Türkiye'nin en iyi haber sitesi

Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…

  • 1
  • 14
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…

Bak, sen!.. Hele antlaşmaya bak! Taraf ülkeler (Brezilya, Türkiye, İran) arasında zenginleştirilmiş uranyum takasının yolunu açacaksın... Bir de antlaşmanın 4. maddesinde yakıt takasının ülkeler arası işbirliği için çok olumlu bir başlangıç hamlesi olduğunu yazacaksın... Üstüne üstlük, İran bir miktar zenginleştirilmiş uranyumunu Türkiye'de saklayacak... Vesaire, vesaire... Bir de antlaşmada ikide bir tekrarlanan "İran'ın barışçıl nükleer haklarının hayata geçirilmesi"nden söz ediliyor ki... Dünyaya egemen güçler için asap bozucu bir inat ve ısrar! Çünkü onlar isterlerse... Tabii esas olarak ABD'den söz ediyorum, bir çırpıda Viyana Grubu'nu da ikna ederek İran'ı bağlarlar. Hatta bu işi hem bir yandan "yeni bir İran" inşa etmek, hem de Ortadoğu'yu yeniden dizayn etmek için tereyağından kıl çeker gibi yaparlar. Yaptılar da işte! Ama Brezilya'ya, Türkiye'ye ne oluyormuş! Bu kadar havaya girmek, dünyanın gerçekten beşten büyük olabileceğini başka ülkelere hissettirmek affedilir şey mi?

İşte dün sözünü ettiğim Brezilya ve Türkiye'ye karşı yapılan ortak operasyonun temel tetikleyicisi buydu. "Küresel merkez"in (bu deyime alışsak iyi olur!) tepesini attıran girişim ya da bardağı taşıran damla... Yani 17 Mayıs 2010'da üç ülke (Brezilya, Türkiye, İran) arasında imzalanan nükleer takasa ilişkin Tahran Deklarasyonu...
Affetmediler bunu! Diyeceğim şu... Bazılarımız hâlâ anlamıyor ama Erdoğan'ın "dünya beşten büyüktür" çıkışı ve bu bakışını pratiğe geçirme çabaları çok sarsıcı, devrim niteliğinde hamlelerdir. Ha farkındayım, geçmişte iktidar blokunda yer alan bazıları da yol yakınken dönmeye "Karar" (büyük harfle yazalım, değil mi!) verdiler bile. Onları defterden düşün gitsin!

Yeni ve güçlü Türkiye yolunda ilerlemek için hep tetikte olmak gerekiyor. Her zamankinden daha çok uyanık, daha dikkatli ve sağlam durmak gerekiyor. Neden? Çünkü biz "dünya beşten büyüktür" derken... Küresel merkez dünyayı daha da daraltarak 21. yüzyılı baştan tasarlama hevesinde. Rusya'nın köşeye sıkıştırılmasına, AB'nin dağıtılma girişimlerinin artmasına, Çin'in partner'den yeniden tehdide dönüşeceği hesaplarına bakın, ne demek istediğimi anlayacaksınız.

Haşmet Babaoğlu/Sabah

  • 2
  • 14
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…

Garip, açıklan-ması güç zamanlardan geçiyoruz; iyi ile kötünün bu denli iç içe geçerek yeninin önünü böylesine açtığı bir dönem sanıyorum bir daha olmaz.Türkiye, bu hafta başı AB ile yaptığı anlaşma gereği ilk mülteci kafilesini kabul etti. Türkiye, zaten bu yükü insani nedenlerle fiili olarak omuzluyordu; şimdi kaçak geçişi ve ölümleri azaltacak bu yeni uygulamayı da aynı nedenlerle yapıyor. Bu hiç şüphesiz ki Türkiye, Ortadoğuve AB için yeni sosyal, ekonomik gelişmeler doğuracak demografik bir hareket. Belki de yüzyılın en büyük demografik gelişmesiyle karşı karşıyayız. Bu demografik depremin çok yakında ciddi iktisadi ve sosyal sonuçları olacak ve bu sonuçlar bölgenin coğrafi olarak şekillenmesinde de önemli bir rol oynayacak.
Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın ABD gezisinde gerçekleşen en önemli toplantı sanıyorum Cumhurbaşkanı'nın ABD kökenli küresel şirket yönetim kurulu başkanı ve CEO'larıyla yaptığı yuvarlak masa toplantısıydı. Bu toplantıda özellikle bilgi ve teknoloji üreten şirketler, Türkiye'ye yatırım yapmanın yalnız Türkiye'ye yatırım yapmak olmayacağını, Avrupa, Ortadoğu ve Afrikapazarları için de Türkiye'nin çok önemli bir yatırım üssü olacağını ve Türkiye ile birlikte üçüncü ülkelere yapılacak sermaye ihracının gündemlerinde olduğunu belirttiler.
Türkiye merkez olmak üzere, Türkiye yakın coğrafyasına yapılacak nitelikli, uzun vadeli sermaye ihracını şimdi karşımıza sorun olarak çıkan iki önemli mesele çerçevesinde değerlendirirsek oldukça anlamlı bir tablo elde ederiz. Birincisi, yukarıda değindiğimiz mülteci sorunudur. Türkiye, genç ve hareketli bir insan gücü potansiyelini içine alıyor; bunun anlamı, bu insanların geldiği coğrafyayla sosyal ve kültürel olarak bütünleşmektir. Nüfusun bu şekilde mobilize olmasının ekonomik, siyasi sonuçları olacaktır ve bu sonuçların orta, uzun vadede, içinde bulunduğumuz yüzyılın koşulları gereği, Türkiye'nin lehine olacağını düşünüyoruz. Öncelikle bu nüfus, sosyolojik olarak taşıyıcı ve dinamiktir. Bunun anlamı, Türkiye ulusal pazarının, ulusal sınırların ötesine, kültürel, ekonomik ve sosyal olarak genişlemesidir. Bu dinamizm, yalnız pazar bütünleşmesi olarak ekonomik fayda sağlamayacaktır; Türkiye'deki siyasi dinamizmi, kültürü ve bunun kazanımlarını politik üstyapı olarak geldiği, eklemlendiği, tarihini aldığı coğrafyaya da ihraç edecektir.
Şimdi bir insanlık dramı olarak gördüğümüz bu sosyal ve siyasi çözülüşün, orta ve uzun vadede hepimizi şaşırtacak iyileştirici sonuçlarının olduğunu göreceğiz. Çünkü, içinde bulunduğumuz yüzyıl bir bilgi yaygınlığı zamanıdır. Böyle olunca çok geniş kitlelerin, sosyolojik olarak atıl yığından çıkarak, çağı karşılayan beşeri sermaye olarak işlevlendirilmesi imkân dahilindedir.
Washington'da iş çevrelerinin Türkiye'ye olan ilgisinin bu müthiş nüfus geçişkenliğine bağlı pazar potansiyeli olduğunu da sanıyorum. Bundan dolayı da Türkiye'nin özellikle üzerinde durduğu Transatlantik Ticaret ve Yatırım Ortaklığı (TTIP) Anlaşması'na dahil olmamızı bizim kadar istiyorlar. Washington'da yapılan yuvarlak masa toplantısı öncesinde konuştuğumuz birçok üst düzey şirket yetkilisi bu konuda Türkiye'ye destek vereceklerini ve Türkiye'nin mutlaka bu anlaşmaya başından itibaren dahil olması gerektiğini söyledi.

Cemil Ertem/Milliyet

  • 3
  • 14
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…

Solun mottosu haline gelmiş sloganlarından birisi "Yaşasın halkların kardeşliği" idi. Buna göre, halklar arasında hiçbir sorun olamazdı. Halkları birbirine düşürüp düşman eden, oligarşik sermaye çevreleri ve onların güdümündeki devlet yönetimleridir. Çünkü oligarklar, halkların kendilerine karşı birleşmelerinden korkarlar. Bu yüzden solun nihai amacı da, ezilen halkların hepsinin ırk, dil, din ayrımı olmaksızın birleşip egemen güçlere karşı ayaklanmasını sağlamaktır. En azından solcular, yıllardır bunu savunduklarını iddia ediyorlardı. Öyle olmadığı anlaşıldı.
Kahramanmaraş'ta kurulması düşünülen 20.000 kişilik mülteci kampı, Maraş'ta toplanan solcular tarafından bir süredir protesto ediliyor. Zaten Esed yancılığına gönül eğdiren solun, insanlıkla alakası kalmadığını bir süredir biliyoruz. Ancak Alevi vatandaşlarımızın bir kısmının da bu amaca matuf olarak hareketlendirilmiş olması üzücü.
Hazırlanan broşürlerde ana slogan "Mülteci Kampı İstemiyoruz" iken, bazılarının üzerinde "İkinci Maraş Katliamı hazırlanıyor" bile denilmiş. Hatta "Alevilerin son kalan varlığını yok etmek istiyorlar" yazan afiş bile var! Allah aşkına, çoğunluğunu çocuk, kadın ve yaşlıların, hatta eli ayağı kopmuş sakatların oluşturduğu mültecilerden nasıl bir 'katliam girişimi' bekleniyor olabilir?
Örneğin Kilis halkı, nüfuslarının iki katı sayısındaki mülteciye ev sahipliği yapıyorlar. Bu yüzden bir değil, on Nobel alsalar, analarının ak sütü gibi helaldir. Ama Türkiye'nin en kalabalık 18. şehri olan Kahramanmaraş'a 20.000 mülteci yerleştirilirse, bu nasıl Alevilerin varlığına tehdit olarak sunulabiliyor? Ayıp değil mi? Yazık değil mi? Günâh değil mi? Faşizm/ gericilik/ yobazlık/ insanlık düşmanlığı dediğiniz tam da bu değil mi?

Hilal Kaplan/Sabah

  • 4
  • 14
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…

Türkiye'nin bu geçiş döneminde daha büyük bir krize savrulmaması demokrasinin işlemesi, ekonomik büyüme ve devlet kapasitesinin gücü sayesinde mümkün olabildi. Türkiye bu sayede son iki yılda dört başarılı seçim yaptı. Önce 29 Mart 2014'te yerel yönetimler seçimleri, ikinci olarak Türkiye tarihinde bir ilk olan Cumhurbaşkanının halkoyuyla seçildiği 10 Ağustos 2014 seçimleri, üçüncü olarak 7 Haziran 2015 TBMM genel seçimleri ve bu seçimlerden sonra hükümet kurulamaması üzerine yenilenen 1 Kasım 2015 TBMM genel seçimleri… Türkiye bu geçiş dönemindeki türbülansları seçimlerle oluşmuş meşru seçilmiş otoritelerle aşabilmiştir. Yerel yönetimler, TBMM ve hükümet ile Cumhurbaşkanı halkoyuyla seçilmiş, meşruluk tartışması yaşamayan siyasi otoritelerdir. Bu seçilmiş otoriteler dışarıdan gelebilecek darbe, şiddet ve kara propagandaya karşı meşru mecraları ve meşru devlet otoritesini muhafaza ederek, siyasi türbülansın meşruiyet krizi yaratmasını engellemiştir.

Türkiye'deki krizi arttıran ve uluslararası hale getiren şey, Türkiye'de vesayet sisteminin yıkılmasına benzer bir şekilde ABD'nin Ortadoğu'dan hızlı çekilişinin yarattığı çatışma, kriz ve kaostur. ABD bölgeden çekilirken enerji akışının garanti altına alındığı ve İsrail'in korunduğu bölgesel güçlerin arasındaki güç ve tehdit dengesini esas alan bir politika takip ediyor. ABD'nin bıraktığı boşluk ve dengeleme politikası, bölgesel güçlerin sadece dış politikalarını değil iç politikalarını da etkileyebilecek bir girdap yaratmış durumda. Bölgesel güçler özel harp yöntemleri de kullanarak çatışmacı rekabete yönelmiş durumda. Türkiye, bu girdabın etkisine karşı kendisini korumaya çalışıyor. Bu mesele, Türkiye'nin içerideki geçiş sürecinin umut ve korku makasını güçlendiriyor ve üzerindeki yükü arttırıyor. Türkiye'nin iç politika tartışmalarına uluslararası güçlerin müdahil olmasının sebebi de burada yatmaktadır.Türkiye'nin iç politika ve dış politika alanında ortaya çıkan büyük siyasi boşluk, yeni anayasa ile bir çerçeveye kavuşuncaya kadar siyasi aktörlerin güçlerini arttırma ve sınırlarını genişletme mücadelesi olarak okunmalıdır. Türkiye, bu yeni dönemde demokratikleşme ve kurumsallaşma problemlerini beraber çözmek durumundadır. Bu Türkiye için yeni ve zor bir tecrübe. Çünkü Türkiye'deki tarihi tecrübe, demokratikleşme ile kurumsallaşmanın atbaşı gittiği bir tecrübe değil.

Şerif Mardin'in işaret ettiği gibi demokratik olmayan İttihatçı gelenek kurum kurmayı başarabilmekte ama bunu demokratikleştirememektedir. Buna karşılık İttihatçıların karşısında yer alan gelenek bir çadır etrafında halkı toplayabilirken kurumsal yapıyı inşa etmekte zorlanmaktadır. İttihatçı yapıların darbe tehdidi de, karşıdaki geleneğin hem kendi içinde hem de ülkede kurumsal bir yapı inşa etmesini zorlaştırmaktadır. AK Parti, bugün darbe tehdidini aşarak Başbakan Davutoğlu'nun genel başkan olduğu AK Parti Kongresinde söylediği üzere kendi içinde ve Türkiye'de kurumsallaşma problemiyle karşı karşıyadır. Cumhurbaşkanı Erdoğan, karizması ve liderliğiyle bu kurumsallaşmaya imkân veren bir şemsiye sağlamaktadır.

Murat Yılmaz / Yeni Yüzyıl

  • 5
  • 14
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…

Batı başkentlerinde gittikçe netleşen ortak bir Türkiye yaklaşımı var. Somut menfaatler (terörle mücadele ve mülteciler krizi gibi) gündeme geldiğinde ittifak ilişkileri çerçevesinde "yapıcı" müzakerelerde bulunmak. Ancak aynı zamanda "basın özgürlüğü" konusu etrafında "otoriterleşme" tezini bir sopa olarak elinde bulundurmak. Bu sopayı elinde bulundurmak hem "özgür" Batı medyasında "diktatörlük" söylemi etrafında Türkiyealeyhtarı kampanyanın yürütülmesine müsaade etmek demek. Hem de Türkiye karşıtı terör gruplarının elemanlarının "özgürlük" bahanesiyle kamusal alandaki varlıklarına açık destek vermek anlamına geliyor. Bunun en son örneklerini Brüksel'deki PKK çadırı ve Washington'daki PKK ve paralel yapı unsurlarının Cumhurbaşkanı Erdoğan'a yönelik protestolarında gördük. Nitekim geçen hafta Başkan Obama da Avrupa Parlamentosu Başkanı Martin Schulz da aynı yaklaşımın uzantısı açıklamalarda bulundular.
Önce Türkiye ile ilişkilerin, işbirliğinin eski temellerine vurgu yaptılar, sonra demokrasi konusunda "eleştirilerde" bulundular. Elbette Türkiye'nin Batı'nın PKK'ya verdiği desteğin "müttefiklikle açıklanamaz bir durum" olduğu eleştirisini görmezden gelerek. Nükleer Güvenlik Zirvesi sırasında Obama, Erdoğan ile baş başa görüşmesinde gündeme getirmediği "basın özgürlüğü" konusunu soru üzerine açtı ve "basına karşı benimsedikleri yaklaşımın, Türkiye'yi çok rahatsız edici bir yola sürükleyebileceğine inanıyorum" cümlelerini kullandı. Schulz da Erdoğan aleyhindeki videoya verilen tepkiyle ilgili olarak "başka bir ülkenin liderinin, karikatürize edildi diye, bizim demokrasimizdeki haklarımızıkısıtlama hakkı yoktur... Eleştiri demokrasi kültürünün temellerinden biridir" deyiverdi. Ve Türkiye'nin yönetiminde kendince "bir ayrılığa" işaret ederek şu cümleleri ekledi: "Biz Erdoğan ile bir anlaşma yapmadık, biz Türkiye Cumhuriyeti ile anlaştık. Biz Davutoğlu'nun başbakanlığındaki Türk hükümeti ile anlaştık. Oldukça ciddi bir ortak." Batı'da Türkiye'ye yönelik bu demokrasi "eleştirisinin" dört boyutu var. İlki, Türkiye ile müzakere ettikleri terörle mücadele ve mülteciler gibi konularda daha fazla ödün koparabilmek için baskı uygulamak. ABD için bu DAİŞ ile mücadelede Türkiye'den destek alırken PKK-PYD ayrımını yapmamakta ısrar etmek. AB için de PKK'lıların Avrupa'daki faaliyetlerine göz yumarken mülteciler gibi kriz konusunu Türkiye'nin AB üyeliğine ilişkin olarak kullanmasını engellemek. Bu yönüyle Erdoğan'ın "reel menfaatler ve müttefik olmayla" ilgili Batı'ya yaptığı eleştirileri etkisizleştirme çabası. Zira Erdoğan terörle mücadelede Batılı liderleri "samimiyete" çağırdıkça Batı medyasındaki "otoriterleşme" suçlaması daha bir sertleşiyor.

Burhanettin Duran/Sabah

  • 6
  • 14
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…

Karşıyaka 7. Asliye Ceza Mahkemesi hâkimlerinden Murat Aydın, Cumhurbaşkanına hakaretin suç olmaktan çıkarılmasını istiyor. Anayasa Mahkemesi, hâkim Aydın'ın başvurusunu görüşecek... Daha önemli bilgiyi paylaşayım: Hâkim Aydın, Cumhurbaşkanına hakaret suçunu işleyen bir sanık hakkındaki hükmü erteliyor ya da öteliyor; "Bu fiil suç olmamalı" diyerek. Ve 299 sayılı yasanın iptali için Anayasa Mahkemesi'ne koşuyor. Bravo...

Haberi, geçen hafta gazetede okumuştum: Hakkındaki hüküm ertelenen ya da ötelenen sanığın avukatı hâkim Aydın'a destek vermiş; "Yerinde bir karar bu... Devlet büyükleri özel yasayla korunmamalı" filan gibi laflar etmiş... Sanık avukatının beyanını okuduğumda şöyle düşündüm: Demek ki, Türk Ceza Kanunu'nun 299. maddesi, özel olarak Cumhurbaşkanı Erdoğan için çıkarıldı. Böyle mi gerçekten?

Bakıyoruz ve böyle olmadığını görüyoruz. Önceki Cumhurbaşkanları (Evren'inden Özal'ına, Demirel'inde Sezer'ine), bu yasayı çatır çatır kullanmışlar, bir sürü kişiyi mahkûm ettirmişler. Kimse de çıkıp, "Bu yasa özgürlükleri kısıtlamaktadır. Devlet büyükleri özel yasayla korunmamalı. Anayasa Mahkemesi bu işe bir el atsın" dememiş... Demek ki, özel olarak Erdoğan için çıkarılmış bir yasa değilmiş bu... Muhtemeldir ki, hâkim Murat Aydın da sanık avukatıyla aynı düşünceyi paylaşıyor.

Sonuçta bir "düşünce"dir bu. Katılırsınız ya da katılmazsınız. Ben katılmıyorum. Saygı da duymuyorum. Fakat tartıştığımız konu, devlet büyüklerine ya da yöneticilerine tanınan "masuniyet" değil... Yasa, küfür ve hakareti suç saymakla birlikte, devlet büyüklerinin işgal ettiği makamın saygınlığını da koruyor... Bu cümleden olarak, devlet memurlarına (ve temsil ettikleri makama) hakaret de müeyyideye bağlanmıştır...

Kaldı ki, küfür ve hakaret, savunulacak bir fiil değil. Bunun düşünce özgürlüğüyle ilgisi yok. İster Cumhurbaşkanına, isterse sade vatandaşa yönelik olsun, küfür ve hakaret ayıplanması gereken bir davranıştır. Üstelik müeyyidesi olan bir davranış... Yoldan geçen herhangi birine de küfretseniz, kanun yakanıza yapışır. O kişinin devlet yöneticisi ve büyüğü olması durumu değiştirmez.

Dolayısıyla, hâkim Aydın'ın cevvaliyetini ya da işgüzarlığını anlamıyorum. Ne olmalı yani? Dileyen, dilediği kişiyle hakaret edebilir... Dileyen, dilediği kuruma saldırabilir... Böyle bir özgürlükler ortamı mı istiyor hâkim Aydın?

Ahmet Kekeç/Star

  • 7
  • 14
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…

Bu bilinse bu kadar düşmanlığa varan savrulmalar da yaşanmaz. Öyle uçlara savrulmalar yaşandı ki, Erdoğan karşıtlığıyla bilinen Cumhuriyet yazarı Aydın Engin bile dayanamadı ve şunları yazdı: "Türkiye'de demokrasiyi, adaleti, özgürlükleri, laikliği, eşit haklı yurttaşlığı savunanların Obama'ya bal gibi umut hatta bel bağlamışlıkları anlamına gelen bu 'görüşmeyecek, kabul etmeyecek, burnunu sürtecek' beklentisinin onur kırıcı olduğuna da kuşkum yok."
Engin, bu uyarıyı yapmasına rağmen ne yazık ki, o "onur kırıcı" havanın etkisinde kalarak aynı yazı içinde şu yalana teslim olabiliyor: "Anlaşılan Obama tatlı sert fırça atmış, basın ve düşünce özgürlüğünün önemine ve değerine işaret etmiş."
O konuşmada, bırakın fırçayı -haddi değilbasınla ilgili uyarı da yok, baştan sona yalan. Bunu Obama da açıkladı. Yalan kısmı bir yana, şu daha onur kırıcı değil mi? Bir solcu yazar, ülkesinin cumhurbaşkanına sahip çıkmayabilir ama emperyalist dediği bir ülkenin başkanının fırça atmasına nasıl itiraz etmiyor? Durum, muhalif olduğunu sanan solcusu, liberali, Kemalisti fark etmiyor, hepsi derin bir savrulma yaşıyor ve iş siyaset eleştirisinden çıkıp, düşmanlığa dönüşüyor. İşin belki de en tehlikeli yanı bu.
…Hayret, ABD başkanı Türkiye'nin Kürt meselesinde 90'lara dönmesinden kaygılandığı için uyarıyor. Peki, aynı ABD, 90'larda ya da darbeleri yaptırırken de kaygılanıyor muydu? Aslında Türkiye ile ABD arasında hiçbir sorun yok değil, sorun var. Bu da öyleözgürlüklerden ve Türkiye'nin otoriterliğinden değil, tam tersine siyaset üretmesinden, bölgesel duruşundan ve özgüveninden kaynaklanıyor.
İki ülke stratejik ortak da olsa birçok konuda artık farklı düşünüyor. Sadece şu fotoğrafı hatırlayalım yeter. Eylül 2014'te Birleşmiş Milletleri Genel Sekreteri Ban Ki-moon'un yemek davetine Cumhurbaşkanı Erdoğan, ABD Başkanı Barack Obama, İspanya Kralı 6. Felipe, Güney Afrika Cumhurbaşkanı Jacob Zuma, Ürdün Kralı Abdullah bin Hüseyin ve Mısır'ın darbeci Cumhurbaşkanı Abdulfettah Sisi gibi 10'a yakın devlet başkanı çağrılmıştı.
Ama o yemek fotoğrafında bir tek Cumhurbaşkanı Erdoğan yoktu. Nedeni de çok açıktı.Cumhurbaşkanı Erdoğan, Sisi'nin davet edildiğini öğrenince, darbe ve darbecilere karşı tavrının net olduğunu, ilkelerine ters hareket etmeyeceğini ve darbeci Sisi ile aynı masaya oturmayacağını söyleyerek yemeğe katılmıyordu.
İşte görmek isteyenler için önemli bir ayrılık noktası.

Mahmut Övür/Sabah