Türkiye'nin en iyi haber sitesi

Editörün seçtiği köşe yazılarından…

  • 1
  • 13
Editörün seçtiği köşe yazılarından…
Editörün seçtiği köşe yazılarından…

Kariyer koçuymuş... Yani kariyerinde başarılı olmak veya iş değiştirmek isteyenlere yardımcı oluyormuş... Bayağı bilgi ve uzmanlık işiymiş, alanında az buz eğitim almamış. Birtakım yabancı kurslar ve sertifikalardan söz ediyor. Parası olmayan ama para kazanmak isteyen ya da orta düzeyde bir şirketin orta düzeyde bir çalışanına "koçluk" yapar mısınız, diye soracak oluyorum. Susup uzaklara dalıyor. Sonra gülerek "İyi de biz kimden para kazanacağız?" diye soruyor. Açık sözlü.
"Öyle kariyer koçlu- ğu mu olurmuş, size de cesaret koçu lazım" diyecek oluyorum ki, işin aslını açıklıyor: "Daha çok büyük şirketlerdeki yöneticilere yardım ediyoruz" diye cevap veriyor. E adam zaten olmuş işte, nesine yardım? "Yok" diyor ciddi ciddi; "kariyer hiç tamamlanmayan ve hep tehdit altında bir süreç!" Altın vuruşu galiba ben yapıyorum: "Ne fenaymış, Allah'tan ölüm var!"

Bu konu üzerine az yazmadım ama artık koçluk çeşitlerine yetişemiyorum. Yaşam koçu ile başladı, ilişki koçu, beslenme koçu, spor koçu derken iş çocukların sınav koçuna, eşlerin seks koçuna, hamilelik koçuna, hatta kanser koçuna kadar uzanmış. Psikolog, psikiyatrist, pedagog değiller. Arkadaş, dost da, "bir bilen abi" falan da değiller. Bir nevi "antrenör" oldukları söylenebilir. İtiyor, coşturuyor, yönlendiriyorlar. Bazen faydalı oldukları, bazen derin hayal kırıklıklarına yol açtıkları görülüyor.

Koçları eleştirmek işin en kolay yanı. Belki bir de "neden bu hale geldik?" diye kendimize sormamız gerekiyor. İki bacağı ve gücü kuvveti yerinde insanların kendilerini sakat sanmaları gibi bir durum var ortada. Bastona, desteğe, hatta proteze ihtiyaç duyuluyor ve buna "koç" deniyor. Hamilelik ve doğurmayı gitgide yabancılayan sosyal kesimlere "hamilelik koçları"nınyardıma gitmesi ne çok şey anlatıyor, değil mi? Değerli düşünür/ psikanalist Renata Salecl'in dediği de doğru: Modern insan iddia ettiğinin aksine acıklı biçimde çaresiz ve zayıf. Kendine gönüllü olarak uyacağı efendiler arıyor. İşte "yaşam koçluğu" mesleği bu boşluktan zuhur ediyor.

Biliyorum, "tuzu kuru beyazlar şimdi de bununla oyalanıyorlar" diyeceksiniz. Fakat bu koçluk modası bütün sosyal kesimlere hızla yayılıyor haberiniz olsun. Asıl ürpererek beklediğim ne biliyor musunuz? Yakında "tasavvuf koçları" çıkabilir! Deyim yerindeyse gayet seküler bir çerçevede zahmetsiz, neredeyse turistik bir haz tatminine uygun manevi koçluk. Olur mu, olur!

Haşmet Babaoğlu/Sabah

  • 2
  • 13
Editörün seçtiği köşe yazılarından…
Editörün seçtiği köşe yazılarından…

Bilindiği gibi Cemaatçiler orduya sokulurken aşırı bir tedbir uygulanmakta. Silahlı Kuvvetler'e yerleştirilen her genç subay bu çerçevede "Cemaat içi emir-komuta zincirinin dışında kalmak"zorundalar. Cemaat yetkilileriyle hiçbir temasta bulunmamaya özen gösteriyorlar. Bu subaylar çok dar kapsamda sadece birbirlerine zimmetliler. En fazla iki ya da üç kişi birbirini tanıyor ama bir zincirin halkalarını oluşturabilecek bağlantıyla irtibatları yok. İşte, Hususilerin Ankara'ya gidip yerleşmelerinin amacı bu. Cemaatçi subaylar arasındaki bağlantıyı sağlamak, onları zincirin halkaları hâline getirmek üzere parçaları bütünleştirmek. Çünkü Cemaatçi subayları oralara yerleştirenler onlar. Tek tek temasa geçiyorlar.

Ancak TSK'ya darbe için uygun bir zemin hazırlanması ve kaos ortamının da sağlanmasıgerekiyordu. Bu anlamda PKK ile yaptıkları iş birliği önemli ölçüde yardım edecektir umudundalar. PKK'lı 5000'in üzerinde teröristin öldürülmesi mühim değil. Canlı bombalar, patlatılan bombalarla polis ve askerlerin şehit edilmesi bu ortamı sağlar düşüncesindeler.

Cemaatçi subaylar bunu başarabilirler mi? Dursun Çiçek'in dediklerine bakılırsa böyle güçleri yok.

Ancak ben o kadar emin olunmaması gerektiği kanısındayım. Çiçek'in kendisi zaten önemine dikkat çekerek "Cemaat'in özellikle istihbarat, bilgisayar ve insan kaynakları yönetiminde bilinçli seçim olarak etkin olduğu noktalar vardır. Oralardan da temizlenmesi gerekiyor" diyor. Şimdi soralım: "Her türlü kumpası, iğrençliği, ahlaksızlığı ve sahtekârlığı yapabilen bu adamların istihbaratın içinde olmaları büyük tehlike değil midir? Ya Bilgisayar yönetiminde etkili olmaları? Bizzat Dursun Çiçek'in ıslak imzalı belgesini bile üreten bu şebeke bir MÜDAHALE emrini emir komuta zinciri içerisinde tüm kuvvet komutanlıklarına ve alt birimlerine gönderse ne olur düşünebiliyor musunuz? O emrin manipülasyon olduğunu anlayana kadar iş işten geçmez mi?.."

Çok açık bir soru. Sayın Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan, Sayın Başbakan Ahmet Davutoğlu, Sayın MİT MüsteşarıHakan Fidan, hatta herkesin takdirle karşıladığı bildiriyi yayınlayan Genelkurmay Başkanı Sayın Hulusi Akar? Emin misiniz? Rahat mısınız bu konuda? Tüm yaşadıklarımızdan sonra herkesin diken üstünde olması gerek.

Fuat Uğur/Türkiye

  • 3
  • 13
Editörün seçtiği köşe yazılarından…
Editörün seçtiği köşe yazılarından…

"Türkiye Cumhurbaşkanı ABD'ye gidince tutuklanacakmış!" "Obama, Biden, hatta vakıflarErdoğan'la görüşmeyi reddetmiş!" "Başkan havalimanında Erdoğan'ı karşılamaya dahi gitmemiş!" Bu "haberlerin" üzerinden 3 gün bile geçmedi ya, yine de unutan Cumhuriyet'e, Sözcü'ye,Hürriyet'e ya da PKK'nın yayın organlarına dönüp bakabilir. Peki, ne oldu? Ne olacak? Erdoğan bu yalancıların görüşmeyecek dediği ne kadar isim varsa görüştü. Üstelik konferans için ABD'de bulunan dünya liderlerinden ayrıcalıklı bir protokolle. Görüşmelerdeki sarılmalardan, kucaklaşmalardan, Cumhurbaşkanı'nın komplekssiz her Türkiye vatandaşının göğsünü kabartan dik tavırlarından bahsetmiyorum yalnızca. Örneğin Obama, Erdoğan'ı, Beyaz Saray'ın en kritik görüşmelerinin yapıldığı kırmızı salonda ağırladı.
Karşılama protokolüyle ilgili yalanlarının mumu da çabuk söndü. Merkel ve Cameron gibi ABD'ye gelen diğer tüm liderlerin de Erdoğan'la aynı protokolle karşılandığını gösteren görüntüler ortaya çıktı. Zaten Türkiye ziyaretinde benzer şekilde, Antalya Valisi tarafından karşılanan Obama, ülkesine gelen hangi lidere yetişebilirdi ki?
Dün söyledikleri yalanlar için okurlarına izahat bile verme gereği duymayan bu arkadaşları ya da ülkelerinin Cumhurbaşkanı kalp krizi geçirsin diye toplu beddua seansları düzenleyenleri gördükçe aklıma "aşağılık kompleksi" şüphesiyle doktoruna başvuran adamın hazin öyküsü geliyor.
Doktor hastasını dinledikten sonra "Kaygılanmayın, sizde kompleks falan yok..." demiş. Adam derin bir nefes alırken de doktor eklemiş. "Çünkü yaptıklarınıza bakılırsa siz düpedüz aşağılıksınız."

Melih Altınok/Sabah

  • 4
  • 13
Editörün seçtiği köşe yazılarından…
Editörün seçtiği köşe yazılarından…

Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın Washington'daki hayli yoğun gündemine bir de tezvirat, yalanlar, sahte haberler eşlik ediyor.

Misal, Washington ziyaretinden az önce bir haber yayıldı. ABD Başkanı Obama'nın, Atlantic Dergisi'ne verdiği röportajda CumhurbaşkanıErdoğan için "hayal kırıklığı" ifadesini kullandığı iddiası, elbette Türkiye'deki belli kesimler tarafından hızla satın alındı. Oysa kısa bir süre sonra ABD Ulusal Güvenlik Konseyi Sözcüsü Mark Stroh, haberi yalanladı.

İfade, haberde imzası bulunan Jeffrey Goldberg'e aitti ama Obama'ya atfedilmişti. Stroh, Obama'nın Erdoğan'ın görüşlerine önem verdiğini deklare etme gereği duyarak IŞİD'e karşı mücadelede Türkiye için "anahtar ortak"ifadesini kullandı ve "Meydan okumalara karşı ortaklar olarak birlikte karşı duracağız" dedi.

Ziyaret öncesi başka bir yalan da Başkan Obama'nın Cumhurbaşkanı Erdoğan ile"görüşmeyeceği", ne kadar çabalasa da Erdoğan'ın Obama ile bir araya gelmeyi başaramayacağı yolundaki iddialardı. Sadece liderlerin değil, iki devletin heyetlerinin karşılıklı görüşmelerini de içeren "resmi görüşme"gerçekleşmeyecekti, doğru. Bunu teknik ayrıntıları bilmeyen seyirciye sanki hiçbir temas gerçekleşmeyecek gibi lanse etmeyi başardılar.

Açıklamalar, demeçler bile yalancıların iştahını kesmedi. Ama balon eninde sonunda sönecekti. Perşembe akşam saatlerinde Obama ile Erdoğan 50 dakika süren bir ikili görüşme gerçekleştirdiler. Obama söze Diyarbakır'da 7 şehit vermemize neden olan terör saldırısını kınayarak ve Amerikan halkının üzüntülerini ileterek başladı.

Ancak bu görüşmeden sadece saatler önce, Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın Brookings Enstitüsü'nde yaptığı konuşma sonrasında kalp krizi geçirdiği ve hastaneye kaldırıldığı iddia edildi ki, kanımca sahtekârlıktan medet ummadaki alçalmanın ipi göğüslediği yer, bu nokta oldu. Erdoğan'ın kanlı canlı halde enstitüden çıkıp destek için gelen coşkulu hayranlarını selamladığı ve sağlıklı bir şekilde aracına bindiği görülmüştü çünkü.

Brookings demişken unutmayalım; enstitünün Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın konuşmasına "sıcak yaklaşmadığı", ancak kurumun başkanı Strobe Talbott'un Türkiye'den "güçlü bir işkadınının ricası üzerine" Cumhurbaşkanı'nı davete olumlu yanıt verdiği iddiasının da yalan çıktığını hatırlatalım. 31 Mart Perşembe günü bu iddia da yalanlandı.

Brookings Enstitüsü Medya İlişkileri Sorumlusu Gail Chalef, Cumhurbaşkanı Erdoğan'ı davet etme fikrini önce reddettikleri iddiasının doğru olmadığını belirterek, "Cumhurbaşkanı Erdoğan, bu hafta Nükleer Güvenlik Zirvesi'ne katılmak için geldikleri sırada Brookings'te konuşma yapmaları için davet edilen liderlerin arasında zaten vardı" dedi. Anlayacağınız, çoğu "iç piyasada" ya da Türkiye'den ABD'ye giden anti-Erdoğancı, anti-Türkiyecilerin tezgâhında üretilmiş yalanlar bu kez Amerikalıları bile yordu desek, yalan olmaz.

Nihal Bengisu Karaca/Habertürk

  • 5
  • 13
Editörün seçtiği köşe yazılarından…
Editörün seçtiği köşe yazılarından…

Geçen hafta yaşadıklarımıza bir bakın. Önce "Erdoğan ABD'ye gidemez" diyerek Cumhurbaşkanı'nın Washington seyahatini engellemeye çalıştılar. Fakat Erdoğan ve beraberindeki heyet uçağa bindi ve yola çıktı. Uçak havada iken, "Erdoğan'ıWashington'da çok kötü sürprizler bekliyor" diye tezviratta bulundular. "Hem Obama Erdoğan'la görüşmeyecek, bu görüşme olmadıktan sonra bu ziyaretin ne anlamı" var diye konuşup durdular. Uçak indi bu kez "karşılama çok zayıftı" diye yazdılar. Halbuki Washington aynı vakitler Nükleer Zirve'ye katılmak için gelen onlarca resmi heyeti karşılıyordu ve resmi prosedürde hiçbir aksama olmamıştı.
Havaalanından otele doğru yol alırken "Erdoğan'ın kalacağı otelin önünde büyük protestolar" var dediler. Otele geldiğimizde karşılaştığımız şey, Erdoğan'a sevgi gösterisinde bulunan bir kitle ve onların karşısında 15 kişilik bir çapulcu heyeti idi. Biz otele geçtikten çok kısa süre sonra da kayboldular.
Erdoğan ilk kapalı görüşmesini yaptığında, görüşmeye katılan ABD'lilerin isimlerini yayınlayıp onların "ABD politikası açısından değersiz kişiler" olduğunu iddia ettiler. Halbuki aralarından birçoğuna geçmişte mikrofon uzatmış ve Pensilvanya'daki efendileri için üç beş güzel cümle dilenmişlerdi.
Başkan yardımcısı Joe Biden, Erdoğan'ı otelinde ziyaret ettiğinde bu ziyareti görmezden gelmeyi yeğlediler. Yapılan görüşmenin içeriği göz önünde bulundurulduğunda görmezden gelmek dışında da bir şansları yoktu esasında. Erdoğan ve beraberindeki heyet Washington'da ikili görüşmelerde bulunurken, ABD'nin önde gelen kanaat önderleriyle ve işadamlarıyla temaslarda bulunurken bir kez daha "Obama ile görüşmedikten sonra ne anlamı var ki" nakaratını terennüm ettiler. Tabii ki Erdoğan, Obama ile "ikili temaslar" kapsamında görüştü. Bir saate yakın süren görüşme, son derece verimli geçti. "Biz rezil olduk" deyip özür dileyecek halleri yoktu elbette.
Onun yerine "görüşmenin kırmızı salonda gerçekleşmiş olması, acaba Erdoğan'a bir mesaj mı" diye saçmaladılar. Erdoğan, aynı gün Brookings Enstitüsü'nde konuştu. Konuşmadan önce PKK'lılarla birlikte protesto için gelen paraleller "Erdoğan'ın korumaları canımızıyaktı, bizi itti" diye yaygaralar kopardılar.
Bundan üç yıl önce "devleti biz yönetiyoruz" diye pazarlayan, insanları Silivri'ye tıkmakla tehdit edenlerden bahsediyoruz. Şimdi, ABD'lilerden merhamet dilenip, oluşacak mağduriyet görüntüsü üzerinden bir parça alan devşirebileceklerini düşünüyorlar.
Cumhurbaşkanı Erdoğan ve beraberindeki heyetin Washington ziyareti bugün son buluyor. Programın son gününde Cumhurbaşkanı, Maryland eyaletindeki Amerika Diyanet Merkezi'ni açacak. Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın liderliğindeki Türkiye heyeti, ülkesinin menfaatlerini korumak, çıkarlarını geliştirmek adına oldukça başarılı bir program gerçekleştirdi. Ve bir kez daha Türkiye kazandı.

Fahrettin Altun/Sabah

  • 6
  • 13
Editörün seçtiği köşe yazılarından…
Editörün seçtiği köşe yazılarından…

FETÖ ARTIK ABD YÖNETİMİNİN MESELESİDİR

Burası ABD, canı sıkılan protesto yapıyor. Özellikle birçok ülke liderinin burada bulunduğu bu günlerde her köşede bir gösteri veya protesto görebilirsiniz. Paralel yapının ABD'deki asıl görünmeyen yüzüne bakmak gerekir. Zira FETÖ burada da uzun zamandır kapsamlı ve derin bir yapılanma faaliyeti sürdürmektedir. Özellikle 17 Aralık darbe teşebbüsünden sonra başlayan yoğun mücadele sürecinde, deşifre olmayanlar "siper"e, deşifre olanlar ise ABD'ye yönlendirildi. Ve beyin takımının "hicreti"nden sonra FETÖ'nün buradaki faaliyetleri daha da yoğunlaştı. Tıpkı Türkiye'de olduğu gibi meşru hakları istismar ederek, hukuki boşlukları sonuna kadar kullanarak ve himmet verip; himmete kavuşarak inisiyatifi ele geçirdiler...

Bu örgüt hakkında en geniş araştırmayı yapan ve yargı sürecini başlatan Amsterdam Hukuk Bürosu'nun tespitleri, ABD'deki paralel işgalin derinliği hakkında önemli ipuçları veriyor:

- FETÖ bir "Plastik Örgüt"tür, değişen durumlara göre yapı değiştirerek faaliyetlerini sürdürmektedir. Mesela, buradaki okullar kurulurken "Fethullah Gülen bütün okulların başkanı" diyorlardı ama şimdi birbirlerini tanımıyorlar!

- ABD'deki vergi mükelleflerinden aldıkları 1.5 milyar doları 'şerif'ten en üst ofise kadar herkese dağıtarak kat kat fazlasını kazandıkları bir düzen kurdular.

- FETÖ bir mafya örgütü gibi yönetildiği için bu ilişkileri tespit etmek kolay olmuyor.

Daha da uzatabileceğimiz bu tespitler Amerika'nın devlet yapısı içindeki etkinliklerini net olarak ortaya koymaktadır. Ayrıca yine Amsterdam'ın tespitleriyle netleşen derin devlet desteği de geriye kalan kapıları açmaktadır. Amerika bu sessiz ve derin işgalin ne kadar farkında bilmiyorum. Ama Türkiye'yi yıpratmak için PKK'ya göz yuman Avrupa'nın şimdi terörle yüzleştiği gibi Amerika'da Türkiye'ye karşı koz olarak kullandığı bu yapının doğurduğu "Paralel ABD" ile yakında tanışacak!.. "Stratejik ortaklarımız" bünyelerine hızla yayılan bu kanserle bir gün mücadele ihtiyacı duyarlarsa Türkiye'nin tecrübesinden istifade edebilirler.

Nuh Albayrak/Star

  • 7
  • 13
Editörün seçtiği köşe yazılarından…
Editörün seçtiği köşe yazılarından…

Suriye dosyasında rol alan ABD kurumlarının bir dağınıklık hatta birbiriyle rekabet halinde olduğu konuşuluyor. DAİŞ'in önceliği sebebiyle Beyaz Saray'ın görüşünü oluşturmada Pentagon ağırlıkta; Dışişleri ise süreçte daha sembolik durumda. Esed'e yönelik operasyonlarla ilgilenen CIA de Azez-Cerablus hattının geleceği konusunda Türkiye ile benzer konumda olsa da istediği etkiyi oluşturamıyor. ABD'li yetkililer PYD'ye değil Suriye Demokratik Güçleri (SDG) bünyesindeki Araplara destek verdiklerini söyleseler de PKK'nın PYD-YPG üzerinden Kuzey Suriye'yi talim ve mühimmat temin sahasına çevirdiği önlerine koyuluyor. PKK canlı bombalarının PYD-YPG kontrolünde eğitildiği bilgisi çok somut.
Türkiye ve ABD'nin Suriye masasında ortak bir noktaya gelmesi için Azez- Cerablus hattının kontrolünün nasıl şekilleneceği ve hangi grupların burada etkili olacağının formülünün bulunması gerekiyor. ABD, PYD-YPG ile Arap aşiretlerini bir araya getirerek SDG'yi kurmuştu. Amaç Türkiye'nin PKK terörüne destek eleştirilerinden kurtulmaktı ancak PKK'ya "hırs" ve "meşruiyet" sağladı. Yapılması gereken ABD'ye yakın Arap aşiretlerle Türkiye'ye yakın ılımlı muhalefet örgütlerini bir araya getirmek olabilir. Bu yeni oluşuma hava desteği verilerek DAİŞ bölgeden temizlenebilir. ABD'nin Türkiye'nin YPG'den duyduğu rahatsızlığı teskin edecek adımlar atması mutlaka gerekli.
PKK terörü ile mücadelede iç kamuoyunda büyük desteğe sahip olan AK Parti Hükümeti aksi durumda YPG'yi vurmak zorunda kalabilir. Fırtına obüslerinin DAİŞ hedeflerini vurduğu gibi YPG'ye de çevrilmesi ciddi bir seçenek. Türkiye-Rusya ilişkilerinde yakın gelecekte bir yumuşama olması halinde bu seçenek daha da etkili olabilir. PKK başka bir seçeneği kalmadığını katı bir şekilde hissetmedikçe çözüm sürecinin buzdolabından çıkarılma zamanı gelmeyecek.
Terörle mücadele Türkiye'nin birinci önceliği ise ABD'li yetkililerin Erdoğan'a bu alanda somut çözüm önerileriyle gelmesi ikili ilişkileri eski rayına oturtma yolunda iyi bir başlangıç olabilir.
Obama'nın Türkiye için umduğu "Doğu ile Batı'yı birleştirme rolü" ne yazık kidemokrasinin yaygınlaşması alanında olamadı. Suudi Arabistan gibi statükocu güçler Arap baharını kışa çevirdi, ABD de, en hafif tabirle, buna seyirci kaldı. Suriye ve Irak'ın "terörist üreten" yerlere döndüğü bu dönemde Türkiye, terörle mücadelede işbirliği konusunda Doğu ile Batı'yı birleştiren bir rol üstlenebilir. Zira her iki ülkeden gelen PKK ve DAİŞ terörünün en büyük mağduru Türkiye.
Terör dalgasının Avrupa'yı da daha fazla vurmaması için Erdoğan'ın bahsettiği "uluslararası işbirliğine" şiddetle ihtiyaç var.
Obama yönetiminin ikili ilişkilerdeki "yorgunluğu" ve kurumlar arasındaki "dağınıklığı" bir kenara bırakarak sahanın gerçeklerine odaklanmasının zamanı.

Burhanettin Duran/Sabah