Editörün seçtiği köşe yazılarından...

    Giriş Tarihi: 21.04.2016 11:53
    • Çok sesli demokrasinin en ciddi hastalığı "Kutuplaşmak" değil midir? Kutuplaşma hastalığına yakalanan demokrasilerde, çok açık ve seçik gerçekler bile kutuplaşmanın taraflarınca farklı görülür. Siyasi rekabetin yerini düşmanlıklar alır. "Birlikte yaşayalım" söyleminin yerine "Ya sev ya terk et" söylemi geçer. Nefret ve şiddet, siyasetin araçları olarak görülür. Kutuplaşmanın yansımalarının yoğun biçimde yaşandığı ülkelerde, nefrete ve şiddete karşı olan ve çoğulcu demokrasinin erdemlerini bilinçle değerlendiren kesimlerin de işlerizorlaşır. Eğer seçilmişlere karşı nefret ve şiddet kampanyaları sürdürülüyorsa, kamplaşma dışında kalan kesimlerin eleştiri hakları da tehlikeye girer. Hakareti eleştirinin yerine koyan kamptakilerle aynı safta görünmemek için, gerekli eleştiriler de seslendirilmez.
      Kutuplaşmanın taraflarından biri nefret dolu söylemlerini dış dünyaya ve yabancımedyaya taşıdığı zaman, iş daha da ciddileşir. Çoğu haksız suçlamalar dış dünyada da seslendirildiğinde, "Büyük akıl" ve "Dış düşmanlar" benzeri kavramlar tartışılmaya başlar. Özeleştiri yapıp "Nerede hatalıyız" sorusuna cevap aranacak yerde, olaya "Ülkenin düşmanları ve onların içerideki kuklaları ülkenin bütünlüğünü hedef aldılar" çizgisinde yaklaşılır Şu andaki gündemimiz, yukarıda anlatmaya çalıştığımız olgularla dolu değil mi? Bu noktada "Kimler bu durumun sorumlusu" sorusuna da cevap aramak gerekiyor.
      Seçilerek iktidar olmak gibi bir ümidi olmayan siyasi partilerin, kutuplaşmayı körüklediğini görmezden gelebilir miyiz? Topluma bir vizyon, bir program sunmak yerine seçilmişlere dönük takıntılı nefret söylemleri ile siyasi yaşamlarını sürdüren ve her seçimden yenik çıkan ezik siyasetçiler, kutuplaşmanın başlıca aktörleri konumunda değiller mi? Cumhuriyet tarihinde ilk kez kabul edilen ve siyasi temsil imkânına kavuşan "Kürt realitesi"ni PKK terörüne endeksleyen, çözümü Ankara'da değil Kandil'de arayan kadroların, çoğulcu demokrasiyi şiddete kurban etmeleri de, hepimizin gözü önünde sahnelenmedi mi?
      Kendilerini "Dini bir cemaat" olarak sunan ama ülke yönetimine el koymak için devlete sızan örgütün, içeride ve dışarıda ne işler çevirdiğini, kimleri nasıl kullandığını artık açıkça bilmiyor muyuz? Ama bu kötü tablonun en dramatik yansıması, eleştiri hakları ellerinden alınan kesimlerin açmazıdır... Seçilmişlere karşı nefret ve şiddet kampanyaları sürdürülüyorsa, kamplaşma dışında kalan kesimlerin eleştiri hakları tehlikeye girmektedir. Hakareti eleştirinin yerine koyan kamptakilerle aynı safta görünmemek için, demokrasinin sağlığı için gerekli olan eleştiriler de artık seslendirilmemektedir.

      Mehmet Barlas/Sabah