Editörün seçtiği köşe yazılarından...

  • 1
  • 16
Editörün seçtiği köşe yazılarından...
Editörün seçtiği köşe yazılarından...

Şunu zihnimize kaydedip ara ara hatırlayalım derim... Mesela CHP'yi destekleyenlerin sadece katı laikler veya vesayetçi rejim yanlıları olduğunu düşünmek yetersizdir. Bazen de fena halde yanıltıcıdır. Mesela Demirtaş'ta birden "büyük insanlığın" sesini duyan Nişantaşılıların "demokrasinedir, ne değildir?" konusunda ciddi biçimde kafa yorduklarını falan sanmıyorsunuzdur, umarım. Demokrasi umurlarında bile değildir. Bana sorarsanız, bir toplumsal kesimi anlamak için çıplak siyaset dışında neler konuştuklarına, nelere inandıklarına, hayatlarını nelere göre yönlendirdiklerine bakmakdaha doğru olur ama nedense sosyal bilimciler işin bu tarafını savsaklarlar.
Bu kesimlerin seküler (kabaca mevcut toplumsal din dışı) hayat tarzları hep vurgulanır ama aslında inanmak ve hayatlarını "kutsallar" ile doldurmak için nasıl umarsızcaçırpındıkları unutulur.

Peki nasıl bir dünyaları var bu insanların? Duygu ve inanç dünyalarında neler dönüyor? Mesela ben şu hallerine yıllardır hem şaşar hem gülerim... Google'dan olsun, "kuantum fiziği" hakkında bilgi edinmeye yanaşmazlar. Zor mu gelir ne? Zaten durup dururken ne gerek vardır! Ama "kuantum terapi" diye bir şey duymaya görsünler, kendilerinden geçerler. Hemen kuantum düşünce(!) atölyelerine katılır, bu konudaki kitapları kapışırlar. Bir Müslüman'ın teslimiyet ve rıza hali onlar için akıl almazdır fakat "evrenden para istemeyi" ATM'den para çekmek kadar normal bir şey sanırlar. Yok mudur bir tanıdık fizik profesörü falan? Ya da aklı başında, bilimden anlayan ve bu kuantum, evren konusundaki inançların saçmalığın daniskası olduğunu anlatan biri? Vardır. Çok saygı duyarlar o kişilere. Ama saygı duymak aynı zamanda rafa kaldırmak gibi bir şeydir. Mesela astronomiden kimse kuşku duymaz ama o akademyada kapalı kalabilir, çünkü asıl ihtiyaçları astrolojiyedir. Öyle haldedirler ki, inanacak şeylere duydukları susuzluktan içleri yanıp kurumuştur.

Haşmet Babaoğlu/Sabah

  • 2
  • 16
Editörün seçtiği köşe yazılarından...
Editörün seçtiği köşe yazılarından...

Diyanet İşleri Başkanı Mehmet Görmez, bana göre pek çok kimsenin içinden geçirdiği bir konuyu dile getirdi: "Şehitlerimizi Chopin'in cenaze marşıyla değil, Itri'nin tekbiriyle uğurlayalım."

Mehmet Görmez bu öneriyi durup dururken yapmış değil. Diyanet İşleri'ne bu konuda bir hayli şikâyet ve talep iletiliyor. Nitekim geçen hafta Yüksekova'da şehit olan Özel Harekât polisi Mustafa Sezgin'in silah arkadaşları, naaş uçağa konulurken çalan Chopin'in "Opus 35, 2 numaralı Sibemol Minör Piyano Sonatı"na, yani "Cenaze Marşı"na tepki göstermiş, hep bir ağızdan tekbir getirerek bandoyu susturmuşlardı. Derken Türkiye Gaziler Vakfı Başkanı Lokman Aylar da açıklama yaptı: "Şehitlerimizi, milletimizin tekbir sesleriyle bestelenen Itri'nin 'Tekbir' eseriyle uğurlamak için kampanya başlattık."

Teröre karşı, vatan savunması yaparken hayatını kaybeden insanlarımızın milli olmanın da ötesinde dini bir mefhumla, "şehitlik" makamıyla onurlandıklarını düşünüyoruz, Allah'ın (CC) vaadi üzerinden bu mefkureye sığınarak acılarımızla baş edebiliyoruz ve yine Allah'ın vaadi üzerinden kendileriyle gurur duyuyoruz. O halde son arzularının Allah'ın ismiyle, zikriyle uğurlanmak olduğunu varsaymak abesle iştigal değil, haklı bir meşgale.

Kaldı ki Sayın Mehmet Görmez, güvenlik görevlilerinin böyle talepler ilettiklerini söylüyor: "Ben ölürsem hocam, lütfen bu çalınmasın diyorlar. Belki ailelere sorulması lazım. (...) Cenazenin İslam geleneğinde bir adabı vardır, hele şehit cenazeleri hem hüzünle hem vakarla uğurlanıyor. O esnada herkes dualarını yapıyor, hafızlar Kuran-ı Kerim okuyor. Onların arasında; ülkemize, kültürümüze, geleneğimize yabancı böyle bir unsurun şehit cenazesiyle buluşması doğru değil."

Meselenin sadece dini değil, kültürel boyutu olduğu, bir milletin kendi kültürünü yaşatıp yaşatmadığının en önemli göstergelerinin de "düğün" ve "cenaze" olduğu görmezden gelinemeyecek kadar kesif bir hakikat.

Sahi, kültürümüzle bir sorunumuzun olmadığı zamanlarda, hatta bir estetik değer ve iddia olarak yaşatıldığı zamanlarda devlet erkânı ne yapıyordu?

Bütün bunlardan epey önce 30 Ekim 2015'te Murat Bardakçı, hem cevabı vermiş hem de o haklı soruyu sormuştu:

"Sultan Abdülâziz'in oğlu Abdülmecid Efendi, (...) 1910'lu yıllarda Tekbir'i piyanoya uyarlayıp orkestrasyon yapılabilecek hale getirmiş ve 'Hymne', yani 'İlâhi' ismini vermiştir. Halkın cenazelerde asırlardan bu yana terennüm ettiği Tekbir ve Tekbir'in bizzat Son Halife tarafından piyanoya uyarlanmış, yani bandonun da çalabileceği şekli dururken, resmî cenaze törenlerinde neden Şopen'in marşı çalınsın?"

Doğru, neden çalınsın? Daha doğrusu, zaten bunca yıl neden çalındı sorusudur.

Nihal Bengisu Karaca/Habertürk

  • 3
  • 16
Editörün seçtiği köşe yazılarından...
Editörün seçtiği köşe yazılarından...

Tan'ın, önce Ensar Vakfı'nı, ardından tüm Ak Parti'yi, sonrasında Türkiye'nin değeri olmuş bazı marka ve şirketleri ve hızını alamayıp tüm Ak Partilileri 'çocuk tecavüzcüsü' ilan etmeye kalkan sağduyusuz ve izansız kampanyaya katılmaması bu leş muhalefeti güden çevreleri çıldırttı. Tan'ın HDP'den atılması çağrıları bile yapıldı. Tan, bu itirazlara rağmen geri adım atmadı ve şunları söyledi: "Bale kursunda bir seks skandalı oldu diye bütün balerinleri suçlamak veya HDP'li bir belediyede buna benzer bir şey olduğu vakit bütün bir HDP camiasını suçlamak veya bütün MHP'yi suçlamak veya bütün CHP'yi suçlamak, bu da yanlış bunu söylüyoruz. Ama bu kimseyi kesmiyor, niye kesmiyor? Ya bütün vakıf ve cemaatlere küfredeceksin. Hükümete küfredeceksin. Veya tüm bunları koruyup kollayıp tüm bunların üstünü örtmeye çalışacaksın. Ben ikisini de yapmıyorum."
Bunun üzerine HDP'ye yapılan 'sol' linç meyve verdi ve HDP, Tan'ın ilgili sözlerinin Merkez Yürütme Kurulu'nda ele alınacağını açıkladı. Disiplin Kurulu'nun devreye girmesi, hatta ihraç söz konusu olur mu bilinmez ama Tan, son bir açıklamayla herkese rest çekti:
"Bir kısmı dinlemeden, anlamadan yapıyor. Ama esas bu işi başlatanlar bilerek, tasarlayarak ve düşünerek bu işleri yapıyorlar. Yanlış düşünüyorlar, baltayı taşa vurdular bu sefer. 3 tane çakma Nişantaşlı, Bebekli, çakma sosyalist, 'çakma' tabirini kullanıyorum; gerçek Nişantaşlı, Bebek ve sosyalistlere saygı duyuyorum. Benim çocukluğum da Bebek'te geçti. Çakmalara söylüyorum, bu çakmalar için 'bütün İslami tarikat vecemaatler, Kuran kursları, yurtlar, tecavüzcüdür, sapıktır' demeyeceğim, demeyeceğim, demeyeceğim. Bunu diyenlerle de sonuna kadar mücadele edeceğim. Onlar da ellerinden geleni arkalarına koymasın. Bunu söyleyecekler de varsa çıkıp açıkça bunun böyle olduğunu söylesinler." HDP'nin tabanında hiçbir karşılığı olmayan ama üst yönetimin kurduğu tüm siyasî söylemlere etki etme kapasitesi bulunan bir kesimden uzun zamandır bahsediliyor. O yüzden bu sözler, sadece bir hadise eksenindeki kişisel bir karşı çıkış değildir. En çok Osman Kavala ismiyle anılan, daha çok Cihangir semtiyle sembolize edilen, alameti farikaları İslâm düşmanlığı olan bu "üç-beş çakma sosyalist"in aslında HDP'nin siyasî söylemine "bilerek, tasarlayarak ve düşünerek" ne kadar etki ettiğinin de tescilidir. Tan'ın HDP yönetiminden çok, onları bu kararı almaya zorlayan "üç-beş çakma sosyalist"i aktör görmesi boşuna değildir. Her anlamda düşündürücüdür.

Hilal Kaplan/Sabah

  • 4
  • 16
Editörün seçtiği köşe yazılarından...
Editörün seçtiği köşe yazılarından...

MHP 8 Mayıs'ta tüzük, 29 Mayıs'ta da genel başkan seçimli olağanüstü kongre yapacak mı? Gün geçtikçe 'evet' cevabından uzaklaşılıyor. MHP lideri Devlet Bahçeli'nin "Bizim paralele teslim edecek partimiz yok. Olağanüstü kurultay yapılmayacaktır!" diye net konuşması boşuna değil. Bunun 'dışarıdan okunabilir' gerekçeleri var.

1- Olağanüstü kurultay için toplanan imzaların yarısından çoğu Meral Akşener adına toplandı. Koray Aydın ve Sinan Oğan 'şimdilik' kaydıyla da olsa zaferi "Akşener'in liderliğinde" görüyor. Ümit Özdağ ise 'son duruma bakıp nihai kararını verecek' gibi duruyor.

2- "MHP'yi Akşener yüzde 18.7'ye, Oğan 15,7'ye, Aydın 14,9'a, Özdağ 15,4'e çıkarır" diyen anketler 'danışıklı' görülüyor. Bazı anketler Akşener'li MHP'yi yüzde 25'in üzerine taşıyor. Akşener'in de Yetmez, ben başbakan olmak için çıktım yola" demesi "CHP'nin başına Kemal Kılıçdaroğlu'nun getirilmesi süreci" ile benzerlik gösteriyor.

Kılıçdaroğlu'nun İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı ve ardından genel başkanlığa adaylığı süreçlerinde benzer anketler yayınlanmış, Kılıçdaroğlu da benzer cevaplar vermişti. Ayrıca MHP'ye 'başbakanlık' teklifi yapan tek kişi de, koalisyon görüşmeleri sırasında CHP Genel Başkanı Kılıçdaroğlu'ydu!

3- Yine bu anketlerden birinde, "Akşener yeni parti kurarsa tek başına yüzde 8,2 oy alır" sonucu çıkması da "Genel başkan olamazsa partiyi bölecek" şeklinde okunuyor. Akşener'in, halen aktif siyasette bulunmayan bazı tanınmış AK Partili isimlerle görüşmesi de bu kanaati güçlendiriyor.

4- Akşener'in 'paralel' iddialarına tatmin edici karşılık verememesi, üstüne "Ben MHP için bir paralel projesiysem baş paralel bu durumda Sayın Bahçeli oluyor" demesi de 'cevap vermekten kaçındığı' kanaatini destekliyor.

5- Akşener ayrıca, bu ifadesiyle Bahçeli'ye 'ihraç' fırsatı da verdi. MHP'nin inceleme başlatması 'kesin ihraç istemiyle disiplin kuruluna sevk'e uzanacak, ihraç olursa kurultay süreci duracak.

6- Adaylardan Sinan Oğan da açıklamalarıyla Bahçeli'nin elini güçlendirdi. Oğan'ın, "MHP yönetimi değiştiğinde çok tanıdık isimler partiye katılmak için haber bekliyor" ve "Başta Büyük Birlik Partisi olmak üzere birleşmeler olacak" ifadeleri 'itiraf' olarak algılandı.

Çünkü MHP'de hem BBP'nin cumhurbaşkanlığı da dahil son 4 seçimde paralel yörüngesinde olduğu kanaati hakim; hem de Akşener'in bazı AK Partili isimlerle buluşmasını hatırlatmış oldu.

7- Yine Oğan'ın "MHP'deki olası bir değişim AKP iktidarının sonu demektir" ifadesi de Gezi olaylarında oluşan 'AKP karşıtı ittifak' ve bu ittifakın daha sonra HDP için yürüttüğü kampanyayı hatırlatıyor. Paralel yapının da yer aldığı bu ittifakın bugün Bahçeli karşıtı adayları destekliyor olması parti tabanını tarafından açık bir mesaj.

8- Kurultay için imza verenlerin bir kısmı bu nedenlerle imzalarını çekmeye başladı. Bahçeli'nin gelecek grup toplantılarında ayrıntılarına girmeye, belgeli konuşmaya başlamasıyla imzalar kurultay için gerekli sayının altına düşebilir.

Mustafa Kartoğlu/Star

  • 5
  • 16
Editörün seçtiği köşe yazılarından...
Editörün seçtiği köşe yazılarından...

Çin'in Komünist lideri Mao "Siyaset kansız savaştır, savaş ise kanlı siyasettir" demişti. Galiba doğru söylemiş Mao... Türkiye'nin gündemindeki bugünün öncelikli maddesi demokratik siyaseti savaştan veya şiddetten, nefretten ve kandan arıtmak değil mi? Hepimizin bu noktada bir durup düşünmemiz gerekiyor. Tabii ki toplumsal hiçbir sorun"Siyaset üstü" veya "Siyaset dışı" olamaz. Ama bu sorunlardan bazıları mutlaka "Partilerüstü" olmalıdır. Demokrasinin ve toplumsal barışın sağlığı da, bazı konuların partiler üstü tutulabildiği ölçüde korunabilir.
Siyaseti demokrasinin dışında arayanlar tabii ki vardır. Yakın geçmişimizde defalarca görmedik mi? Anayasal demokrasiye yönelmiş militarist tehdidin ağırlık kazandığı dönemlerde belirli siyasal fraksiyonlar "Bonapartizm"i, yani darbeciliği "Milli demokratik devrim" diyerek savunmadılar mı? Kendilerini "Aydın" olarak sunan düşünce odaklarıaskeri darbelerden bazılarını "İyi darbe" bazılarını da "Kötü darbe" şeklindesınıflandırmadılar mı?
Ama temel kural bellidir. Çoğulcu anayasal demokrasinin vazgeçilmez öğeleri olan siyasi partilerden hiçbiri darbeci de, terör yanlısı da olamaz. Bu çerçevede "Separatizm" meşru bir istektir ama "Bölücü terörizme destek vermek" yasa dışıdır. Kısacası "Sivillik" anayasaldemokrasilerde "Partiler üstü" bir konudur. Ne yazık ki Türk siyasetinde bu tür temel kavram değerlendirmelerini her dönemde yeni baştan öğrenmek veya hatırlamak durumundayız. Bazı HDP'li milletvekillerinin dokunulmazlıkları kaldırılırken, bu kavramları herhalde yeniden değerlendireceğiz.
Evrensel bir doğruyu ifade eden bir özdeyişi de yine hatırlayalım. Buna göre "Siyasetin hafızası zayıf, devletin hafızası ise güçlü olduğu ölçüde demokrasi sağlığını korur." Yanisiyasi kavgalar ve kamplaşmalar kan davalarına dönüşmemelidir.
Ama aynı şekilde demokrasinin de hafızalardan hiç çıkmaması gereken temel gerekleri vardır. Mesela bir ülkenin kronikleşmiş ve sık sık kriz konusu niteliğine bürünen, sürekli kan dökülmesine yol açan temel bir sorununu demokrasi yoluyla çözebilmek imkânı varsa, bunun başarıya ulaşması isteği "Partiler üstü" bir konu olmak zorundadır. Aksi halde siyasi partilerden bir bölümü toplumsal yaşamın şiddetten ve gerilimden yanaolanlarının temsilcileri durumuna düşerler. Çoğulcu ve uzlaşmalı anayasal demokrasinin teorik gibi görünen ama aslında olmazsa olmazları olan temel ilkelerini artık özümsememiz ve bunları çiğnemekten kaçınmamız gerekiyor. Kısacası siyasetçilik zor, ustalık, sorumluluk ve bilgi gerektiren zor bir meslektir.

Mehmet Barlas/Sabah