Türkiye'nin en iyi haber sitesi

Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…

  • 1
  • 12
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…

Dün Partisinin grup toplantısında konuşan Kemal Kılıçdaroğlu'nu dinlerken kulaklarıma inanamadım. Aynen şunları söyledi:
"Aileden sorumlu Bakan da zaten birilerinin önüne yatmış durumda, o da konuşmuyor!"
İnsan yazarken bile utanıyor ama bahsettiği Bakan, Sema Ramazanoğlu. Bir kadın.
Düşünebiliyor musunuz milyonlarca seçmenin umutları üzerinde oturan bir ana muhalefet lideri ilk kez bu denli yaygın şekilde gündeme geliyor; onda da konu, bir kadın siyasetçiye Cemaat'in küfür kalıplarıyla hakaret etmesi.
Bu saatten sonra Kılıçdaroğlu'nun ağzından çıkan her sözün, uzunca bir süre bu büyük ayıbının gölgesinde kalacağına şüphe yok. Üstelik sadece onun değil, onun bu tavrına sessiz kalan CHP yönetiminin de...
Peki, yaşını başını almış bir siyasi nasıl olur da kendisinin ve temsil ettiği partinin seviyesini bu denli düşürecek hale gelir?
Bilemiyorum, Deniz Baykal'a yapılan kaset komplosuyla CHP'nin başına geldiği 2010 yılından beri girdiği altı seçimi de kaybetmeyi başarmanın yükü onu hata yapmaya itiyor olabilir.
Belki de iddia edildiği gibi yalnızca misyonunu yerine getiriyordur Kılıçdaroğlu. Amacı, ülkeyi gergin bir zeminde kutuplaşmış halde tutarak siyaseti meşgul etmek, böylece Türkiye'yi bölgesel çıkarları peşinde koşmaktan alıkoymaktır.
Ya da kim bilir belki de sadece ne yaptığını bilmiyordur Kılıçdaroğlu.
Cevap hangisi olursa olsun ortadaki gerçek değişmiyor. Kılıçdaroğlu bir kadın siyasetçiye seksist, cinsiyetçi imalarla saldırarak, ne Türkiye'ye ne de CHP'ye oy veren milyonlara yakıştığını son kez kanıtlamış oldu.

Melih Altınok/Sabah

  • 2
  • 12
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…

Brookings'te protestoculara karşı korumaların tavırları hassasiyet yaratmış olsa da, asıl sebep bu değil. Obama'nın asıl motivasyonu, ABD'nin Suriye'deki PYD-YPG güçlerine tanıdığı pozitif ayrımcılığın Erdoğan tarafından açığa düşürülmüş olması.

Anahtar cümleler, Erdoğan'la Washington büyükelçiliğinde yaptığımız röportajda. Alıntılıyorum: "O bölgede DAİŞ'le (IŞİD) mücadele için ABD'ye 1800 isim verdik, 600 isim daha vereceğiz. Bunlar yetişmiş insanlar; bir kısmı Arap, bir kısmı Türkmen. Bu insanlar şu anda mücadele için her şeye hazırlar. Dolayısıyla ABD'nin artık bahanesi söz konusu olamaz. Zira karada her şeylerini ortaya koyan bahsettiğimiz insanlar, orada bizim için varlar. Bunlar, DAİŞ ve diğer terör örgütlerine karşı her türlü desteği vermeye hazırlar. Ilımlı muhalifler bunlardır. Biden ile de Kerry ile de konuştuk; onlar da bir PYD devletine müsaade etmeyeceklerini söylüyorlar. O halde, artık diyecek bir şey kalmıyor."

Şimdi kırmızı odada neler konuşulduğunu az çok tahmin edebiliyoruz değil mi? Yukarıdaki ifadelerden yola çıkarak Erdoğan'ın ABD tarafına şunları söylediğini anlayabiliyoruz: "Madem Suriye'deki savaş zeminini Türkiye aleyhine kullanmaya çalışan PYD-PKK güçlerine geçtiğiniz iltimas sadece ve sadece 'IŞİD'le başkası savaşmıyor' gerekçesinden ibaret... Madem PYD'nin ne olduğunu gayet iyi biliyor ve günün sonunda devlet kurmasına da rıza göstermeyeceğinizi söylüyorsunuz... O halde sizi PYD-PKK'yı beslemeye ve güçlendirmeye yarayan ortaklıktan azat edelim. Size adres gösteriyoruz: Alın size IŞİD'le savaşacak ılımlı muhalif, kara gücü. PYD-PKK'yı desteklemeyi bırakın, bu kişilerle çalışın."

Özetle: "Hodri meydan..." Özetle, sınama. Obama'nın açık açık yaptığı Erdoğan eleştirisi, söz konusu teklifi açık açık geri çevirmektense dolaylı olarak imkânsızlaştırmaya yönelik. Çünkü ABD'nin PYD-PKK'ya yaptığı pozitif ayrımcılığın da, Suriye halkını ve muhalifleri süründürmesinin ve eğit-donat gibi komedilerle işi savsaklamasının da adalet ve hakkaniyet diline tercüme edilebilecek herhangi bir gerekçesi yok. Dolayısıyla isabetli bir çözüm planı da teşekkül edemiyor. Bu tutum ABD'nin PYD'yi her koşulda destekleyeceğini göstermiyor. Ama ulusal ve bölgesel güvenliğimizi tehdit eden PYD-PKK terörünü, Erdoğan'ı ve Türkiye'yi sıkıştıran, "dengeleyen" faydalı bir unsur olarak görmeye devam edeceğini gösteriyor.

Nihal Bengisu Karaca/Habertürk

  • 3
  • 12
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…

Uluslararası Araştırmacı Gazeteciler Konsorsiyumu (ICIJ), merkezi Panama'da bulunan offshore hukuk ve danışmanlık şirketi Mossack Fonseca'nın 40 yıllık belge arşivine ulaştı. Belgeler, ilk Alman Süddeutsche Zeitung gazetesine ulaştırıldı. Alman gazetesi de, 11.5 milyon belgelik bu arşivi, Washington merkezli olan ve dünya çapında yüzlerce gazeteci ve kurumla birlikte çalışan ICIJ ile paylaştı. Off-shore finans şirketinin belgelerinin sızması ile ülkelerinden vergi ve para kaçıranların listesinin ortaya döküldüğü söyleniyor. Buna ek olarak Esed rejimine kendi halkını bombalaması için yakıt tedarik eden şirketlerin ifşa olması gibi önemli veriler de duyurulmuş oldu. Türkiyeli herhangi bir siyasî liderin ya da hükümet yetkilisinin isminin listede de olmaması ise Erdoğan karşıtı cepheyi yine yasa sürükledi.
Peki, Wikileaks'le başlayan, NSAleaks'le devam eden ve Panamaleaks ile zirveye taşınan bu büyük çaplı sızıntılara dair soru işaretlerimizin olmaması mümkün mü? Bazılarına göre olmamalı. Mesela belgelerin bir Alman gazetesine geldiğine, neden Washington merkezli bir STK ile işbirliğine gidildiğine, Washington merkezli bu STK'nın fonlayıcılarından birinin Rockefeller Aile Fonu, bir diğerinin George Soros'un kurucusu olduğu Açık Toplum Vakıfları olmasına değinmeye hiç gerek yok.
Sızdıran kişinin niyetlerinden bağımsız olarak, sızıntının bu 'ellere' düşmesi, belli bir filtreleme sisteminden geçirilerek bazı bilgilerin seçici muhabirlikle (selective reporting) dolaşıma sokulacağının göstergesi olarak okunmamalı mı? İngiliz Guardian'ın, belgelere göre babası yıllardır vergi kaçakçılığı yapan David Cameron'ı değil de, yakın arkadaşının vergi kaçakçılığı yaptığını manşete taşıması manidar değil mi? Neyse bu 'üst akıl' kolaycılığına hiç girmeyip, zor olanı seçelim ve bu belgelerin tamamen siyasî angajmanlardan bağımsız biçimde, siyaseti ve toplumu arındırmaya yönelik steril ve hayırsever bir kamu hizmeti olduğunu düşünelim. Bakın hiç kolaycı olmadı değil mi?

Hilal Kaplan/Sabah

  • 4
  • 12
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…

Peki Obama'nın ülkesinde durum nasıl? Özgürlükler terörle sınandığında ABD'de durum ne? IŞİD'in, El Kaide'nin medyası var mı ABD'de? Amerikan devletine, silahlı kuvvetlerine, vatandaşlarına yönelik terör saldırıları 7/24 özgürce savunan bir medyası var mı ABD'nin? Bir bakalım. Beyaz Saray'ın en kıdemli muhabiri olarak bilinen 89 yaşındaki Helen Thomas 2010'da İsrail'in Mavi Marmara gemisine yaptığı hukuksuz baskını eleştirdiği için 61 yıllık görevinden uzaklaştırıldı.

2012'de haber ajansı AP'nin telefonlarının ABD Adalet Bakanlığınca iki yıl dinlendiği ortaya çıktı. 2014'de Washington Post'un eski yayın yönetmeni Leonard Downie Jr. Obama yönetiminin Nixon'dan beri basına en fazla baskı uygulayan, en saldırgan yönetim olduğunu ifade etti. 2015'te siyahi F.Gray'in sorguda ölmesiyle başlayan Baltimore protestolarında ABD polisi 5 gazeteciyi yaraladı ve ekipmanlarını kırdı. Onlarcası gözaltına alındı.

Ferguson olayları sırasında AA muhabiri Bilgin Şaşmaz, Amerikan polisince darp edildi, gözaltına alındı. Ne konsoloslar, ne Obama, ne Türkiye'deki "basın baskı altında" diyen gazeteci esnafı ses çıkardı. ABD'ye ait gizli belgeleri WikiLeaks adlı sitesinde yayınlayan Julian Assange 2012 beri Ekvador'un Londra Büyükelçiliği'nde hapis. Dışarıya adımını attığı anda yakalanıp ABD'ye teslim edilecek. ABD devletine ait istihbarat bilgilerini sızdıran Edward Snowden'la işbirliği yapan ve sızdırılan belgeleri yayınlayan Guardıan gazetesi hükümetten "kapatılma" tehdidi aldı. Bunun üzerine gazetenin editörleri belgelerin olduğu hardiskleri matkaplarla, elektrikli testerelerle parçaladı. Snowden Rusya'ya sığındı.

Amerikan Dışişleri 2001'de Amerika'nın Sesi Radyosu'nun Taliban lideriyle yaptığı röportajın yayınını engellemeye çalıştı. El Cezire'nin sesini kıssın diye Katar'a baskı yaptı. Başkan danışmanı Codoleeza Rice medya yöneticilerine El Kaide'nin gönderdiği kasetleri sansürleyin diye baskı yaptı. 2003'te ABD Irak'a kontrol ettiği medyada üretilen asılsız haberlere dayanarak girdi. İnsan haklarına ve özgürlüklere bakışı Ebu Gureyb cezaevinde ve Guantanamo'da perçinlendi. Gerçeklerin ortaya çıkmasını önlemek içinse medyayı hedef aldı. Irak Gazeteciler Sendikası'nın verilerine göre işgal boyunca Irak'ta 347'den fazla gazeteci öldürüldü.

Amerikan Basın Birliği Latin Amerika'da 14 gazetecinin öldürülmesinden ABD'yi sorumlu tutuyor. 2006'da Amerika mahreçli Medya ve Demokrasi Vakfı, Beyaz Saray'ın yerel ve ulusal medyaya "adrese teslim hazır haberler" gönderdiğini ortaya çıkardı. State of War kitabının yazarı New York Times muhabiri James Risen'ın telefonu ve e-posta adresleri Adalet Bakanlığınca takip edildi, haber kaynağını açıklamayı reddettiği için hapis cezası aldı. New York Times muhabiri Judith Miller da haber kaynağını açıklamadığı için 18 ay hapis cezası aldı, 12. haftada muhbirin adını açıklayarak serbest kalabildi.

Fadime Özkan/Star

  • 5
  • 12
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…

Uluslararası vergi kaçırma ve kara para aklama işini "kılıfına uyduran" alanında "öncü" bir şirketin bazı belgeleri sızdı basına. Sızıntı, "Panama belgeleri" adıyla geçti kayıtlara. Toplamda 12 milyona yakın gizli belgeden bahsediliyor. Şu ana kadar açığa çıkarılan belgelerde 12 lider ve 150'ye yakın siyasetçinin ismi yer alıyor.
Bakalım sızdırılan belgelerin ne kadarı ana akım medya tarafından satın alınıp işlenecek. Hiç kuşkusuz burada küresel aktörlerin uluslararası güç mücadelelerindeki hesapları devreye girecek.
Batılılar medya manipülasyonlarını medya profesyonellerine bırakılamayacak kadar önemli görür. Büyük medya operasyonlarını iktidarlar yönetir. Bakmayın bize "basın özgürlüğü" üzerinden siyasi ameliyat yapmaya kalktıklarına. ABD'de de, İngiltere'de de, Almanya'da da, Fransa'da da ulusal ve uluslararası büyük siyasi medya kampanyaları iktidarların çıkar beklentilerine göre yapılır. Neyin kampanyaya konu olup, neyin dışarıda bırakılacağı buna göre belirlenir.
Hem ABD ve İngiltere'de haber yapan medya kuruluşları, "ulusal menfaat"lerini gözetmekte hiçbir mahzur görmezler. Buradaki en önemli şart, ulusal çıkarın şirket çıkarını tehdit etmemesidir elbette. Zira asıl olan şirket çıkarıdır. Rivayet o ki, bu belgeleri Almanya satın almış, ABD'ye ve İngiltere'ye servis etmiş. Bu belgelerden hareketle, dünyanın en zengin isimlerine, Batı'nın önde gelen siyasi liderlerine ilişkin haberler yapılır mı dersiniz? Belgeleri yayınlayan Uluslararası Araştırmacı Gazeteciler Konsorsiyumu'nun finansörlerine bakıldığında buna ihtimal vermek pek mümkün değil.
Sızdırılan belgeler Putin ve Esed başta olmak üzere birçok ismin kirli dünyasına dair bir dizi detay sunuyor. Belgelerde ABD'nin "Putin'in kişisel kasası" olarak tanıttığı Rossiya Bank'ın offshore şirketlerle arasındaki ilişkiler deşifre ediliyor. 2 milyar doların Putin'in ortaklarına ait gölge şirketler üzerinden gizlice kaçırıldığından söz ediliyor. Yine belgeler Putin'in en yakın arkadaşı Sergey Roldugin ile arasındaki mali ortaklıkları resmediyor.
Üç yıldır ağızlarından "yolsuzluk" lakırdısını eksik etmeyen, bölgesel krizleri, tarihten bu yana gelen yapısal sorunlarımızı hep o lakırdıya kurban edenler şimdi gözümüzün önündeki yolsuzluk hikâyelerine tek bir laf etmiyorlar. E tabi oturup da Esed'in yahut Putin'in yolsuzluklarını haber yapacak halleri yok ya. Peki ya o belgelerde kendi ülkelerinden nefret ettikleri bir siyasetçinin adı geçse ortada ne "antiemperyalizm" hamaseti kalırdı, ne "kahrolsun kapitalizm" modu.
"Panama belgeleri"nin ifşa ettiği bir başka şey de, bu güruhun tutarsızlığı ve ahlaksızlığı.

Fahrettin Altun/Sabah

  • 6
  • 12
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…

Basın Özgürlüğü denilen şeyin tam olarak ne olduğu, daha doğrusu fikir ve ifade özgürlüğünün sınırlarının nerede başlayıp nerede bittiği, artık uluslararası bir meselehaline gelmiş durumda. Biz ve bu arada herhalde ABD'liler, Obama'nın Cumhurbaşkanımızla yaptıkları görüşme sonrası söylediği sözlere odaklanmışken, Almanyaile aramızda da yine güya basın özgürlüğü ile ilgili bir problem çıkmış... NDR isimli Alman devlet kanalında Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan'la ilgili bir video klip yayımlanmış. Söz konusu klibin 'eleştirel' olduğu söylense de, çizgi oldukça aşılmış olmalı ki, Alman Büyükelçi Dışişleri Bakanlığımıza çağrılmış. Tam NDR kanalının yayımladığı kliple ilgili gelişmeler sürerken, Almanların diğer devlet kanalı ZDF'de yer alan bir komedi programında da yine Cumhurbaşkanımızı hedef alan ağır hakaretlerle dolu bir şiir okununca, bardak ikinci defa taşmış.
Konu, Başbakan Ahmet Davutoğlu ile Almanya Şansölyesi Angela Merkel arasında yapılan mültecilerle ilgili telefon görüşmesinde gündeme geliyor. Her iki başbakan da, şiirin açıkça hakaret amacıyla yazıldığı hususunda fikir birliğine varırken, Merkel söz konusu programınyayından kaldırıldığını vurguluyor.
Dikkat çekmek istediğimiz husus Alman Hükümet Sözcüsü Steffen Seibert'in konu hakkında açıklama yaptıktan sonra söylediği, "Başbakan Merkel, ülkemizde basın ve düşünce özgürlüğünün yüksek değerini bir kez daha vurguladı" sözü. Seibert, bu sözlerinden sonra, "Mizah, basın ve düşünce özgürlüğüne girer, ama sınırsız da değil" demiş gerçi. Ancak 'basın ve düşünce özgürlüğünün yüksek değeri' sözü, aslında karşı karşıya kalınan bir çaresizliğin ifadesi. Tıpkı Obama'nın herhalde söylemek mecburiyetinde kaldığı sözler gibi.
Bir ülkede yayın yapan bazı gazete ve dergilerde o ülkenin cumhurbaşkanına yöneltilen 'katil ve hırsız', 'katil', 'terör estiriyor', 'asılacak adamsın'... gibisinden sözler, basın özgürlüğü kapsamında sayılabilir mi?... Üst Akıl'ın ne demek olduğunu ve nasıl çalıştığını anlamak isteyenler bu örneklerden fikir alabilirler. Birileri yapılanın yanlış olduğunun farkındalar, ama müeyyide uygularken bile 'basın özgürlüğü' vurgusu yapmaya mecbur hissediyorlar kendilerini, her nedense...

Ekrem Kızıltaş/Takvim

  • 7
  • 12
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…

Her şey apaçık ortada, daha yeni resmi bir açıklama yaptılar. İran'ın Dışişleri Temsilcisi, Azerbaycan ile Ermenistan arasındaki çatışmalarla ilgili olarak "tarafsızlık politikasının devam edeceğini" söyledi. "Tarafsızlık" lafın gelişi, bu açıklamayı "Ermenistan'a desteğe devam" olarak tercüme edebiliriz. İran, ülkesinde yaşayan Azerileri rahatsız etmemek için kartlarını açık oynamıyor, ama Ermenistan'a sürekli olarak destek veriyor. Karabağ işgal edildi, sessiz kaldı. Hocalı'da sivil halk katledildi, en ufak bir tepki göstermedi. Tabii ki bu kadarla kalmadı. 1992'den itibaren Ermenistan'ın askeri operasyonları sürdürmesi için doğalgaz ve yakıt tedarik etti. Müslüman Azerilerin katledilmelerine destek verdi. Bilmediğimiz şeyler değil bunlar. Hatta daha da ileri gitti, Ermenilerin "soykırım" toplantılarına resmi heyet bile gönderdi. İşte İran böyle bir ülke!
İran'ın neden böyle davrandığına gelince… Korkuyor çünkü! Ülkesinin üçte biri Azeri nüfusa sahip. Onların hareketlenmesinden endişe ediyor. Azerbaycan'a karşı Ermenistan'ı tampon ve koz olarak kullanmayı düşünüyor. Ülkesinde yaşayan ve Müslüman olan kendi insanını baskı altında tutup, frenleyebilmek için Ermenistan'a destek politikası izliyor. Tam bu noktada hatırlatmak lazım. İran'da yaşayan Azeriler, kendi dillerinde yayın hakkına bile sahip değil.
Yine hatırlatmakta fayda var, Azerbaycan'ın eski Cumhurbaşkanı rahmetli Ebulfez Elçibey, koltuğa oturur oturmaz yaptığı ilk basın toplantısında aynen şöyle demişti: - Kuzey Azerbaycan kurtuldu, şimdi sıra Güney'de.
Çünkü Elçibey de biliyordu İran'daki durumu. O da farkındaydı, İran'ın Azeri nüfusa yaptığı baskıların. İranlılar hop oturup, hop kalktılar. Çok büyük yankıları oldu bu sözlerin. İran, Elçibey'i görevde olduğu sürece hep "düşman" olarak gördü. Ayrıca İlham Aliyev de kısa süre önce benzer bir ifade kullanıp, "Ben bütün Azerilerin Cumhurbaşkanıyım" dedi. İran'ın karın ağrısı büyük ölçüde bundan. İran için öylesine önemli ki, Azerbaycan'ın güçsüz kalması ve frenlenmesi… Ermeniler, Bakü'yü işgal etse bayram yaparlar!
İran bir İslam ülkesi öyle mi?.. Adındaki "İslam" sözcüğü ile Suriye'de binlerce insanı katleden katil Esad'la birlikteliğini nasıl bağdaştıracağız? O'na verdiği desteği nasıl izah edeceğiz? Ruslarla birlikte hareket etmesini İslam'ın hangi kriteriyle yan yana getireceğiz?

Emin Pazarcı/Akşam