Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…

  • 1
  • 19
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…

12 Eylül Türkiye'de uzun yıllar sakıncalı bir gün olarak görüldü. Kutlamalar yasaklandı, etkinliklere katılanlar orantısız polis gücü ve hukuki yaptırımlarla karşılaştılar. Kısacası hep gerginlik günü olageldi 1 Mayıs. Bu durumun tek sorumlusu yaygınlaştırılan kanaatin aksine her zaman devlet değildi. 12 Eylül öncesinden beri temel taleplerinden biri "resmi bayram ilan edilmek" olan bu etkinlik, dönemin Başkanı Tayyip Erdoğan zamanında 2009'da yasalaştı. 1 yıl sonra 2010'da da, kutlamaların çok uzun bir aradan sonra Taksim'de yapılmasına izin verildi.
Bu kazanım kronolojisini, emekçi ve yoksul sınıflar adına "çelişkiyi azaltmaktan" ziyade keskinleştirmek için dişini tırnağına takmış "solcu" yayın organlarında görmeyeceksiniz. Çünkü doğru yaygınlaşırsa, ağlarına düşürüp kendilerinin ve başkalarının hayatını kaydıracak işçileri "mezarlarını kazmaya" ikna edemezler.
Bu yüzden 1 Mayıs'ı yasalaştıran, Taksim'i etkinliklere açan, 2010 referandumuyla örgütlenme ve sendikalaşma özgürlüğüne anayasal güvence getiren Erdoğan'ı ve Ak Parti'yi işçi düşmanı ilan ediyorlar. Tıpkı, bugün yüzde 20'den yüzde 40'a çıkan orta sınıfı genişletme hamlesinin benzerlerini uygulamaya çalışan dönemin Cumhurbaşkanı Özal'a "Çankaya şişmanı işçi düşmanı" demeleri gibi.
O gün çalışan bugünün emekçilerinin Özal'ı nasıl rahmetle andıkları umurlarında değil.Hakkını aradıklarını söyledikleri halde alanlarda binde birini alan "emekçilerin" kitlesel olarak, emek düşmanı ilan ettikleri Erdoğan'a oy vermesi de... İşte bu bakış açıcı ve motivasyonla, illegal grupları kışkırttıkları gibi, gününü kutlamak için alanlara giden emekçileri bile provoke ediyorlar. Sonunda da 1 Mayıs'ı tekrar korkuyla beklenen bir gün haline getirdiler. Dün İstanbul'da pek çok semtte vatandaşlar başlarına bir iş gelir, korsan bir gösterinin orta yerinde kalır, canları yanar, gaz yerler diye dışarı bile çıkmadılar. Aralarında bir tek pazarları olan "emekçiler" de çoğunluktaydı elbette. O halde durup düşünmeliyiz, papağan gibi tekrar edilen klişelerin dışında ortada ciddi bir sorun var.
İşli işsiz tüm emekçilerin, hepimizin, 1 Mayıs Emek ve Dayanışma Günü kutlu olsun.

Melih Altınok/Sabah

  • 2
  • 19
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…

AK Parti, Erdoğan'ın liderliğinde üç temel meseleyle boğuşmak durumunda olduğunu biliyor ve hamlelerini buna göre yapmaya çalışıyordu. İlki, iç barışı sağlayacak zor hamleleri yapmak, zarar görmüş toplumsal güveni, devletle toplum arasındaki ilişkileri onarmaktı. Burada Kürt sorunu öne çıkıyordu. Kapan ise PKK ile kurulmuştu. İkinci olarak, sosyal adaleti, dezavantajlı kesimlerin orta sınıflaşmasını, ülkeyi tarihsel kapanda tutan faiz/enflasyon dengelerini sağlamak, kısaca ekonomik anlamda güçlü/bağımsız rotada ilerlemek durumundaydı. Ve tabii üçüncü olarak devlet mekanizmasını demokratikleştirmek, bürokratik olagarşiyi aşmak, bir aygıt olarak devleti milletin iradesine sokabilmekti. Burada son gladyo ve derin devletimiz olan paralelle karşılaşacaktık.

Dolayısıyla, bu üç noktada başarılı olunduğu oranda değişim kurumsallaşacak ama en ağır darbeleri de bu alanlardan alacaktık.
Bunlar bir ülkenin teslim alındığı fay hatlarıydı çünkü.
Vesayetin konuşlandığı, tahkimat yaptığı mayınlı yerlerdi. Ancak kavganın kimyası "delikanlı" Anadoluluların kavradığından daha karmaşık tuzaklar içeriyordu. Bunu görebilen lider Erdoğan idi. Gezi'de bu üç alandaki başarılara saldırı başladı. 17/25 Aralık'ta ise üç kavga alanında birden vahşi bir iç işgal denemesini gördük, görüyoruz. Erdoğan, bu saldırılarda ayakta kaldı. Yalnız görünüyordu; Gezi veya 17/25 Aralık'ta kendi kararlarına göre davranmasa ve "telkin"lere kulak assaydı, darbe tamamlanmış olacaktı. Başarısızlıklar neticesinde, son Truva Atı, Çözüm Süreci içinden çıkıyordu. Ya İmralı baştan beri bu işin içindeydi ya da süreç onun kontrolünden çıkmış veya hiç olmamıştı.
Değil Kolombiya'dan, Mars'tan dahi model getirseler, artık yaşanmış olanı yaşanmamış kılamazlar. Cumhurbaşkanlığı seçiminden sonra, Çözüm Süreci'ni zehirleyerek ülkeyi bir içsavaşa sürüklemek, sonra da bunun faturasını Erdoğan'a keserek bir taşla iki kuş vurmak istediler. Faiz tartışmasında, yolsuzluk susturucusu takılmış 17/25 Aralık meselesinde, "yeniden masa kurulsun" veya "paralelle savaşa mola" kampanyalarında, biz bu karmaşık kimyanın karanlık suratını gördük, görüyoruz. Bir CHP koalisyonu olasılığı çerçevesinde kurulan kararlı gazeteler aslında bu üç alanda başarı sağlamış taktikleri itibarsızlaştırmaya çalışıyorlar.
Burada asıl mesele söyledikleri gibi başarısız olunması değil, bilakis son derece başarılı olunmasıdır. Abuk sabuk, tutarsız telkinler de bu başarıyı gölgelemek, tersine çevirmek içindir. Çok net söylüyorum; Erdoğan bu kavgayı her türlü ihanete rağmen doğru okuyor ve kazanıyor. Sızlanıyorlar... Doğrudan Sayın Erdoğan'a yüklenemedikleri için, yok otoriterleşme, yok liyakat, yok linç, yok kutuplaşma, yok masa diyerek, kendilerince Erdoğan'a karşı bir tahkimat alanı yaratmaya, muhafazakarları bölmeye, onu yalnızlaştırmaya çalışıyorlar; olur da bir fırsat çıkarsa üzerine çökecekler. Liyakatten bahseden güruhu Gezi ve 17/25 Aralık'ta gördük; kimlerle düşüp kalktıklarını, Doğan ve paralelle irtibatlarını, o muhteşem analizlerini izledik. Hepsinin toplam zekâsı, Erdoğan'ın zekâsının sadakası etmez. Çünkü bu zekâ ahlakla ve millet iradesiyle korunmaktadır. Anlayamadıkları ve isteseler de anlayamayacakları fark budur.

Markar Esayan/Akşam

  • 3
  • 19
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…

Kilis'e atılan roketler ya da Gaziantep'te patlatılan bomba, bu kentlerimizin ölümden kaçan yüzbinlerce Suriyeliye kucak açmasına karşı Suriyeli teröristlerin kendi üsluplarındaki teşekkürlerini mi ifade ediyor? Nusaybin'de güvenlik güçlerimizi hedef alan ve şehit eden patlayıcılar, bu ilçemize yapışık Suriye'nin Kamışlı'sından farklı bir rejim içinde yaşayan Mardinlilere, PKK teröristlerinin sundukları hayat tarzının ifadesi mi?
Her yıl 1 Mayıs'ı sokak eylemlerinin konusu kılan yüzleri maskeli çapulcular, gerçekten emeğin hakkını vermek için mi, İstanbul'un yaşamını şiddete boğmaktalar?
Açıkçası anlaması zor durumlar fazlasıyla var gündemimizde. Acaba "Türkiye'de demokrasi yok" diyen HDP'liler Moskova'da Putin yönetiminin temsilcileri ile görüşürken, "Neden Suriye'nin Beşşar Esad'ını destekliyorsunuz" diye hiç sordular mı?
Ya da laiklik üzerinde Jakoben çeşitlemeler yapmayı siyaset etmek sanan Cumhuriyet Muhafızları, tüm dünyada barışın ve uzlaşmanın simgesi olan "Mevlevilik"in bile "Tekkeler ve zaviyeler" kapsamında yasaklandığını, neden hiç hatırlamazlar?
Böyle sayısız soru var... Mesela Pensilvanya'daki sığınağından "Evlerine ateşler düşsün" diyerek Türkiye'ye beddualar yağdıran o kişi, Türkiye'de kendisine bağlı polislerin, savcıların ve yargıçların ürettikleri komplolarla yıllarını hapiste geçiren suçsuz insanların, kendisine gönderdikleri bedduaların farkında mıdır?
Ama galiba bu tür sorulara takılıp, gerçekleri bir kenara bırakmanın kimseye yararı yok... Sonuçta halkın bilinci kimin terörizmi, kimin darbeciliği desteklediğinin farkında. Mesela MHP'yi ele geçirme planları da yargı kararı ile havada kalmadı mı? Kasetli komploları bir dönemde sonuç veren siyasi imamlar, şimdi MHP'nin olağan kongresini beklemek zorundalar. Ancak yine de gündemdeki soruları aklımızdan çıkarmayalım.

Mehmet Barlas/Sabah

  • 4
  • 19
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…

İki ismi işaret ediyor Baykal: Biri dönemin Başbakanı Erdoğan, diğeri Erdoğan'ın o görüntüleri izlediğine dair görüntüleri izlediğini söyleyen Kılıçdaroğlu. Baykal'ın işaret etmeyi unuttuğu bir odak daha var: Pensilvanya...

Çünkü kaset ortaya çıkar çıkmaz, Pensilvanya'daki zat, "Bu durumun cemaatimizle bir ilgisi yok" demeye getiren bir açıklama yapmış, Baykal'ı temin yoluna gitmişti. Neden diğer cemaatler ses vermemişti de, Fethullahçılar açıklama yapma gereği duymuştu? Kimse onlara bir suçlama yöneltmemişti ki. Neden durup dururken kendilerini hatırlatma gereği duymuşlardı? Bu işgüzarlık kimsenin dikkatini çekmedi. Bir ilginç "durum" daha:

Baykal, "O günkü yüksek siyasi iradenin talimatı, onayı, kararı olmadan böyle bir iş yapılmaz" diyor ama hiçbir gazeteci de (buna anchorman kılıklı ibiş de dahildir) çıkıp, "Peki, 17-25 Aralık girişimine hangi yüksek irade karar verdi, 7 Şubat baskınına hangi yüksek irade karar verdi, içinde 'Dönemin Başbakanı' ifadesinin geçtiği polis fezlekesine hangi yüksek irade karar verdi Sayın Baykal?" diye sormuyor.

Bu durumda;

BİR- Baykal'a komplo kuran şebeke, aynı zamanda Erdoğan'ın bu görüntüleri izlerken videosunu çekmiş.

İKİ- Kılıçdaroğlu, Baykal kumpasından sonra Erdoğan'ın görüntülerini kaydeden şahıslarla yahut bu şahıslara yakın olan kişilerle bir araya gelmiş, kapalı kapılar ardında bir görüşme gerçekleştirmiş.

ÜÇ- Kılıçdaroğlu'na bu gizli görüşmede, Erdoğan'ın Baykal kasetini izlerken çekilmiş bir videosu izletilmiş.

Elde, Erdoğan'ın Baykal kasetini izlerken çekilmiş bir görüntüsü yok; sadece bilgisayar monitörüne bakarken çekilmiş bir görüntüsü var. Bu da bize, Erdoğan'ın "bir şeyler izlediğini" değil, birilerinin bilgisayar monitöründen Erdoğan'ı izlediğini gösteriyor. Demek ki, Kılıçdaroğlu, Erdoğan'ı kimlerin izlediğini ve görüntüye aldığını biliyor. "Getirdiler, önüme koydular, ben de izledim" dediğine göre, bu kişilerle bir görüşme de gerçekleştirmiş Kim bu "görüntüleri getirenler?" Kılıçdaroğlu niçin açıklamıyor bu isimleri? Niçin kaset komplosunun failleriyle irtibatlı olduğu belli bu kişileri koruma yoluna gidiyor? Niçin haklarında suç duyurusunda bulunmuyor?

Üç ihtimal var: Kılıçdaroğlu ya yalan söylüyor, ya komplocularla ortak çalışıyor, ya da olmayan görüntüler üzerinden Erdoğan'a şantaj yapıyor. Genel başkanlığını "kaset komplosuna" borçlu olduğunu düşünürsek, ikinci ihtimal daha akla yatkın görünüyor. Bilmiyorum artık... Bundan sonrası cumhuriyet savcılarının işi!

Ahmet Kekeç/Star

  • 5
  • 19
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…

Malum, küresel güçlerin Erdoğan'la hem açık hem de kapalı problemleri var. O açık, yani hemen göze çarpan problemlerden biri de bu işte! Demokratik ifade özgürlüğü kisvesi altında egemen dillerini ve üstenci edalarınıErdoğan'a yediremiyorlar. Bu onları hasta ediyor! Amanpour'u Erdoğan karşısında da gördük. Fakat hatırlayın, daha geçenlerde... Hırvatistan'dayken... Avrupa Parlamentosu Başkanı Martin Schulz'un kendisi hakkındaki bitmek bilmeyen (ve nedense bizim Dışişleri'nin sessiz kaldığı) yakışıksız sözlerine Erdoğan'ın verdiği cevabı hatırlıyor musunuz? "Benimle görüşürken hiç böyle halleri yok, hep liderliğimin saygınlığından söz eder."
Sonrası daha bomba tabii: "Ben bu tür tavırları Alman ekolünün Türkiye'ye bir operasyonuolarak görüyorum." Bunu da geçip mesela hemen geçen güne, 30 Nisan'a dönelim... PYD'nin terör örgütü olduğu ve müttefiklerimizden silah desteği aldığı konusunda Erdoğan'ın İlim Yayma Cemiyeti'ndeki konuşmasına hani... Ne dedi Erdoğan? "Bunlar NATO'da beraber olduğumuz ülkeler. Bana telefonda diyorlar ki, bu konuşmaları medya yoluyla yapmayalım. Doğru, yapmayalım da, sen bu silah yardımlarını ne yoluyla yapıyorsun, onu anlat!"

CNN'deki Dilma Rousseff röportajını şimdi bu yazıyı yazarken yeniden açıp izledim. İçim acıdı. Anladım ki, Batı'nın da, dünyanın da, darmadağın İslam ülkelerinin de Erdoğan'la çok işi olacak! Ve Allah'tan ki, Türkiye böyle açık sözlü bir lidere sahip. İyi ki, konuşuyor; sözünü sakınmadan konuşuyor!
Çünkü otuz yıldır dünyayı sarıp sarmalayan ve sadece küresel güçlere yarayan "politik doğruculuk" yalanını hakiki doğruculukla çöpe atmanın herkesi sarsıp uyandıran bir yanı var.

Haşmet Babaoğlu/Sabah

  • 6
  • 19
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…

O laikçi zorbalık yüzünden kendi kızlarını yurt dışında okutmak zorunda kalmış, hapse atılmış, siyaseten yasaklanmış Cumhurbaşkanı, elinde bunu yapabilecek güç, toplumsal destek varken, karşısında buna direnebilecek bir muhalefet ve ordu da yokken, tabanını en azından bunu savunarak çok mutlu edebilecekken Anayasa'da İslam'a atıf yapılması tekliflerine şöyle cevap verdi Zagrep'te:

"Bunların hepsi boş şeyler. Anayasa'da bu ülkedeki tüm dinî grupların inançları güvence altına alınıyorsa, devletin tüm inanç gruplarına eşit mesafede olması esas alınıyorsa, özellikle İslam'a vurgu yapmaya ne diye ihtiyaç olsun? Ben bir Müslüman olarak inancımı istediğim gibi yaşayabiliyorsam mesele bitmiştir. Hristiyan Hristiyanlığını yaşayabiliyorsa onun için de bitmiştir. Musevi Museviliğini yaşayabiliyorsa onun için de mesele bitmiştir. Ateist ateistliğini yaşayabiliyorsa onun için de bitmiştir..."

Burada da bitmiyor. Batı medyasının isminin başına "İslamcı" koymadan mutlu olmadığı aynı Cumhurbaşkanı, sadece Türkiye için değil, diğer Müslüman ülkelere de laikliği nasıl tavsiye ettiğini de anlattı:

"Ben bu konudaki görüşümü, Mısır'da Kahire'de o dev opera binasındaki konuşmamda da söyledim. Laikliğin, devletin tüm farklı inanç grupları için bir güvence olduğunu, bütün farklı inanç gruplarına eşit mesafede durması olduğunu anlattım. Hatta o zaman, şimdi hapiste olan Müslüman Kardeşler yetkilisi Muhammed Bedii, 'Bu dediğiniz nasıl bir şey' diyerek şaşkınlığını dile getirmişti. Ben de kendisini kahvaltıya çağırmıştım. Kahvaltıda kendisine anlatmamın akabinde de, 'Böyle olduktan sonra ben de bunu tasvip ediyorum' demişti..."

"Modern İslamcılığın" kurucu babalarından Hasan El Benna'nın oğlu Seyfülislam Benna'yı da aynı gezide ziyaret ettiğini, onun da çerçevesini çizdiği bu laiklik anlayışını benimsediğini anlatmıştı Cumhurbaşkanı.

9 yıl önce "Sözde değil, özde laik" diyerek karşısına çıktıkları bu Cumhurbaşkanı, "sözde değil özde laik" çıkması yetmezmiş gibi, bir de yıllarca altını oyduğu, karşı çıktığı, yok etmek istediğini söyledikleri laikliği kurtarmasın mı?Türkiye'de laikliğin karşı karşıya kaldığı en ciddi tehdit cemaatti. Eğer cemaat 17/25 Aralık'ta laiklerin alkışları arasında başarılı olsaydı ordu, emniyet, MİT, yargı ve bütün bürokraside ve tabii ki siyasette hakimiyetini kuracak, bütün bu hakimiyetin ipleri de Fethullah Gülen'in eline verilecekti.
Son sözü o söyleyecek, onun fetvaları, icazetleriyle devlet hareket edecekti.
İşte bunu Tayyip Erdoğan engelledi. Ancak da o engelleyebilirdi. Eğer 17/25 Aralık'ta iktidarda onun partisi değil, CHP olsaydı, bütün olan biten CHP iktidarının dindar bir cemaati ezmesi olarak okunur ve bütün muhafazakâr kitleler buna karşı direnirdi. Ama devletin içerisine sızmış bir dinî cemaatin tasfiyesini de Erdoğan yaptı.
Laikler henüz farkında değil, "yine mi paraleller" diye dalga bile geçiyorlar ama nasıl olsa ileride anlayacaklar.
Türkiye'de laikliği Erdoğan kurtardı. AK Parti'nin ortaya koyduğu sentez Türkiye'deki dindarları bütün coğrafyamızı etkileyen radikal akımlardan korudu, hâlâ da koruyor.
Hâlâ daha "Anaokulu öğrencileri camiye götürüldü" başlıklarıyla fabrika ayarlarına dönüp, insanların çocuklarını nasıl yetiştireceği hakkında küstahlık yapmayı laikliği savunmak zannetmekten vazgeçmeyen bu laikler, hâlâ liberalinden, solcusuna kriz anlarına ortaya çıkan İslam düşmanlıkları, çoğunlukta olan dindarlarla birlikte yaşamak için kıllarını kıpırdatmamaları bir tarafa, kullandıkları aşağılayıcı, tahkir edici dil nedeniyle bu kadar şanslı olmayı aslında hak etmiyorlar.Eğer laikliğe aykırı değilse hak etmedikleri bu nimetler için, uzun yılların biriktirdiği tecrübeler sonucunda Türkiye'nin yakaladığı bu fikri olgunluk için Allah'a her gün şükretmeliler!

Yıldıray Oğur/Türkiye

  • 7
  • 19
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…

Menderes- Özal- Erbakan- Erdoğan... Siyasî tarihimizde, statükoya, oligarşik bürokrasiye ve onların sermayedeki işbirlikçilerine karşı halk iradesini savunmayı benimseyen bir çizginin temsilcileri. Her biri birbirinden farklı, her biri diğerini tamamlayan ve Erdoğan'da zirvesini bulan bir paradigma bu. Çevreyi merkeze, ezileni temsiliyete, kısık sesleri haykırışa kavuşturan bir paradigma.
Ancak aralarında tevil edilemez farklılıkların bulunduğu da bir gerçek. Örneğin Özal, darbecilerle çalışıp beklenmedik bir çıkışla Başbakan seçilmişti. Erdoğan, her dönemde darbelere karşı direnerek buraya geldi. Hatta şimdi sadece ülkesinde değil, dünyadaki darbecilere de kafa tutuyor. Özal, 'siyasî yasaklı' olanların yasaklarının sürmesini arzu etmiş ve ilgili referandumda 'Hayır' oyuna yakın durmuştu. Erdoğan ise en başta kendisi hapis yatmış bir siyasî yasaklıydı. Çok değil, 8 yıl öncesi partisinin kapatılması direkten dönmüştü. Şimdiye kadar da parti kapatmalara karşı durduğu gibi 'zımnen' siyasi yasaklı kabul edilen HDP'ye siyasi alan açılmasını sağlayan kişiydi. HDP'nin bu fırsatı heba edip, gayrimeşru yollara sapması, bu gerçeği değiştiremez.
Özal, partisi çatırdarken, oy oranı %36'lara gerilemişken, tabiri caizse kendini Çankaya'ya 'atmıştı.' Erdoğan ise, partisinin doğal lideri olduğu tartışmasız kabul edilirken, oy oranı %45- 50 arasındayken, bizzat kendisi %52 ile Beştepe'ye çıkmıştı. Özal, ANAP'la birlikte popülaritesi gerileyen bir liderdi. Erdoğan, popülaritesi, Ak Parti'den büyük olan, bölgeye yayılan ve "21. yüzyılın Selahattin Eyyubi'si" olarak anılan bir lider. Özal -Erdoğan kıyaslamalarına girişip, aklınca siyasî mühendislik çalışmalarına giren 'mesaj kaygılı'ların aklında tutmasında fayda olan, küçük bir hatırlatma sadece...

Hilal Kaplan/Sabah