ve göreceği muamele Türkiye'de iç politika malzemesi hâline gelebilir. ABD Türkiye'nin bazı taleplerine uyması için Zarrab'ın açıklamalarını veya açıklamaları olduğu iddia edilecek şeyleri koz olarak kullanmaya kalkışabilir.

Atilla Yayla/Yeni Yüzyıl

  • 3
  • 14
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…

Batı'ya dair hayal kırıklıkları, kırgınlıklar, isyanlar birbirini izliyor... "Ama Ankara'da bomba patlayınca böyle davranmamıştınız..." "Hani terör terördü, hani kimden geldiğine bakmaksızın lanetlenmeliydi..."Farkındasınızdır, yakınma listemiz gitgide uzuyor. Geçen gün bu çerçevede "Türkiye dersi" başlığı altında yazdıklarımı hatırlarsınız. Bir de "dünya dersi" var işte! Dünyayı öğreniyoruz. Evrensel değerler üzerine kurulu bir dünya algısının safsata olduğunu ağır ağır ve canımız fena halde sıkılarak öğreniyoruz.

"Evrensel değerler"in dünyaya değer vermediğini... "Evrensel insan hakları"nın herkesi insan saymadığını... Evrenselciliğin "evren"inin nihayetinde Batı'dan ibaret olduğunu görüp anlamak paha biçilmez bir tecrübe.
Globalizm (küreselcilik) denilen şey de pek farklı bir olgu değil. Aynı cep telefonunu kullanıyoruz, üç aşağı beş yukarı aynı tv dizilerini izliyoruz diye hepimiz aynı insanız sanıyoruz ve yanılıyoruz.
Küre mi demiştiniz? Bildiğimiz yerküre değil o! Batı'nın elinin ve zihninin yeniden şekillendirip "dümdüz" ettiği bir coğrafya!

Biliyoruz, evrenselcilik, küreselcilik denilen şeyler gerçekleşmekte olan bir dünyanın tasavvuru olarak allanıp pullanarak sunuluyorlar. Oysa olup bitenleri soyup çıplak hallerine baktığınızda neo-kolonyalizmden başka bir şey görünmüyor. Tabii ki şık, keyifli, sarhoş edici tasavvurlar bunlar. Kendisine inananları ödüllendiriyorlar; böylece Batılı muamelesi görüyorsunuz, bol bol sırtınız sıvazlanıyor.
Ama o değerler ve normlar Batı'yı hiç bağlamıyormuş, ne gam! Gerçekten de bir düşünün... Bombaların ardından Belçika gibi önlemler alıp ülkeyi dışarıya kapatsaydık, haberleşmeyi onlar gibi iptal etseydik mesela neler olurdu... Totaliterliğimizden başlar, ilkelliğimize kadar giderlerdi. Püf noktası burası: Neden? Neden biz yapınca yanlış, onlar yapınca doğru sayılıyor?

Haşmet Babaoğlu/Sabah

  • 4
  • 14
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…

Zarrab olayını en çok takip eden gazeteci Tolga Tanış bile birçok konuda yalan yanlış bilgi veriyor okurlarına. Nasılsa yalan yazmanın Türkiye'de bedeli yok. Daha doğrusu hiç kimsenin hakikatleri anlamak diye bir derdi yok. Bu ülkede herkes iktidar savaşı veriyor ve gazetecilik de iktidar kavgasının vasıtasından ibaret. Can Dündar'ından Fatih Portakal'ına hepsinin derdi Tayyip Erdoğan'ın ABD tarafından indirilmesi ve hapse atılması. Akif Beki gibi hayatını ve servetini Erdoğan'a borçlu bir adam bile dün sinsice Erdoğan nefretini sergiliyor yazısının son cümlesiyle.İktidar kavgası veriyor ve kelle almak istiyorsanız o zaman kelleniz alındığında da onurluca kabul edeceksiniz ve ağlamayacaksınız. Çünkü savaş yapmak demek ya kelle almak ya da kelle vermektir. Haa eğer gerçek gazetecilik yapıp tam olarak hakikati anlamaya çalışıyorsanız komünist de olsanız büyük saygım vardır. Siyasi ideolojisini gazeteciliğe karıştırmayıp hakikat savaşı veren gazeteciler varsa onlara gerçekleri anlatayım. Her şeyden önce binlerce kez yanlış yazıldığı gibi Zencani ve Zarrab ortak değil nerdeyse düşman. Türk devlet kayıtlarına göre bu iki isim hep birbiri aleyhine konuşmuş ve iş ortaklıkları yok. Öte yandan bu ülkenin büyük harfle DEVLET kurumu İran devletini Zencani'nin İran paralarını iç ettiği hakkında çok uyarmış...

Dahası Zarrab'ın da Zencani hakkında İranlı yetkilileri uyardığı kayıtlara geçmiş. Görmediği Kabataş görüntülerine şahitlik eden İsmet Berkan'ın bir kez daha uydurduğu gibi İran devletinin paralarını kontrol eden Zarrab değil Zencani. Zarrab ve ailesi Türkiye ile ticaret yapan İran şirketlerinin parasını kontrol ediyor. İran'dan aldığımız petrol ve doğalgazın paralarına ulaşma hakkı Zencani'ye aitti. Zarrab'ın doğalgaz ve petrol paraları ile alakası yok. Zarrab temelde özel sektörden özel sektöre olan ticaret ilişkisinin organizatörüydü. ABD'nin koyduğu aptal ve haksız bir ambargo yüzünden tüm bu ilişki ağları oluşmak zorundaydı ve Zarrab'dan önce de Bunge ve Cargill adında iki Amerikan şirketi İran ile diğer ülkelerin ticaretini sağlıyordu. Mesela Tahran pazarları Amerikan malları ile dolu. Tüm bu mallar informel bir ağla Bunge ve Cargill firmaları aracılığıyla İran pazarına sokuluyor. Bizim Koç Holding de ambargo kalkana kadar bu informel ağ ile İran'a mal satıyordu. Oysa İran'a mal satışı yasadışıydı. Tahran'da satışa sunulan binlerce Beko markalı ürünün ticareti Bunge ve Cargill gibi aracılarla yapıldı. Birçok Türk markası da iki Amerikan firması yerine Zarrab aracılığıyla İran pazarına mallarını sundular. Elbette informel ticaretin olduğu yerde suistimallerin olması da kaçınılmazdır. Bunların önüne geçmek kolay değildir.

Şimdi bu salak ambargo kalktı ve ticaret adam gibi yapılabilecek. Fakat tuhaf şekilde 3 ay önce ambargo yokken Zarrab'a soruşturma açılıyor. Ambargo varken açılan bir soruşturma yok. Ambargo varken defalarca Zarrab ABD'ye gidip geliyor ve hiçbir soruşturma yok. Geçen hafta İngiltere'de olmasına rağmen tutuklama olmuyor. Tam bir tuhaflık manzarası var... Tolga Tanış esasen bu ambarbo saçmalığıyla oluşmak zorunda olan karmaşayı biliyor ve kitabında da ABD'yi bu ambargo sebebiyle suçluyor. Tanış o noktada doğru yazıyor ama ABD'nin Bunge ve Cargill firmalarının senelerdir Zarrab ile aynı işi yaptığı ve Amerikan hukuku tarafından ısrarla korunduğu gerçeğini yazamıyor. Zarrab'ın bunlardan tek farkı Türkiye bankaları aracılığıyla ve para Türkiye'de kalacak şekilde bu ticareti yapması. Dedim ya kimsenin derdi gazetecilik ve gerçekleri aramak değil. Her türlü iktidar savaşında gazetecilik de araçsallaşmış durumda. Bugünü anlamak için benim 27 Temmuz 2015'te yazdıklarımı okuyun..

Cem Küçük/Star

  • 5
  • 14
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…

İddianamede Sarraf'a yöneltilen suçlamalar, "Birleşik Devletleri dolandırmak, UluslararasıAcil Ekonomik Güçler Yasasını ihlal etmek, banka dolandırıcılığı yapmak ve kara para aklamak" olarak geçiyor. Sarraf hakkında 75 yıla kadar hapis cezası isteniyor. İddianamede, Sarraf dışında, iki ismin daha direkt suçlandığını görüyoruz. Bunlardan ikisi de Sarraf'ın İran'da iş yaptığı kişiler ve İran vatandaşı olan Kamelya Cemşidi ve Hüseyin Necefzade. İddianameye konu olan suçlar da Sarraf'ın İran bankası Mellat ve Birleşik Arap Emirlikleri'ndeki özel şirketlerle yaptığı para transferleri hakkında.
Peki Sarraf tam olarak ne ile suçlanıyor? ABD, 'İran devrimi'nden bu yana, bu ülkeye yönelik kıstasları değişen ekonomik ambargo uyguladı. Buna göre, ABD'nin dış politikasına ve millî güvenliğine tehdit teşkil eden ülkelerin ekonomik yaptırımlarla zayıflatılması ve tecrit edilmesi öngörülüyor. Obama döneminde İran'la başlatılan ve nihayete eren nükleer anlaşma sayesinde şu anda bu davayı da ilgilendiren transferleri içeren İran'a yönelik yaptırımların kalkmış olduğunu ama bu tarihten önce gerçekleşenlerden dolayı yargılama yapıldığını not düşelim. Hülasa, Sarraf, İran'ın lehine olacak şekilde ABD'nin ambargosunu delmiş. ABD savcısı, kendi ülkesinin çıkarıyla çeliştiği için Sarraf'ı yargılamaya karar vermiş. Ama coşan bizim anti-emperyalist solcular ve 'neo-İrancı' laiklerimiz oluyor nedense. Paraleller zaten işin kaçınılmaz bonusu.
Haberin ulaşmasıyla, Hürriyet gazetesinin de 17-25 Aralık darbe sürecindeki fabrika ayarlarına döndüğünü görüyoruz. Çünkü yayımlanan haberlerinde ısrarla iddianamedeki gizli kod adlı isimlerden, sanki Türk devlet yetkilileri olabilirmiş gibi bahsedilse de, bu kod adların hepsinin yanında o kişilerin çalıştıkları özel finans şirketlerinin yazdığı görülüyor. Yani Hürriyet yine en iyi bildiği iş olan manipülasyonu sürdürüyor.
Ancak ülke ekonomisi ABD tarafından çökertilse göbek atacak vatansız tayfaya kötü bir haberim var: İddianamede Türkiye Cumhuriyeti'ni töhmet altında bırakan bir cümle yok. Türkiye zaten pek çok alanda Birleşmiş Milletler'in yaptırımlarını tanıyan ama ABD'nin İran'a yönelik ambargosunu önemli ölçüde tanımayan ülkelerden biri. Dolayısıyla hukuken Türkiye devletini zora sokacak bir mesele görünmüyor. En ilginci, 17 Aralık darbe girişimine karşı çıktığı için kıymet verdiğimiz isimlerin, bugün ABD'deki bazı mahfiller Sarraf üzerinden 17 Aralık'ın tekrarını yapabilir diye teslim olmamızı telkin etmesidir. Esas onlara dikkat edin derim.

Hilal Kaplan/Sabah

  • 6
  • 14
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…

…Ne var ki, Cemaat'in TSK'ya darbe yaptıracak gücünün olmadığını anlamaları çok sürmedi. TSK'nın darbe yapmaya hiç mi hiç niyeti yoktu. Fakat darbe heyecanının sönmeye yüz tuttuğu bir anda 'müjdeli' haber ABD'den geldi; Reza Zarrab, ABD'ye girişinde tutuklanmıştı. Gönül isterdi ki tanklı-toplu bir darbe yaşansın, içlerindeki nefreti doya doya, bütün şiddetiyle yansıtabilsinler! Ama şimdilik daha sofistike olanıyla yetinmek zorunda kaldılar.
Zarrab haberi, muhalefetin içindeki darbe isteğini yeniden kabarttı. İçeriden olmuyorsa varsın dışarıdan olsun; Türk savcılar yapamıyorsa bırakın Amerikalı savcı yapsın; ne fark eder ki? Erdoğan'ı devireceği umuduyla sarılmadıkları yılan kalmadı. 17-25 Aralık'ta Fetullah Gülen ve Kemal Kılıçdaroğlu müdürlüğündeki CHP'ye, 7 Haziran'da terörün eşbaşkanlarına, 1 Temmuz'dan sonra Kandil'e sarıldılar. Erdoğan ve AK Parti'ye kim darbe vurmaya kalksa tereddüt etmeden ona sarıldılar. Öyle ki –biraz tereddüt ettikten sonra- PKK ve DAEŞ'in patlattığı canlı bombalara da sarıldılar. Kim bilir, canlı bombadan medet umarken akıllarından "Kimse deviremedi, hükümet belki bu canlı bombalardan sonra düşer" diye geçiriyorlardı.
Bu süreçte CHP ve HDP, savaş çıksa İran ve Rusya saflarında yer alacaklarını açıktan ilan etti. Demirtaş ise koşar adımlarla Moskova'ya gidip Türkiye ile savaşması için örgüte silah istedi. Darbe simsarları kaç gündür heyecanla Zarrab davası üzerinden ABD'nin Erdoğan'a neler neler yapacağını anlatıyor! Bu simsarlara göre Erdoğan'ın karizması çizilmekle kalmayacak, koltuğu da gidecek! Vatanını terk ederek yurtdışına kaçan polis ve savcıların yarım bıraktığı işi Amerikan savcı tamamlayacak! İnanmayan AK Parti'nin fahri danışmanına sorsun; yoksa o bile elinde Zarrab sopasıyla dolaşıp, danışmanlığını yaptığı partiye; "Efelenmeyi bırakın, dünyanın büyük güçleriyle anlaşın, Kürt meselesini onların istediği gibi çözün, akıllı olun, yoksa..." diye devam eden cümleler kurar mıydı?
Doğan medyası her zamanki gibi, darbenin amiral gemisi. Komplolu, darbeli, hileli, hurdalı bir işe kayıtsız kalamıyorlar; tövbelerini unutup yine darbe tellallığı yapıyorlar. Varsın darbelerden medet ummaya devam etsinler. Varsın kendi ülkelerini hizaya getirmesi için yabancı bir ülkenin savcısına umut bağlasınlar. AK Parti, milletten umudunu kesmesin yeter. Millet bu darbe simsarları karşısında; AK Parti'nin, TSK'nın, Erdoğan'ın ve devletin siyasi aklının; gerek hukuk yoluyla, gerek eldeki teknik askeri imkanlarla, hiçbir ayrım gözetmeksizin bütün vatandaşların yaşam, refah ve güvenliğini temin için çalıştığına inanıyor. Türkiye üzerinde ameliyat yapmak isteyen dünya sisteminin ve içerideki işbirlikçilerin tuzaklarını bozacak olan işte bu inançtır.

Kurtuluş Tayiz/Akşam

  • 7
  • 14
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…

Son dönemde yükselen toplumsal kutuplaşmayı kimlerin körüklediğini görmek için Ankara ve Brüksel'i sarsan teröre ve Ensar Vakfı'nda yaşanan tacize nasıl yaklaşıldığına bakmak yeterli. Çifte standardın, kutuplaştırıcı dilin tavan yaptığı çok olaylar yaşadık ama son dönemdeki kadarını az gördük. Özellikle de terör konusunda. Şimdi bunun bir benzeri Ensar Vakfı olayında yaşanıyor. Bazı kesimler mal bulmuş mağribi gibi Ensar Vakfı'na ait evlerde çocukların cinsel istismara uğramasını koca bir inanca, düşünce sistemine bağlayacak kadar işin ucunu kaçırmış durumdalar.
Oysa olay çocuklar ve öğretmenlerle ilgili olduğu için çok hassas ve sorunlu bir konu. Bu yüzden olayı yorumlayanların daha sağduyulu bir yaklaşım sergilemesi gerekiyor. Ama ne mümkün, siyasi körleşme öyle bir noktaya varmış ki, dün CNNTürk'te Deniz Zeyrek'in şu sözlerine bile tahammül edilmedi, saldırıya uğradı: "Sapık zihniyet her yere sızabilir. Yani kurumlarda sistematik şekilde böyle yapılıyormuş gibi yaklaşım yerine izleyicilerimiz sağduyulu ve objektif olmalı. Bu sapıklar bu sapıkdüşünce her okula sızabilir, her yere sızabilir." Bunları söylemeyi bile suç sayan siyasi ve sosyal bir kesim var. Artık "Toplum çokkutuplaştı" diyerek de bu kesim görmezden gelinemez. O kesimin içinden herhangi biri, biraz farklı bir yaklaşım sergilediğinde nasıl tepki verildiğini defalarca gördük.
Bu kutuplaştırıcı kesime rağmen, çocukların cinsel istismarı herkesin üzerinde hassasiyetle durması gereken ve sadece bize ait olmayan önemli ve derin bir sorun. Aslında sadece Karaman'da değil, başka yerlerde üstü örtülen, sırra dönüşen nice acılar yaşanıyor. Bunların üzerine gitmek yerine, ne yazık ki Paralel'inden Gezi'cisine,PKK'lısından CHP ve HDP'sine hepsi bu iğrenç meseleyi Ensar Vakfı'na mal etmek,itibarsızlaştırmak için her şeyi yapıyor.
Ensar Vakfı adına konuşan Yasemin Darbaz Karaca da haklı olarak tepki gösteriyor: "Bu işin peşini asla bırakmak niyetinde değiliz. Ancak tüm bunlar olup biterken, vakfımızın 37 yıllık geçmişinin ve tüm hizmetlerinin, sosyal medyadaki dezenformasyon ile bir kalemde silinip atılması, adının rezilce anılması elbette kanımıza dokunuyor."

Mahmut Övür/Sabah