Türkiye'nin en iyi haber sitesi

Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…

  • 1
  • 12
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…

Ankara'daki temaslar vesilesi ile piyasada iki önemli soruya yanıt arandığına tanık oldum... Birincisi ve nedense en önemlisi, "Bu yıl anayasa referandumu yapılır mı?" İkincisi, tahmin edileceği gibi "Merkez Bankası Başkanı kim olur?"

Kulis bilgileri ve özel ortamlardaki en üst düzey siyasal beyanlardan hareket edecek olursak...AK Parti, yeni anayasa yolculuğunda, beklenenden de erken bir tarihte yalnız kaldı. 316 milletvekili, hazırlanacak anayasanın referanduma sunulmasına yetmiyor. 14 milletvekili ile ilgili spekülasyonu ise kimse etik bulmuyor. Buna rağmen bir strateji söz konusu. AK Parti, "Başkanlık sistemini" esas alan anayasa metni yazımına başladı. Önümüzdeki günlerde bir dizi istişare toplantısı da yapılacak. Henüz "Türk tipi başkanlık sistemine" ilişkin ipuçları görünmüyor. Başbakan'ın kafasındaki modelin, daha çok ABD'deki fren-denge mekanizmasına göre kurgulanacağı anlaşılıyor. Özünde "partili cumhurbaşkanlığının" gözetileceği düşünülüyor.
AK Parti, 14 vekil üzerinden transfer imasına bile şiddetle itiraz ediyor. Lakin özgürlükçü, insan onurunu esas alan, temel hakları tahkim eden, devlete karşı bire- yi güçlendiren, egemenliğin kullanımında aracı anayasal organlar mantığını reddeden, başkanlık eksenli bir anayasanın, eğer referanduma sunulabilirse milletten yüzde 55-68 arasında destek alacağı görülüyor. Peki, "anayasa sandığı milletin önüne taşınabilecek mi?" Bu noktada, MHP'nin iç dinamiklerini, mahkemedeki kayyum süreçlerini, olağanüstü kurultay arayışlarını izlemekte, HDP içinde PKK'yı sorgulayan isimlerin çizgisini gözetmekte ve kamuoyunda tartışmaya açılacak anayasa taslağının toplumdan TBMM'ye doğru yaratacağı dalgayı beklemekte fayda var. Türkiye'deki anayasa sürecini; terörle mücadelenin yönü, vatandaşlık tanımı, yerinden yönetim teknikleri gibi içsel, ABD'deki başkanlık seçimleri, AB'nin Türkiye'ye bakışını revize etme niyeti gibi dışsal faktörlerle birlikte okumak gerek.

Okan Müderisoğlu/Sabah

  • 2
  • 12
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…

Zarrab'ı tanımam. Ona yönelik müspet veya menfi kuvvetli bir duygum da yok. Çok varlıklı bir aileden geldiğini, yani İran ile ticarete aracılık etmesinden önce de zengin olduğunu biliyorum. İnsan ticaret yapan bir canlı. Ticaretin insanın bekası ve refahı yanına özgürlüğüne katkısı da açık bir gerçek. Bazı liberal yazarların hayal ettiği gibi serbest ticaret tek başına savaşı önlemenin, barışı tesis etmenin ve korumanın aracı olamaz, ama ticaretin barışa da kültürlerin karşılıklı etkileşimine de katkıları olduğu sabit.

Ticaret bir şahsın, dinin, ülkenin değil insanlığın ürünü. Dolayısıyla, anormal olan ticaretin olması değil önlenmesi. Ticareti engellemeye kalkarsanız insanlar ticaret yapmanın yeni yollarını arar ve bulur. Ayrıca, ticarete engel olmanın çoğu zaman hedefe ulaşmaya yetmediğini de görüyoruz. Ülkelere konan ticarî ambargo iktidar sahiplerine değil sıradan halka zarar veriyor. Meselâ ABD yıllarca Irak'a ambargo uyguladı ve Saddam keyif çatmaya devam ederken Irak'ta çocuk ölümleri tavan yaptı. Rusya'ya uygulanan ambargo Rusya'yı diz getiremediği gibi halkın Putin arkasında kenetlemesine de yol açıyor. Japonların Pearl Harbour baskınının sebebi ABD'nin Japonya'ya uyguladığı ambargoydu. Bu yüzden, ticareti engellemenin uluslararası ilişkilerde araç hâline getirilmesi yanlış. Liberal filozoflar buna daha önce birçok kere işaret etti. Meselâ Bastiat "sınırlardan mallar geçmezse ordular geçer" demişti.

Bu çerçevede ABD'nin İran ile ticareti suç ilân etmesinin insanî hayatın akışına ve doğasına aykırı olduğu kanaatindeyim. ABD'nin bunu yapmaya hakkı olmadığını düşünüyorum. Üstelik ABD'nin bu bakımdan çifte standartlı olduğunu, başka ülkelere yasakladığı şeyleri büyük ABD şirketlerinin yaptığını biliyoruz. Benim derdim Zarrab'a ne olduğu değil, 'ben güçlüyüm, istersem ticarete keyfî sınır getiririm' tavrı.

Atilla Yayla/Yeni Yüzyıl

  • 3
  • 12
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…

ABD'nin önünde çok kritik bir başkanlık seçimi var. Ancak bu seçimden ya da adaylardan bağımsız olarak ABD'nin yeni dönemdeki stratejisinin konturları az çok bellidir. ABD, Pasifik veKafkasya-Ortadoğu-Doğu Avrupa dengesini, her iki tarafı ve bu coğrafyalardaki eksen ülkeleri kontrol ederek, sağlamaya çalışacak. Bir önceki yüzyılda Pasifik'te Japonya kontrol altında, Çinise ayrı kutuptaydı, diğer Asya ülkeleri ise zaten yok hükmünde sayılıyordu. Ama şimdi Japonya, tıpkı Türkiye gibi, "bağımsız" karar alma ve siyaset oluşturma yollarını geliştiriyor, Çin ise "başka bir dünyada" Rusya ile rekabet etmiyor, doğrudan ABD'nin "dünyasında" ve ABD ile rekabet ediyor. Bu durumda, Pasifik, en az Kafkasya, Ortadoğu ve Avrupa kadar önemli. ABD, bu iki bölgeyi, aynı anda, aynı oranda askeri ve siyasi olarak kontrol edemez. Bunun ekonomik şartları ilk önce yok. Dolayısıyla, ABD, her iki bölge için "stratejik müttefik" anlayışını yeniden yorumlayarak, kendi mutlak kazanımları ve yararı dışında da karşısındaki ülkelerin çıkarlarını ve kazanımlarını hesap etmek zorundadır.
Bu gerçeği hâlâ görmeyen ve kendisini bir önceki yüzyılda zanneden neocon tarafı, bu kontrol meselesinin eskisi gibi darbe-vesayet zinciriyle olacağını sanıyor. Ama o eski çamlar bardak oldu, Pasifik'te nasıl yeni bir Çin varsa, Doğu Avrupa, Ortadoğu ve Kafkasya için de yeni bir Türkiye var. Öte yandan, Türkiye'de de bu yeni durumu görmeyen siyasi yapılar da neocon tarafına bakıp kendileri için bir çıkış var sanabilirler. Ne kadar yanıldıkları çok yakında bir kez daha anlayacaklar.
Burada yalnız mesela iki temel konuya baktığımızda bile, siyasetin rotasının nasıl çizilmekte olduğunu görürüz. ABD'nin Transatlantik ve Transpasifik ticaret anlaşmaları doğrultusunda yeni ticari paradigma oluşturma çabaları, bizim yukarıda özetlediğimiz yeni stratejinin iki önemli başlığıdır. Buna bağlı olarak, başta Çin çıkışlı yeni İpek Yolu ticari geçişleri ve Türkiye merkezli Güney Enerji Koridoru (Güney Gaz Koridoru) hiç şüphesiz ki yeni bir bölge siyaseti ve diplomasisi üretecektir.
Aslında bu iki konunun birbiriyle iç içe geçtiğini söylemek gerekiyor. Çünkü Türkiye'nin Transatlantik Serbest Ticaret Anlaşması'na (STA) dahil olması, yukarıda sözünü ettiğimiz bölgede, Türkiye üzerinden yürüyen bir ticari entegrasyonu ister istemez doğuracak. Tabii işin şöyle bir "derin" yanı da var; AB ve ABD arasında yapılacak STA'nın da etkinliği için buraya mutlaka Türkiye'nin dahil edilmesi gerekiyor. Çünkü lojistikten ürün standartlarına değin birçok konuda Avrupa'nın üretimini ve bu üretimin ticarileşmesini, Türkiye olmadan, Türkiye limanları kullanılmadan yapmaya kalkmak işi yokuşa sürmekle eşdeğer...
Serbest ticaret anlaşmaları, yalnızca gümrük ve kotalar için tanınan serbestiyet değildir, para-sermaye çevriminin, beşeri-sermaye dolaşımının kolaylaşması, denetim altına alınması ve mal üretimlerinin aynılaşması, standartlaşmasıdır daha çok. Böyle olunca bu süreç, pazarları, ulusal sınırların hukuki, sosyal-kültürel ve ekonomik kısıtlarından çıkartarak bütünleştirir ve bu bütünleşme de bir müddet sonra siyasi tarafa da yansıyarak siyaseti değiştirir. İşte Türkiye, yalnız coğrafi olarak değil, bu alanlardaki bütünlüğü sağlayacak çok önemli dinamikleri, hem tarihsel özellikleri hem de güncel konumu itibarıyla barındırıyor. Dolayısıyla, ABD-AB arasında yapılacak Transatlantik Serbest Ticaret Anlaşması'nın bu iki ekonomik yapıyı da aşan bir küresel ticari bütünlük olacağını varsayarsak, bu, Türkiye olmadan olmaz. İşte bütün bunlardan dolayı, Türkiye-ABD ilişkileri ve Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın, güçlü bir lider olarak, ABD'nin yeni dönemdeki stratejisi için yeri ve önemi yeniden değerlendirilmeli ve bu ziyaretteki temaslara bu perspektiften bakılmalıdır.

Cemil Ertem/Milliyet

  • 4
  • 12
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…

Hürriyet'in Kelebek ekinde o resmi gördüğümde irkildim.. Hangi resim olduğunu söylememe gerek yok sanırım.. Günlerdir medya o resmi tartışıyor.
Ama bence yanlış rayda tartışıyor.. "Bu resim haber mi" diyorlar.. Tartışmaya bile gerek yok.. Evet, haberdir. Ünlülerin özel yaşamları haberdir. Bunu artık öğrenelim. Ünlü olmanın bedelidir bu.. Dünyanın en ciddi gazetelerinde bile ünlülerin özel yaşamını konu edinen, dedi kodu, sosyete, magazin sütunları vardır. Uçuşan bir eteğin altından iç çamaşırlarının görünmesi dünyanın her yerinde haberdir. Annem yaşındaki İngiltere Kraliçesi'nin uçuşan eteğini görmedik mi?.
İngiliz Tahtının varisi prensin eşi Prenses Middleton'un nerdeyse kullandığı iç çamaşırının markasını okumadık mı, dünyayı saran uçuşan etek resimlerinden..
Özet!.. Uçuşan etek haberdir. İlgi çeken haberdir. Dünyanın gelmiş geçmiş en büyük yönetmenlerinden Billy Wilder o "Özel" sahneyi filme niye koydu sanırsınız?.
Bir bölüm "Kadına şiddet" dediler.. "Kadına Şiddet" çağımızın en büyük utançlarından.. Mücadele etmeniz için kadın değil, "İnsan" olmanız yeterli.. Ve de kadına değil sadece her türlü "Şiddet"e karşı olmalı "İnsan!.." Ama, popülizm yapma uğruna, her ama her şeye "Şiddet" derseniz, o zaman deyimin içini boşaltırsınız.. Karısını 52 yerden bıçaklayanın yaptığı şiddet.. Uçuşan bir eteği fotoğraflayanın yaptığı da şiddet!. Bu eşitlikten kim karlı çıkar?. Okurlarım bilirler..
Yıllardır bu tür fotoğraflarla savaşırım.. Gazeteciliğimle değil, vicdanımla savaşırım. Hastane acil kapılarında bekleyen foto muhabirleri vardır. Sedye ile getirilen yarı baygın kadınların resimlerini çekerler. Öyleleri vardır ki, ahbap oldukları hastabakıcılar sayesinde, eteği yırtılmış, ya da sıyrılmış o baygın kadının sedye resmini çekerler ve yayınlanır. Bu yüzden hastabakıcılara rüşvet verenleri öğrendim. Yaralı kadın üstü örtülü gelse bile, örtüyü sıyırıp baygın kadının çıplak bacağını çekerler. İğrençliğe bakar mısınız?.
Suç sadece foto muhabirinde değil tabii.. Ondan öyle resim isteniyor. Çekmezse para yok.. O resimleri isteyen, sayfaya koyan editörlere, yazı işleri müdürlerine ve Genel Yayın Müdürleri'ne seslendim bu köşeden, hem de kaç defa.. Hep ayni soruyu sorarak.. Şimdi de Hürriyet'in Genel Yayın Müdürü Sedat Ergin ve Kelebek Yöneticisi Cengiz Semercioğlu Kardeşlerime soruyorum. "Size gelen o resimde, etekleri beline kadar uçuşan kadın, eşiniz, kız kardeşiniz olsaydı, gene koyar mıydınız?."

Hıncal Uluç/Sabah

  • 5
  • 12
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…
  • 6
  • 12
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…

Ne uğruna heba etti peki yüzyılın ardından ilk kez bu kadar yükselen çözüm imkânını PKK? Kürt nüfusu ve haliyle Kürt sorunu olan bölgedeki dört ülke arasında meselesini sivil siyasi yollarla demokrasi ve hukuk içinde çözmek isteyen tek ülke Türkiye iken hem de. Bir seçim yaptı PKK. Masada söz verdiği halde sınır dışına çıkmadı, silah bırakmadı ve dünya örneklerinin aksine çocukları silahlandırdı, bölgeyi işgale kalktı. Sahte bir yanılsamaya dayanarak ABD ve Rusya'nın, bazı AB ülkelerinin, İran ve Esed'in lojistik ve diplomatik desteğiyle Türkiye'ye saldırıyor. Elbette bunun bir karşılığı olacak.

Böyle bir noktada, meşru egemenlik haklarını kullanan ve vatandaşlarının güvenliğini sağlamak, hak ve özgürlüklerini korumakla yükümlü bir devletin şiddeti siyaset aracı olarak kullanan ve silah bırakmak yerine elindeki silahı muhatabının alnına dayamaya kalkan bir terör örgütü ile konuşmasını beklemek ne rasyoneldir, ne hakkaniyetlidir. Önce o silah inecek. Katil katilliğini bilecek. Cinayeti örtbas etmek isteyenler, masaya değil ancak davaya "cinayet ortağı" olarak dahil edilecek. Birleşik Krallığa bağlı Kuzey İrlanda'da ve İrlanda Cumhuriyeti'nde IRA sürecinde yer almış isimlerle görüştüğümüzde bu gerçek daha da pekişiyor.

Dublin ve Belfast'ta dinlediğimiz IRA mensuplarının, eski mahkumların hepsi aynı şeyi anlattı: "Fikirlerimizle siyaseti etkileyebilme imkanı doğduğunda ve görüşmeler başladığında silah artık anlamını kaybetmişti. İnsanımıza zarar vermeyi istemiyorduk. Bir silah ya da bomba patladığında ne İngiltere'ye ne IRA'ya bir şey olmuyordu. Ama insanlar ölüyordu. Bunu değil konuşmayı seçtik ve kendimizi barış dönemine hazırladık. Çocuklarının böyle yaşamasını kim ister ki?" PKK-HDP hattı ise tersini yaptı. Kendilerini, çocukları, gençleri barışa hazırlamak terine YDGH'yı kurup çocukların eline silah verdi.

Barış fikrinin/idealinin araçsallaştırıldığı bir durumu yaşıyoruz Türkiye'de. İlan ettiği üzere PKK'nın hedefi doğrudan Erdoğan. "Seni başkan yaptırmayacağız" mottosuyla seçime giden HDP'yi anmaya gerek yok burada. Netice de sahibinin sesi konumunda. Ama CHP'yi analım. PKK'dan gelen işbirliği tekliflerine bu kadar açık olması bile büyük bir utanç vesilesi olmalı "TC'nin kurucu partisi" için. Velhasıl -silah bıraktığı değil terör yaptığı bir dönemde- PKK, iktidar partisiyle, seçilmiş yetkilendirilmiş Cumhurbaşkanı Erdoğan'la rekabet etmek için Türkiye ana muhalefet partisine çağrı yapıyor. Bu da IRA sürecinde olmayan bir durum. Hayırlı Cuma / Good Friday'a giden süreçte muhalefet IRA'nın değil hükümetin ve Tony Blair'in yanındaydı çünkü.

Sevil Nuriyeva/Star

  • 7
  • 12
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…

Bu iddiayı, El Cezire Türk'ün yazarı, finansal güvenlik stratejisti Selva Tor'un, birkaç gün önce "Büyük resmin küçük adamı: Sarraf" başlıklı analizi çok daha net ortaya koyuyor. 17 Aralık'ın daha iyi anlaşılması için bu analizde yer alan tespitlerin bilinmesinde yarar var. Tor'a göre, ABD-Türkiye ilişkilerindeki gerilim 2008'deki finansal krizden sonra Çin Merkez Bankası başkanının, Batıcı parasal sistemi sorgulayan yazısıyla başladı. O yazıdan sonra "Çin borsasında milyarlarca doların buharlaşmasına neden olan satış baskısı" gelmiş ve Çin, bu önerisinden bir süre daha vazgeçmek zorunda kalmıştı. Ancak bu durum, "doların hegemonyal gücünün dayandığı uluslararası ödemeler sisteminden, yaklaşık 100 milyar dolar olduğu tahmin edilen bir gedik açılması"nı engelleyememişti. Peki, neden? 17 Aralık'ın sırrı da bu cevapta saklıydı:
"Bu gediğin sebebi, yükselen Çin değil, bölgesinde yükselen bir güç olma iddiasını en azından 2010'da koruyan Türkiye'ydi. Bu gedik, Türkiye'nin İran'ın petrol ve doğalgaz alacaklarını ABD'nin parasal güç alanı dışına çıkarak by-pass etmesiyle oluştu."
İşte Türkiye'ye karşı, kuşatma hareketi de o tarihten sonra başladı. Sadece ekonomik değil, siyasi sinir uçları da harekete geçirtildi. Gezi, Çözüm Süreci'nin sabote edilmesi, Suriye meselesinin kilitlenmesi birbirini izledi. ABD özellikle ekonomik alanda açık tavır koydu. Önce BM'yi sonra da ABD Senatosu'nu devreye soktu. İran petrol gelirlerini ve her türlü finansal işlemi "kara para aklama" olarak tanımladı. Türkiye dahil birçok ülkeye heyetler göndererek uyardı. Onlardan ikisi, ABD Hazine Bakanlığı'na bağlı Terörün Finansmanı ve Finansal Suçlardan sorumlu Bakan Yardımcısı Daniel Glaser ve yeni müsteşar David Cohen 2010'da Türkiye'ye gelip "Türk bankalarının üst düzey temsilcilerini İran bankaları ile çalışmamaları konusunda" uyardı.
O uyarıya cevap dönemin Devlet Bakanı Zafer Çağlayan'dan gelmişti: "ABD'nin yayınladığı ambargo kararı var. Her türlü finansman hareketine yasak getiren bir düzenleme. Bizi sadece BM'nin kararı bağlar. ABD'ninki değil. ... bankaların cesaretli olması lazım."
Kavgayı şu tablo özetliyor: "İki ülkenin 2002'de sadece 1 milyar dolar olan ticaret hacmi 2010'da 11 milyar dolara çıkmıştı. Beş yıl içinde 30-35 milyar dolara çıkması öngörülüyordu."
ABD'nin derdi de işte bunu engellemekti. Çünkü aynı dönemde Hindistan da petrol paralarını Halkbank üzerinden göndermeye başlamıştı. Bu devam etse Türkiye durdurulamazdı. Gülen Cemaati'nin aynı tarihlerde böceklerle, kameralarla niye hareketegeçtiği şimdi daha iyi anlaşılmıyor mu?

Mahmut Övür/Sabah