Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…

  • 1
  • 12
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…

Bir HDP milletvekili, Burcu Çelik Özkan, meclis kürsüsüne çıkmış, kırk dört yıl önce, 30 Mart 1972'de öldürülen Mahir Çayan ve arkadaşlarını anmış. "Hayatlarını kaybeden on yoldaşımız" demiş. Saygıyla ananlara sonra AKP milletvekili Ayşe Nur Bahçekapılı da eklenmiş. (Bu hanımlar niçin hep böyle üç isimli yahu, Emine Ülker Tarhan ya da Catherine Zeta Jones gibi?)
Olabilir. Mahir Çayan da saygıyla anılabilir Abdullah Çatlı da, memlekette demokrasi var. İsteyen Kamboçya lideri Pol Pot'u da saygıyla anabilir, gözlüklü gördüğü herkesi entel diye öldürtüyordu... Cem Yılmaz'ın dediği gibi, isteyen maymuna, isteyen krem peynire bile tapabilir ayrıca. Bize kalsa, Deniz Gezmiş'i daha bir saygıyla anardık ama Mahir Çayan'ı pek o kadar saygıyla anmazdık.
Deniz ne kadar sempatikse, Mahir de bir o kadar antipatikti. Bu hanımlardan biri Çayan'ı komünist olduğu için, öteki faşistler tarafından öldürüldüğü için anıyor, arada "nüans farkı" var, olabilir. Lakin, HDP'linin lafının arkası çok ilginç: "Geçen bunca yıla rağmen onların verdiği mücadele hâlâ sürüyor" demiş. Biz tarihte kaldığını sanıyorduk. Gerçi Kandil Dağı taraflarında bir mücadele sürüyor ama... Demek ki bunlar, yirmi birinci yüzyılın ilk yarısında "komünist bir Kürt devleti" kurabileceklerine ciddi ciddi inanıyorlar...
Amerika'nın, ya da Avrupa'nın, ya da Rusya'nın, ya da İran'ın, ya da İsrail'in, ya da şunun bunun, petrol bölgesinde komünizme izin vereceğini ciddi ciddi umuyorlar... Mücadele günümüzde de sürüyormuş. Demek ki Sovyetler Birliği yıkılmamış. Dünya değişmemiş. Küba bile Amerika'yla barışmamış. "Tam bağımsız ve gerçekten demokratik" ha, Mahir Çayan ve daha başka birçok "genç ölünün" istediği gibi? Onların yaptığı gibi NATO'da görevli teknisyenleri falan da kaçıracak mısınız, yoksa yalnızca Türk askerini ve Türk polisini öldürmekle mi yetineceksiniz?
Yani sizce "yöresel lezzetler" mi eylem biçiminiz? "Milli demokratik devrim" ha? Yani devrim yapıp iktidarı "milli burjuvaya" vereceksiniz, onlar da aptal oldukları için sonra size devredecekler... Ne yani, Lenin'in iktidarda çuvalladığı zaman yumurtladığı NEP gibi bir şey mi uygulayacaksınız? (Novaya ekonomiçeskaya politika, yeni iktisat politikası.)
Bir çeşit devlet kapitalizmi yani. İyi ama Kemalistler bunun daniskasını zaten yapmışlardı be Burcu Hanım! Peki, "Mahir- Hüseyin- Ulaş" üçlüsünün yaptığı gibi İsrail konsolosunu kaçırıp sonra öldürecek misiniz? (Bak, Yüzbaşı İlyas'ı hiç karıştırmıyorum.) Ama sonra İsrail sizin devlet kurmanıza izin vermeyebilir ha... Kuracağınız devlet herhalde NATO'ya da karşı olacaktır. Bu ülkede "NATO'dan çıkalım" diyen hemen herkes erken öldü. Sağ kalarak kurtulmanın yolunu da en iyi sizin samanlık güzeli Ertuğrul bilir, parti grubunda yakala da soruver.

Engin Ardıç/Sabah

  • 2
  • 12
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…

Türkiye-ABD ilişkileri balayı dönemini yaşamıyor, bunu bilmek için dış politika analisti olmaya gerek yok. Fakat krizlere sahip olsa da müştereklerle ilerleyen bir ilişki var ki bu da etrafımızda devam eden çatışmaları ve Obama yönetiminin sorumsuz ve yansıtmacı politikalarını hesaba katarsak an itibarıyla kötü sayılmayacak bir seviyede. Mesela John Kerry'nin emekli olduktan sonra Obama hakkında söyleyeceklerini bekleyin: Göreceksiniz ki şu an Cumhurbaşkanı'nın ABD yönetimine getirdiği eleştirilerden farklı olmayacak. Obama'nın narsist dış politikasından Rusya, İran gibi birkaç ülke dışında kimse memnun değil. Özellikle bizi doğrudan ilgilendiren Suriye, Irak, PKK ve DAİŞ gibi konularda bu narsizmini sürdürmesi de doğal olarak Türkiye ile ABD yönetimi arasında sorunlara sebep oluyor. ABD basınında Obama'nın dış politikasıyla ilgili yazılan çizilenlere, Obama'nın dünyada kendisi dışındaki liderler hakkında neler söylediğine bakın, ciddi meselelerle boğuşan dünya liderlerinin Obama'yla iş yapmasının ne kadar zor olduğunu görürsünüz. Yani sorun Türkiye'de değil, sorun Obama'da.
Benzer şekilde Washington'daki think-tank camiasında AK Parti hükümetinin çok popüler olduğunu söyleyemeyiz. Fakat sizi temin ederim ki Ankara'daki think-tank camiasında da Obama yönetimi hiç popüler değil. Kaldı ki Washington'daki Türkiye çalışanların kendisini ciddi manada güncellemesi gerekiyor. Bana biraz 2000'lerin başında İsrail'de Türkiye çalışanların düşünce kalıplarını andırıyor Washington'un Türkiye algısı. Analizle muhalefet yapmak arasına çizgi çekmekte zorlanan "analistler" çoğunlukta ki bu da onların yazdıklarını "analiz" yapmadığı gibi onların "analizleri" üzerinden Türkiye okuması yapan dış politika çevrelerinin okumalarını da sağlıksız kılıyor.
Kimsenin konuşmadığı fakat bence bu tartışmaların en önemli noktalarından birisi ise FETÖ'nün artık ABD merkezli bir harekete dönüşmesidir. Türkiye'yi artık deplasman olarak gördüklerinden dolayı Cumhurbaşkanı Erdoğan'la kendi vatanları olan ABD'de "hesaplaşmak" istemeleri ve çıkartmayı veya köpürtmeyi umdukları bir krizi kendilerine meşruiyet malzemesi yapmaya çalışmalarıdır. Cumhurbaşkanının ABD'deki görüşme trafiğinin her ayağına ilişkin şayialar ortaya atmak, geziyi bağlamından çıkarmak suretiyle "kendi statları" olarak gördükleri ABD'de skor yapmaya çalışmalarıdır.
Sorun ise Cumhurbaşkanı'nın ABD ziyaretinin beklenilenden daha da iyi gitmesidir. Diğerlerinin yanında Kerry, önde gelen think-tankçilerle ve Yahudi kuruluşlarıyla vs. yapılan görüşmeler, Brookings'te Washington'un etkili isimlerinden Strobe Talbott ve Martin Indyk'nin sunumu ve moderatörlüğündeki toplantı, Maryland'daki külliyenin açılışı ve Emine Hanım'ın SETA DC'nin organizasyonuyla insani meselelere ilişkin yaptığı konuşma, aslında Nükleer Zirve için ABD'de bulunan Türkiye delegasyonunun görüşme trafiğini zaten yeterince kayda değer yapıyor. Kısa bir süre sonra koltuğu bırakacak olan Obama ile görüşmesinin sembolizmi ise trafiğin diğer ayaklarının reel getirilerinden kat be kat daha önemsiz. Sembolizmi aşıp reel getirilere yoğunlaşmalıyız…

Ufuk Ulutaş/Akşam

  • 3
  • 12
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…

F. Gülen'in Türk Silahlı Kuvvetleri'ni ele geçirmeyi ne kadar önemsediğini, 17/25 Aralık öncesi Yalova'ya beni ikna için gelen Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı Başkanı Mustafa Yeşil'den duydum. (Bunu detaylı olarak Kirli Hesaplar Çarşısı kitabımda yazdım.) Bana, asıl hedefin silahlı kuvvetlerde hâkimiyet ve kontrol kurmak olduğunu söyledi. Ben, "hani vakıflar, okullar, yurtlar, üniversiteler, hastaneler, medya, diyalog faaliyetleri ile gönüllere girilecekti" diye itiraz edince, "Onların hepsi kolu korumak için. Kol, silahlı kuvvetler... Hocaefendi diyor ki, bulunduğumuz coğrafyada ayakta kalmamız kolu korumakla, silahlı kuvvetlerde olmakla mümkün..."

F. Gülen, "milletin ferdi kendi devletinin kademelerine girer" dedi ama başka bir şey yaptı. Devlet kademelerinde dürüst, kabiliyetli, millet ve vatan sevgisi ile dopdolu insanların bulunmasını istemenin ötesine geçti. Bu insanların devlet çarkının işleyişi içinde, kanun ve yönetmeliklere bağlı, amirlerinin hukuk içindeki emir ve talimatlarını yerine getiren kimseler olması yerine, talimatlarını Gülen'den alan bir otonom yapı çıktı karşımıza. Abi ya da imam denilen, tek özellikleri Gülen'e körü kürüne bağlı, vicdanını ve iradesini Gülen'e teslim etmiş insanlara zimmetlenen, hipnoz edilmiş kadrolar çıktı karşımıza...

Şimdi amirleri yerine, genel müdür, müsteşar, bakan yerine, Gülen'in talimatları ile hem de devletin en kritik yerlerine bir ajan gibi yerleşen, tayin ve terfilerde söz sahibi olan ve en sonunda da güç zehirlenmesiyle 17/25 Aralık'ta darbeye teşebbüs eden bir Paralel Devlet yapılanması ile karşı karşıyayız.

Bugün, başta Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın ve hükümetin kararlılığı sayesinde Paralel Yapı ile çok ciddi mücadele ediliyor. Gülen, ABD, AB ve Rusya'dan medet umuyor. 17/25 Aralık'ta yapamadığını bir darbe ile yapmayı düşünüyor da olabilir. Son olarak millete "zırva" deyip beddualarını sürdürdüğüne göre bir cinnet hali yaşadığı da belli. Gülen ne yaparsa yapsın kaybetti. Çünkü millet vicdanında kaybetti. Devletimizin nasıl bir ihanetle karşı karşıya olduğunu herkes gördü. Gülen, darbe falan yaptıramaz...

Hüseyin Gülerce/Star

  • 4
  • 12
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…
  • 5
  • 12
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…

Türkiye 2013'te derin bir siyasi altüst oluşa tanık oldu. Uzun yıllar sessizce süren ve 7 Şubat MİT Operasyonu'yla sarsılan AK Parti-Gülen Cemaati ilişkisi 17-25 Aralık darbesiyle koparken, aynı zaman diliminde CHP-Cemaat flörtü başlıyordu. Kamuoyu siyasi şoktaydı. Düne kadar Ergenekon-Balyoz gibi darbe davalarını "F-Tipi tezgâhı" olarak niteleyen CHP, Gülen Cemaati'yle kol kolaydı. AK Parti, Cemaatin "Paralel Yapı" oluşturduğunu, devletin kılcal damarlarına girerek onlarca kumpası kurduğunu fark edip geri dönerken, CHP "düşmanımın düşmanı dostumdur" mantığıyla kumpasçılarla siyasi ittifak yapıyordu. Bu taammüden siyasi ittifaktı.
Bu kirli ittifak en büyük yatırımını 30 Mart 2014 Yerel Seçimleri öncesi yaptı. Akla hayale gelmeyen yalan ve iftiralarla kara bir kampanya yürüttü. Özellikle CHP, 25 Şubat 2014'te dönemin başbakanının ülkeyi terk edeceğini ileri sürecek kadar zıvanadan çıktı ve Meclis kürsüsünü yasadışı dinlemelerle kirletti.
Ama 30 Mart akşamı hepsi derin bir hayal kırıklığı yaşadı. Türkiye toplumu kirli ittifaka izin vermemişti. Aynı şey biraz daha genişletilerek 10 Ağustos 2014 cumhurbaşkanlığı seçiminde yaşandı. O da hayal kırıklığıyla noktalandı ve bir kez daha yenildiler. O yenilgiden sonra ittifaka yeni bir isim daha katıldı: Can Dündar yönetimindeki Cumhuriyet. İlginçtir, sonradan CHP milletvekili olan gazeteci Utku Çakırözer getirildiği Cumhuriyet Genel Yayın Yönetmeliği'nde ancak 3 ay kalabilmiş, İstanbul'a evini taşımasına rağmen hiçbir açıklama yapılmadan apar topar görevden alınarak yerine CanDündar getirilmişti. Bu bal gibi derin bir "cemaat" operasyonuydu.
Böylece CHP- Cemaat- Cumhuriyet ya da Can'lı Cumhuriyet ilişkisi tamamlanıyordu. Can'lı Cumhuriyet diyorum çünkü bu ittifaktan rahatsız olan Cumhuriyetçiler de vardı. Her şey bir yana, cumhuriyetle yaşıt iki kurumun Fethullahçı Terör Örgütü (FETÖ) olarak yargılanan karanlık bir yapıyla, bu kadar açık siyasi ilişki kurması basit bir hesap değildi. Ortada deyim yerindeyse CHP ve Cumhuriyet açısından "siyasi intihar veya siyasi bir dibe vuruş" yaşanıyordu. Bunun daha uç örneklerini de görmeye başladık. Bu yüzden kamuoyu bugüne kadar 3 C ittifakının siyasi boyutuna destek vermedi ve kaygıyla izledi. Şimdi yargı bu ittifakın hukuki boyutunu masaya yatırdı. Oradan ne çıkacağını ise davanın ilerleyen celselerinde göreceğiz.

Mahmut Övür/Sabah

  • 6
  • 12
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…

2013'ün 27 Aralık'ından bu yana köprünün altından çok sular aktı. Birçok tartışma geride bırakıldı. Ama ne Paralel Yapı meselesi, neTürkiye'ye kurulan tuzak mesesi, ne de buna karşı baştaCumhurbaşkanı Erdoğan olmak üzere milletin geliştirdiği büyük direnç meselesi gündemimizden düşmüş görünmüyor. Dün 17/25 darbe teşebbüsü ile Cumhurbaşkanı Erdoğan'ı tasfiye etmeye, milleti diz çöktürmeye niyetlenenler, bugün terörbelası ile aynı şeyi yapmaya çalışıyor. Dahası, içerideki işbirlikçilerinden umudunu yitirmiş olacaklar ki dışarıdan medet umar hale geldiler. Tam da böyle bir dönemde… Cumhurbaşkanı Erdoğan Amerika'nın başkenti Washington'da.
O, TUR uçağına binip yola çıktığında kara propagandayı bir silah olarak kullanan çevrelere inat, bu millet tıpkı 27 Aralık'ta Sakarya'da başlayıp her daim ona sahip çıktığı gibi, bu kez, "We love Erdoğan" (Seni seviyoruz Erdoğan) başlığı altında sosyal medyada ayağa kalktı. Türkiye'de saatler gece yarısına gelirken, Washington'a inen Erdoğan, kalacağı otelin önünde "We love Erdoğan" pankartlarıyla karşılandı. Twitter'a sızmış hazımsızların yaptıklarını bahis konusu etmeyeceğim. Burada mühim olan, son dönemde karşılıklı sıkıntıların yaşandığı Amerika'ya doğru yola çıkan…
Ve gittiğinde orada itibarsızlaşması için elinden geleni ardına koymayan çevrelere inat… Kendi kaderiyle onunkini bir gören bu milletin Erdoğan'a sahip çıkmasıdır. Sosyal medyada "We love Erdoğan" başlığı altında paylaşılan dualar, fotoğraflar, anılar vesairenin tamamı Erdoğan'ın şahsında milletin kendini bulduğu gerçeğidir. İtibarsızlaştırma çabalarına, "Sokağa çıkamayacak, uçağa binip Türkiye'yi terk edecek" demelerine rağmen, 17/25 Aralık darbe teşebbüsünü, "Ben kendimi size emanet ediyorum" dediğimilletiyle birlikte püskürten Cumhurbaşkanı Erdoğan, son olarak Washington'a giderken yine arkasında dağ gibi duran milleti görmüş oldu. Çünkü yine Erdoğan'ın cümlesiyle: "Bu aziz millet her zaman ferasetiyle, basiretiyle neyin ne olduğunu çok iyi anladı".
Geçenlerde yazmış, "Ben insanlık milletindenim, vatanım tüm dünya" diye. Aynı düşüncenin bir başka versiyonu yakın geçmişte şöyle diyordu, "Bizim bir devlete aidiyet duygumuz yok. Olsaydı devletimize olurdu." Bu zihniyet "İnsanlık milletindenim" dediğinde, "İbrahimmilleti"nin ne olduğunu bilecek müktesebata sahip. Lakin o müktesebatın ihlasını çoktan yitirmiş. Çünkü içine kaçan virüs DNA yapısını değiştirmiş. Laboratuvarda üretilen bir mikrop gibi çoğalıp, kontrolden çıkan bu yapı, son olarak umudunu "dışarının kışkırtma ve teşvikle" yapılacak bir darbeye bağlamıştı. Amerika'dan gelen çatlak sesler, orada burada fısıltıyla dillendirilen bu meyandaki görüşler nihayetindeGenelkurmay tarafından reddedildi.
Genelkurmay Başkanlığı yaptığı açıklamada, "emir komuta zinciri"ne atıf yaptı, "demokrasiye bağlılık" sözü verdi. "Hiçbir yasa dışı, emir-komuta hiyerarşisi dışı oluşum ve/veya harekete taviz verilmesi söz konusu değildir" dedi. Paralel Yapı elemanlarının bir cunta oluşturacağı fikrini dillendirenlerden biri de bendim. Ve bu iddiamı sürdürüyorum. Lakin Genelkurmay'ın yaptığı açıklamayı son derece önemsiyorum ve kıymetli buluyorum. Hele bir de bu açıklamadan hemen önce Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın Harp Okullarını ziyaret etmesi ve önceki gün Çankaya Köşk'ündeBaşbakan Davutoğlu "Paralel Yapı ile mücadele toplantısı"yapılmışsa… Yapılan açıklamanın zamanlaması sizin de dikkatinizden kaçmadı, öyle değil mi?

Hasan Öztürk/Yeni Şafak

  • 7
  • 12
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…

Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın Washington temasları yoğun tempoyla devam ediyor. Seyahatin sebebi 4. nükleer güvenlik zirvesi görüşmelerine katılmak.
2010'dan itibaren yapılan nükleer zirvenin gündemi dünyanın nükleer güvenliğinin önündeki potansiyel riskleri ortadan kaldırmak. Böylesi bir hedefin gerçekleşmesi için istihbarat paylaşımından başlayarak kapsamlı bir uluslararası işbirliğine ihtiyaç var. Ancak ortak tanımlanmış terörle mücadelede bile müttefik ülkelerin istihbarat paylaşımını yapmakta zorlandığı bir ortamda nükleer materyal konusunda bunun etkili bir şekilde yapılması için gidilecek uzun bir yol mevcut. Elbette Erdoğan'ın Washington seyahatinin kritik boyutu nükleer zirve değil. Asıl gündemi ikili ilişkileri "ortak değerler ve karşılıklı menfaatler temelinde" yeniden yapılandırmak için çaba göstermek.
İkili ilişkilerdeki anlaşmazlıkların getirdiği pürüzlü ortamda "Türkiye karşıtlarının" bildik suçlamaları arz-ı endam ediyor. Sözgelimi ABD medyasındaki bazı yazılar Erdoğan'ın seyahati vesilesiyle Türkiye'ye "güçlü bir demokratikleşme uyarısı" verilmesi yönünde kampanya yürütüyor. Erdoğan'ın bazı düşünce kuruluşlarından isimlerle yaptığı konuşmadaki YPG'ye verilen desteği eleştirmesini Foreign Policy Obama'ya "sert vuruş" olarak niteledi. Yine Amnesty International bir çağrıyla Erdoğan'ın Brookings'deki konuşması sırasında "insan hakları ihlalleri" adı altında protesto çabası içine girdi. İkili ilişkilerdeki sorunları aşma amacıyla Erdoğan'ın seyahatinde verdiği mesajlar ise yapıcı bir tonda. Düşünce kuruluşu temsilcileri ile görüşmede PYD konusunda bile ABD'nin "Türkiye'yi anladığını ve yanında olduğunu düşünmek istediğini" söyledi. Önerisi ise daha net: "Karşı karşıya bulunduğumuz sorunların çözümünde Türkiye- ABD ittifakının bir alternatifi olmadığı ortadadır. Burada esas mesele bu işbirliğinin gerek stratejik gerek taktik düzlemde gerçek anlamda verimli kılınabilmesidir."
DEİK'in düzenlediği yemekte işadamlarına yaptığı konuşmada ise Erdoğan, ABD- Türkiyeilişkilerinin "stratejik ortaklık", hatta Obama'nın önerisiyle tanımlandığı şekliyle "model ortaklık" düzlemini hatırlattı. İkili ilişkilerde bugün itibariyle model ortaklıktan uzak olduğumuz açık. Obama yönetiminin son ayları ve seçim dönemi olduğundan özellikle medyada ikili ilişkilerde güven ve algı meselesi daha fazla öne çıkıyorsa da uzun vadeli gerçek gündem belli.
Türkiye- ABD ilişkilerinin özellikle Ortadoğu'daki sorunlar boyutuyla sıkıntıların giderilmesi ve yeniden canlandırılması gerekiyor. Bunun da Erdoğan'ın işaret ettiği üzere "ortak değerler ve karşılıklı menfaatler temelinde" yapılması elzem. Bu sebeple Obama yönetiminin PKK'nın kolu olan YPG'yi desteklemesini Erdoğan'ın eleştirmemesi mümkün değil.

Burhanettin Duran/Sabah