Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…

  • 1
  • 13
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…

Muhalefetin ekonomi yazarları yıllardır Türkiye'nin "battığını" söyler dururlar. Bunların içinde İstanbul sermayesine göbeklerinden bağlı olanlar ara sıra gerçekleri de yazmaktan kendilerini alamazlar, ne de olsa ar damarlarının çatlamadan kalmış bir ucu da vardır. Ar damarı hepten paramparça ya da doğuştan damarsız ve kemiksiz olanlar da, "Fethullah sermayesi" battıkça Türkiye'yi de batırmaya çalışırlar. Gerçek şudur: Türk ekonomisi bütün nankör şartlara rağmen büyümektedir. Ortalama büyüme oranı da her yıl yüzde 4...
Bunu ancak altmışlı yıllarda, o beğenmediğimiz Süleyman Demirel devrinde yakalamıştık. (Devrimci arkadaşlar da "ülkemiz geri kalmış bir sömürgedir" sanarak eylemlerine hız vermişlerdi. Acaba niçin duvara tosladılar, merak eden kaldı mı?) Evet, "konjonktür" çok uygundu, petrol sudan ucuzdu falan filan ama kapitalizm o zamana kadar görmediğimiz ölçüde gelişiyordu. (Yani o dönemde Türkiye'de her şey olurdu da sosyalist devrim olmazdı.) Ellili yıllarda ilk ürkek ve yetersiz adımları atmıştık. Seksenli yıllarda yeni ve köklü bir hamle yaptık, iki binli yıllarda yeni bir hamle daha. Ne hikmetse Türk ekonomisini büyütenler de hep Menderes, Demirel, Özal ve Erdoğan gibi "gerici" liderlerdi canım! Bugün Çin ve Hindistan bizden daha fazla büyümektedir (yüzde 7, hatta 7.5 gibi.) Ama Türkiye de Rusya'yı geçmiş, İsveç'in oranını yakalamıştır. Peki o zaman niçin Avrupa ülkeleri bizden daha ileride? Onlar "zaten" büyük de onun için! Bu işi önceki yüzyılda halletmişlerdi.
Anlı şanlı Fransa, 2013 yılını yüzde 0 büyümeyle kapatmıştı. Geçen sene yüzde 1'i yakaladılar da sevindirik oldular. Krize girmiş bir dünya ekonomisinde Türkiye'nin yüzde 4 ortalamasından aşağı düşmemesi büyük bir başarıdır. Türkiye herşeye rağmen yatırım da yapıyor ve Türkiye'ye, on beş yıl önceki kadar olmasa da, "sıcak para" gelmeye devam ediyor. İşsizlik önemli oranda (yüzde 10 gibi) ama feci durumda da değil (Yunanistan'da yüzde 24.) Üstelik bu göstergede "kayıt dışı ekonomi" görünmüyor, yani işsiz görünen milyonlarca kişi "çaktırmadan" bir işte çalışıyor, aç mezarı yok. (10 bin dolar görünen kişi başına milli gelir de aslında 15 bin dolar civarındadır.) Cari açık yüzde 7.5'ten yüzde 4.5'e inmiş, bu başarı değilse nedir?

Engin Ardıç/Sabah

  • 2
  • 13
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…

MİT TIR'larının durdurulması her medeni ülkede olduğu gibi Türkiye'de de suç, yasadışı baskın görüntülerinin medyaya servis edilmesi suç, bu görüntülerin manşetlere taşınması suç. Basın özgürlüğü muhabbeti ancak o TIR'ların durdurulabileceği ve görüntülerinin servis edilebileceği tartışması kadar meşru. Daha açık bir ifadeyle, meşru değil. Tartışma baştan beri sorunlu. ABD de dâhil olmak üzere birçok ülke azar azar da olsa muhalefete askeri yardım yapıyor. Bunun için kurulan bir Suriye'nin Dostları Çekirdek Grubu var. Yani tartışmanın başından itibaren Türkiye'nin sanki gayrimeşru bir iş yaptığı tezviratını yapanlar ya cahil ya da kötü niyetli. Her devlet gibi Türkiye de TIR'ın içeriğini başta stratejik nedenlerden ötürü ifşa etmek istememiş; gel gelelim FETÖ'nün servis ettiği bilgi ve görüntüler Cumhuriyet gazetesine manşetten girmiş. Yani yabancı bir istihbarat elemanı ülkesine rapor gönderseydi '1000 havan, 1000 top mermisi…' şeklinde başlayan rakamlar verirdi, tıpkı Cumhuriyet gazetesinin haberi gibi.

Tutuklu veya tutuksuz yargılanma tartışmaları bir tarafa (şahsi olarak tutuksuz yargılanabileceklerini düşünüyorum), davanın çekirdeğini 'devlet sırrını ifşa' mı, 'gazetecilik' mi olduğu tartışması oluşturuyor. Yukarıda anlatmaya çalıştığım noktalardan hareketle davanın salt basın özgürlüğüyle alakalı olmadığı anlaşılır. Devletin gizli kalmasını istediği bu bilgi ve görüntüleri yayımlamak, basın özgürlüğü bahanesiyle geçiştirilebilecek kadar basit bir olay değildir. Bu davanın bağlamını ve sanıkların cezasını ise 'devam eden' mahkeme süreci belirleyecektir.

Hal böyleyken yabancı diplomatların mahkemede arzı endam etmesi, yabancı müdahalelere karşı hassas olan her ülke gibi Türkiye'de de eleştiri çekmiştir. Ama sorun bu diplomatların mahkemede hazır bulunmasından ziyade davaya müdahil olma gayretleridir. İngiliz Başkonsolos bir hâkim gibi davanın basın özgürlüğü davası olduğuna karar vermiş, sanıkla dayanışma içerisine girmiş, davanın sonucunun 'Türkiye'nin nasıl bir ülke olmak istediğini belirleyeceği' gibi abuk sabuk bir laf bile etmiştir. Başkonsolos tabii ki amacı açık istihbarat toplamak olan bir diplomat olarak Can Dündar'ın devletin mahremini açık bir istihbarata dönüştürmesinden memnun olmuştur. Zira mevzu bahis İngiltere hükümetinin mahrem kalmasını istediği bir bilgi değildir, o durumda ifşacının başına nelerin gelebileceğini The Guardian veya Wikileaks örneklerinde görebilirsiniz.

Ufuk Ulutaş/Akşam

  • 3
  • 13
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…

Dün Hürriyet'te Genel Yayın Yönetmenleri Sedat Ergin'in köşe yazısı vardı. Şaşırdım. Zira bu Sedat Bey'in göreve geldiğinden beri ya ikinci yazısıydı ya da üç.
O halde olağanüstü bir durum olmalıydı. Baktım, Reza Zerrab'ın yakalandığı haberini nasıl "atlattıklarının" inanılamaz, muhteşem, adeta harikulade öyküsünü anlatmış. Biliyorsunuz, Zerrab'ın gözaltı fotosunun nasıl olup da saniyesinde ve sadece Hürriyet'e fakslandığı merak ediliyordu. Ha bir de grubunun Cemaat'le birlikte bu konuyu Türkiye'nin ilk gündem maddesi haline getirdikleri yönündeki iddialara cevap vermişti Sedat Bey. Ergin özetle "Oğlan bizim, kız bizim, gazete bizim, hangi haberi cilalayacağımızı size mi soracağız" diyor. Haklı.
Kimin, gazetesini ve gazeteciliğini kimin hizmetine vermek zorunda kaldığından kime ne. Ancak yaptığı gazeteciliğin ideal olduğunu söyleyip yayın politikalarını eleştirenleri sanki "Zerrab'ın haberini vermeyin" demişler gibi itham ederse olmaz. Kendi adıma konuşayım. Örneğin ben Zerrab haberinin Cemaat, Doğan grubu ve PKK medyasında verilişini de eleştirdim, ama haberi anında ATV Kahvaltı Haberleri'nde de işledik. Neyse, Aslında Sedat Bey de diğerleri de çok iyi biliyor.
Ahali her şeyin farkında. İşte, tıpkı o muhteşem "Bana yeniden şarkılar söyleten kadın" şarkısına klip çeker gibi tekrar köşesinin başına geçme ihtiyacı duymasının nedeni de bu. Zira insanlar, suçu günahı sevabı ayrı konu, genç bir işadamının cezaevine girişini, üstelik de eşinin ağzından şarkılar eşliğinde haberleştiren sabah ve akşam haberlerini izledi ekranlardan. Bu ülkenin, bu halkın düşmanlarının kininin, nefretinin hangi boyutlarda olduğunu, ABD'li savcılar eliyle darbe beklerken daha ne kadar bel altına da inebileceklerini gördü. Temizleyin temizleyebilirseniz, bunlar unutulmaz.

Melih Altınok/Sabah

  • 4
  • 13
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…

Bize "gazeteciymiş gibi" yapan ama meslekle ilişkisi kurcalandığında sapır sapır dökülecek Can Dündar da, bana o şımarık memur çocuklarını hatırlatıyor. O da mesleğin imtiyazlı çocuğu. Hep kollansın, hep "ayrıcalıklı" bir yerde tutulsun, işlediği cürümlerin hesabı sorulmasın istiyor. Efendim, gazetecilik yargılanıyormuş... Hasan Cemal böyle diyor. Kimse bana Can Dündar'ın gazeteci olduğunu anlatmasın.

Ulusalcısından cemaatçisine, Kemalist'inden Gezi'cisine, Kürtçüsünden Türkçüsüne, İngiltere'sinden Amerika'sına, neredeyse bütün bir "şer cephesi" tarafından kollanan ve "vatan hainliği" türünden küçük (!) yaramazlıkları hoş görülen Can Dündar'ın gazeteci olduğunu, sırf "gazetecilik" cehdiyle o işlere kalkıştığını kimse bana anlatmasın.

Can Dündar gazeteci filan değildir... Gerçekten de "gazetecilik" yapması gereken dönemlerde ortalıktan toz olmuş, değeri şöhretinden küçük bir insandır. Kötü bir insandır üstelik... Bu mesleğe gelmiş en büyük yalancılardan biridir. Casusluk suçundan yargılanıyor. Bence de yargılanmalıdır. Çünkü gerçekten de casusluk yapmıştır, gerçekten de vatana ihanet etmiştir ama hepsinden önce "ahlak"tan yargılanmalıdır. Bir insan, "Polis katliam hazırlığı yapıyor. Annelerinin kucağından çocukları zorla alınıp götürülüyor. Oğlum kayıp, oğlumu bulamıyorum" diyorsa ve bu beyanının asılsız olduğu ortaya çıktığı halde provokasyonlarına devam ediyorsa, özür de dilemiyorsa, o insan yalancıdır ve ahlak suçu işlemiştir.

Bir insan, "Bu silahlar IŞİD'e gidiyor" diye manşet atıyorsa, savcılık soruşturmasında "Elimde o silahların IŞİD'e gittiğine ilişkin bir belge yok. Duyum üzerine o manşeti attım" diye tornistan ediyorsa, özür de dilemiyorsa, o insan yalancıdır ve ahlak suçu işlemiştir. Bir insan, "12 Eylül rejiminin işkencelerine karşı çıkan haberler yaptığım için ödüller aldım" diyorsa, 12 Eylül'de MİT lojmanlarında dolaşan kısa pantolonlu bir ergen olduğu ortaya çıktığı halde bu yalanı biyografisine ekliyorsa, özür de dilemiyorsa, o insan yalancıdır ve ahlak suçu işlemiştir.

Mahkeme ne karar verir bilmem, yalancılara bu toplumda yer olmamalıdır. Hele o insan "gazeteci" maskesi altında bir de darbeye ve teröre destek veriyorsa, ilaveten meslekle ilişkisi kesilmeli, bütün yayın mecralarından tart edilmelidir.

Ahmet Kekeç/Star

  • 5
  • 13
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…

ORC anket şirketinin, 36 ilde 4.176 kişiyle görüşerek yaptığı çalışmaya göre halkın %93.5'i "Teröre destek veren milletvekillerinin dokunulmazlıkları kaldırılmalı mı?" sorusuna 'Evet' demiş. Bu önemli bir rakam zira HDP'ye oy vermiş vatandaşların bir bölümü dahil, halkta kesin bir konsensüs oluştuğunu gösteriyor. Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın, teröre destek veren vekillerin dokunulmazlıkları hakkındaki sözleri ve hatta HDP'nin meşru bir siyasî parti olup olmadığına ilişkin çıkışına rağmen, hükümet farklı bir yol haritası çizerek, fezlekesi olan tüm vekillerin dokunulmazlıklarını dört partinin beraberce kaldırmasını teklif etti. Meclisin yargı ile vekil arasında bir bariyer olmamasını istemek veya 'HDP'lileri mağdur/ kahraman' yapmama düşüncesi gibi argümanlara tam olarak katılmasam da bu önerinin sebeplerini anlayabiliyorum.
Ancak endişelerim de yok değil. Mesela bu kararla, vesayet güçlerinin son sığınağı olduğunu en son Anayasa Mahkemesi'nin Can Dündar kararında gördüğümüz yargıya meclisin işleyişini baltalama gücü de bahşedilmiş olmayacak mı?
Ya da en can yakıcı meselemiz şu an terörle mücadeleyken, 27 kişiyi öldürmüş bir canlı bombanın cenazesine giden ya da PKK'ya silah taşıdığı belgelenen vekille, bir yazara hakaret eden ya da seçim kanununun falanca fıkrasına uymamış bir vekilin eşitlenmesi doğru mu? Bu endişelerimin haksız çıkacağını temenni ederek şunu da sormak zorundayım: Ak Parti'yi temsilen Naci Bostancı ve Ayhan Sefer Üstün'ün son anda HDP ile de görüşmeye gönderilmesi ve Sırrı Süreyya Önder'in bir ceket bile giymeden onları karşıladığı görüntüsünü vermek ne kadar doğruydu? Daha da önemlisi gerekli miydi? Ak Parti, bu düzenlemeyi pekâlâ MHP ve CHP'nin oyları ile de geçirebilirdi.
Anayasa konusundaki Ak Parti- HDP görüşmesi, Önder'in 'Gelirler, kaçak çay içer giderler' demesi sebebiyle, Başbakan'ın haklı bir öfkeyle açıkladığı üzere iptal edilmişti. Son dönemde PKK'nın 65 vatandaşımızı katlettiği iki canlı bombalı saldırısını kınamadığını, HDP'lilerin PKK'lı cenazelerine katılım göstermeye devam ettiği, hendek terörüne açık desteklerinin sürdüğü ve artık Kürt halkının HDP'li vekilleri sokak ortasında azarlayarak kovduğu bir vasatta bu görüşme halka ve güvenlik güçlerine nasıl bir mesaj verdi? Anlamaya çalışıyorum.

Hilal Kaplan/Sabah

  • 6
  • 13
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…

Duyan gelmiş!... İngiltere'nin İstanbul Başkonsolosu Leigh Turner.., Fransa'nın İstanbul Başkonsolosu Muriel Domenach.., Hollanda'nın İstanbul Başkonsolosu Robert Schuddeboom.., Ve bazı Avrupalı parlamenterler… İlk duruşmada hazır bulunmuşlar… Selfie çekip paylaşmışlar, 'hepimiz Can'ız, hepimiz Dündar'ız…' tadında mesaj vermeyi de ihmal etmemişler… Sadece yabancılar yoktu tabii!... Türkiye'den de bazı destekçiler vardı orada... Bazı CHP ve HDP'li vekiller, Pensilvanya ekibi, çapulcu takımı..vs, ( Hepiniz oradaydınız yahu!)
'İsterse Türkiye yıkılsın, yeter ki Erdoğan gitsin' kafasını yaşayan bizim kifayetsiz müttefik kuvvetlerin ulusal güvenliği tehdit etmekle, casuslukla suçlanan birini desteklemesini anladık da.., İngiltere, Fransa, Hollanda Başkonsolosları ve AB'li parlamenterlere n'oluyor?...
Ne işiniz vardı lan sizin orda?... Casusluk davasında casuslukla suçlanan birine sahip çıkmak ne?... Elemanını kurtarmaya gelen hanginizdi söyleyin lan!... Yoksa mevzu hepinizi mi ilgilendiriyor?... Size ne bizim mahkemeden?... Burasını müstemleke mi sandınız dallamalar?!...
Bize gelene kadar Assange'ın namusunu kurtarsaydınız ya!... Amerikan Ulusal Güvenlik Ajansı'nın (NSA) eski ajanı Snowden'ın, İngiliz Guardian gazetesi ile işbirliği yaparak son yılların en büyük istihbarat skandallarından birinin belgelerini sızdırdığında n'aptınız, bir deyiverin hele?!...
İngiltere hükümeti Guardian'a 'belgeleri yayınlama' dediğinde, aksi takdirde gazeteye karşı casusluk davası açılması hatta gazetenin kapatılması ihtimali ortaya çıktığında söz konusu CD ve harddiskleri bizzat gazete imha etmişti... Sizde casusluk olan şey bizde neden gazetecilik oluyor bir anlatıverin bakalım?!... Sizin ne işiniz vardı Leigh Turner!... (Leigh diye yazılır, len diye okunur...)
Bizim kifayetsiz muhaliflerin hal-i perişanı ortada... Paralellere bir şey demiyorum... Zira dava casusluk davası... Herifler meslektaş dayanışması sergiliyorlar netekim... Ama ulusalcı Kemalistlere n'oluyor, onu anlamadık...
İstanbul Boğaz'ında İngiliz gemilerini görünce ne demişti Mustafa Kemal? "Geldikleri gibi giderler..."

Hikmet Genç/Yeni Şafak

  • 7
  • 13
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…

Bu operasyonları çekenlerin yapmaya çalıştığı şey, Türkiye'de işlerin kötüye gittiği inancını yaymak. İnsanları, ABD başta olmak üzere uluslararası kamuoyunun Erdoğan iktidarından kurtulmak istediği yalanına inandırmak. Bu şer şebekesi, Türkiye'yi teröre destek veren ülke konumunda göstermek ve Cumhurbaşkanı'nı uluslararası mahkemelerde yargılatmak için elinden geleni yaptı, yapmaya da devam ediyor. Onca zaman "Türkiye DAİŞ'e silah temin etti" diye kara propaganda yürüttüler. Can Dündar'ın ısmarlama proje- haberi üzerinden "Türkiye'nin DAİŞ'e silah gönderdiği" tezi işlendi.
Şimdi de Reza Zarrab'ın tutuklanması üzerinden Türkiye, "kara para aklıyor, Erdoğan da bu sürecin baş aktörü" diye propaganda yapıyorlar. Endişeli AKP'liler, bu tezgâhı ifşa etmek, bu tezgâhı kuranların cezalandırılması için uğraşmak yerine ne yapıyor peki? Hürriyet gazetesi, CHP, paralel devlet yapılanması gibi aktörlerin algı operasyonuna destek veriyor. Bu tutuklanmanın "uluslararası rüşvet operasyonu" gibi pazarlanmasına göz yumuyorlar. Susuyor, "Zarrab'ı savunmak bana düşmez" diyorlar.
Sanki size "Zarrab'ı savunun" diyen var. Ülkenizin çıkarlarını savunun, çekilen operasyonun ifşa edilmesine katkı verin yeter. Cumhurbaşkanına yöneltilen suçlama ve tehditlere karşı bir ses verin yeter. Can Dündar davası gibi kritik bir hususta bile yalpalayan, ülkesinin gerçek çıkarını görmezden gelenlerden ne çok şey bekliyoruz, değil mi? Bu endişeli AKP'liler, karşı karşıya kaldığımız tezgâhları görmüyor olabilirler mi? Söz ve davranışlarıyla, Türkiye düşmanlarına karşı verilen bu haklı mücadeleyi akamete uğrattıklarını bilmiyorlar mı?
Peki ya sizce bu ülkeye siyasi ameliyat yapmaya çalışan şer odakları, endişeli AKP'lilerin varlığına güvenmiyor olabilirler mi? Türkiye, özellikle son 3 yılda çok büyük badireler atlattı. Ve bu süreçte endişeli AKP'liler, kıyıda köşede Erdoğan'ın kişiliği ve vizyonu hakkında dedikodu yapmayı tercih ettiler. Tarih onları kifayetsiz muhterisler olarak yazacak, orası kesin. Ama yine de insan merak ediyor, acaba sağına soluna, altına yahut üstüne başka neler yazacak?

Fahrettin Altun/Sabah