Türkiye'nin en iyi haber sitesi

Editörün seçtiği köşe yazılarından...

  • 1
  • 12
Editörün seçtiği köşe yazılarından...
Editörün seçtiği köşe yazılarından...

Çok sesli demokrasinin en ciddi hastalığı "Kutuplaşmak" değil midir? Kutuplaşma hastalığına yakalanan demokrasilerde, çok açık ve seçik gerçekler bile kutuplaşmanın taraflarınca farklı görülür. Siyasi rekabetin yerini düşmanlıklar alır. "Birlikte yaşayalım" söyleminin yerine "Ya sev ya terk et" söylemi geçer. Nefret ve şiddet, siyasetin araçları olarak görülür. Kutuplaşmanın yansımalarının yoğun biçimde yaşandığı ülkelerde, nefrete ve şiddete karşı olan ve çoğulcu demokrasinin erdemlerini bilinçle değerlendiren kesimlerin de işlerizorlaşır. Eğer seçilmişlere karşı nefret ve şiddet kampanyaları sürdürülüyorsa, kamplaşma dışında kalan kesimlerin eleştiri hakları da tehlikeye girer. Hakareti eleştirinin yerine koyan kamptakilerle aynı safta görünmemek için, gerekli eleştiriler de seslendirilmez.
Kutuplaşmanın taraflarından biri nefret dolu söylemlerini dış dünyaya ve yabancımedyaya taşıdığı zaman, iş daha da ciddileşir. Çoğu haksız suçlamalar dış dünyada da seslendirildiğinde, "Büyük akıl" ve "Dış düşmanlar" benzeri kavramlar tartışılmaya başlar. Özeleştiri yapıp "Nerede hatalıyız" sorusuna cevap aranacak yerde, olaya "Ülkenin düşmanları ve onların içerideki kuklaları ülkenin bütünlüğünü hedef aldılar" çizgisinde yaklaşılır Şu andaki gündemimiz, yukarıda anlatmaya çalıştığımız olgularla dolu değil mi? Bu noktada "Kimler bu durumun sorumlusu" sorusuna da cevap aramak gerekiyor.
Seçilerek iktidar olmak gibi bir ümidi olmayan siyasi partilerin, kutuplaşmayı körüklediğini görmezden gelebilir miyiz? Topluma bir vizyon, bir program sunmak yerine seçilmişlere dönük takıntılı nefret söylemleri ile siyasi yaşamlarını sürdüren ve her seçimden yenik çıkan ezik siyasetçiler, kutuplaşmanın başlıca aktörleri konumunda değiller mi? Cumhuriyet tarihinde ilk kez kabul edilen ve siyasi temsil imkânına kavuşan "Kürt realitesi"ni PKK terörüne endeksleyen, çözümü Ankara'da değil Kandil'de arayan kadroların, çoğulcu demokrasiyi şiddete kurban etmeleri de, hepimizin gözü önünde sahnelenmedi mi?
Kendilerini "Dini bir cemaat" olarak sunan ama ülke yönetimine el koymak için devlete sızan örgütün, içeride ve dışarıda ne işler çevirdiğini, kimleri nasıl kullandığını artık açıkça bilmiyor muyuz? Ama bu kötü tablonun en dramatik yansıması, eleştiri hakları ellerinden alınan kesimlerin açmazıdır... Seçilmişlere karşı nefret ve şiddet kampanyaları sürdürülüyorsa, kamplaşma dışında kalan kesimlerin eleştiri hakları tehlikeye girmektedir. Hakareti eleştirinin yerine koyan kamptakilerle aynı safta görünmemek için, demokrasinin sağlığı için gerekli olan eleştiriler de artık seslendirilmemektedir.

Mehmet Barlas/Sabah

  • 2
  • 12
Editörün seçtiği köşe yazılarından...
Editörün seçtiği köşe yazılarından...

Brezilya, enerji kaynağı olan alanlarını yalnız İngiliz ve ABD'li şirketlere değil, mesela Çinli şirketlere de açmaya başladı. Brezilya, BRICS ülkeleri için de belirleyici bir konuma yükselirken, BRICS içindeki işbirliği, yatırım finansmanlarını da sağlayacak kurumların oluşmaya başlamasıyla yeni bir alternatif merkeze dönüşmeye başladı. Yine bu dönemde, Lula ve Rousseff, Brezilya'dan başlamak üzere, Latin Amerika için adeta yeni bir New-Deal programı ortaya çıkarmaya başladılar.
İşte kıyamet, tıpkı Türkiye'de olduğu gibi, bundan sonra koptu. Devlet, yargı ve medya içinde yapılanan "eski" Brezilya uyandırıldı. Sokak gösterileri, medya dezenformasyonu, ülkenin en önemli şirket ve kamu kurumlarına, iktidar bağlantısı kurularak açılan soruşturmalar devreye girmeye başladı.
Bu süreçte eski gerici restorasyon güçlerinin mesafe almasının en büyük nedeni, Rousseff'in, ekonomide önemli işler yapmış olmasına rağmen, kurumsal, dışarıdan bağımsız yapılar inşa edememiş olmasına bağlıdır. Yani Rousseff, 1935'ten sonra ABD Başkanı Roosevelt'in yaptığını yapamadı ya da bunu süreci kurumsal olarak tamamlayamadı. Roosevelt'in New Deal (Yeni Düzen) politikası, 1935'ten itibaren, daha önce hazırlığı yapılan ve çıkarılan yeni yasalar ve kurumlar sayesinde uygulandı. Örneğin, finansal sistemi ve bankacılık sistemini düzenleyen genel planlama yasaları ve buna bağlı düzenleyici kurumlar oluşturulurken, rekabeti sağlayacak, emek piyasalarını düzenleyecek ve işsizliği önleyecek denetleyici yasa ve kurumlar inşa edildi. Bu, o dönemde, başta ABD olmak üzere, Batı'da krizden çıkmayı sağladığı gibi, sistemi ayakta tutacak piyasa dostu kurumları da inşa etti.
Şüphesiz, şimdi gelişmekte olan ülkelerin bu yolu aynen tekrar etmelerini önermek saçma olur. Ancak, Türkiye, Brezilya gibi ülkelerin bugün kendi ekonomik kurumlarını bağımsız olarak oluşturmaları gerekiyor. İşte bugün Türkiye'nin Merkez Bankası'ndan başlamak üzere, tüm kurumlarının ve ekonomiden sorumlu siyasi yapılarının önündeki ödev budur. Brezilya'da bu kurumlar eski yapısını koruduğu için, Lula ve Rousseff'in başarılı iktisadi adımları kurumsallaşmadı ve geri dönüşü kolay oldu. Bunun en önemli nedenlerinden biri de, Brezilya'nın da hâlâ, Türkiye gibi, bir darbe anayasasıyla yönetilmesidir. Hiç şüphesiz Türkiye'nin bu alandaki eksiklikleri, yalnız "bağımsız" ekonomi kurumlarıyla ilgili değildir. Örneğin Erdoğan'ın Başbakanlık döneminde başlatılan çok önemli projelerde de biz yerimizde saymaya başladık. Geçen hafta, İran, Azerbaycan, Rusya demiryolu ağlarını birleştirecek, kuzey-güney ulaşım koridoru için İran-Azerbaycan demiryolu Astara köprüsünün temeli atıldı. Peki bizim, Bakü-Tiflis-Kars Erzurum-(BTK) demiryolu projesi ne durumda? Bu proje, Yeni İpek Yolu'nun en önemli hattıdır... İran'ın dışa açıldığı şu günlerde, Türkiye'yi İran'a bağlayacak demiryolu hattı, İran'dan Türkiye sınırına geliyor, peki Türkiye'den İran sınırına varıyor mu; ben bilmiyorum, belki yapılmıştır. Bu gerçekleri bilelim ve yine geç kalmayalım...

Cemil Ertem/Milliyet

  • 3
  • 12
Editörün seçtiği köşe yazılarından...
Editörün seçtiği köşe yazılarından...

Gülsün Sağlamer diye bir hanım. Kendisi profesör. Mimarlık profesörü. İTÜ'nün de ilk kadın rektörüymüş. Helal olsun. Geçen gün bir toplantıda, "kadınlar her alanda erkeklerle eşit rol almalı," demiş "çünkü eşitsizlik ortadan kalkmadan kalkınma olmaz." Ne kadar doğru bir söz, değil mi? Hiçkimse itiraz edemez. Demek ki Türkiye eşitsizlik olduğu için bir türlü kalkınamıyor. Kişi başına milli gelirini doksan yılda 714 dolardan 10 bin 400 dolara çıkarması, ekonomistlerin utanmaz bir yalanı. Peki, kalkınmış Batı ülkelerine bakalım: Sanayi devrimine giriştiği on dokuzuncu yüzyılın başlarında İngiltere'de çocuk işçiler kömür madenlerinde günde 12 hatta 14 saat kırbaçla döve döve çalıştırılıyor, kadın işçiye, ne kadar başarılı ve verimli olursa olsun, erkek işçinin aldığı ücretin tam yarısı ödeniyordu...
Hizmetçi ücretlerine gelince... Senede beş sterlin! Senede! Yaaa, fıkra gibi, değil mi? Fransa'da, keza. Dünyanın o dönemde en ileri bu iki ülkesinde kadınların oy hakkı da yoktu. Bırakın oy hakkını, kocasından izinsiz bankada hesap açtırma hakkı bile yoktu. Fransa'da kadınlara oy hakkı bizden 12 yıl sonra, ancak 1946'da sağlanmıştır!
Hele İsviçre'de, hani o Medeni Kanun'unu alıp tercüme ettiğimiz medeni ülkede, taa 1971 yılında! Evet, yanlış okumadınız. Peki bu adamlar nasıl kalkınmışlar? Görüldüğü gibi, kadın-erkek eşitliği sayesinde değil. Çünkü kalkınma için önce "sermaye birikimi" şarttır, sonra da bunu "yatırıma"dönüştürecek bilim ve teknoloji. Sömürü olmadan da sermaye birikimi olmaz. Sovyetler Birliği'nin yaptığı da, güya işçi adına işçiyi vahşice sömürmekten başka bir şey olmamıştır. Ya kadını sömürürsün, ya kadın -erkek -çocuk demeden kendi emekçi kitleni.
Bir diğer yolu, "soygun" yöntemidir. Ya gözüne kestirdiğin geri kalmış ülkelere el koyup soyarsın (emperyalizm) ya da kendi halkını... Bu da yetmiyorsa, kendi devletini. Haa, yeterince gelişmişlik düzeyine ulaşınca da, ayaklanma tehlikesini ortadan kaldırmak için dönüp bu soygundan kendi emekçine "pay" verirsin. Böylece işçi sınıfı "zincirlerinden başka da kaybedecek birşeylere" sahip olur. Artık eşek değilsen kadına da birtakım haklar sağlarsın tabii. Buna da ilerleme diyorlar. Gülsün Hanım'a "mimarlık profesörleri azıcık da iktisat öğrenseler iyi olur" diyecektim, vazgeçtim. Baktım, hoca "eşitsizlik ortadan kalkmadan kalkınma olmaz" dememiş ki, "eşitsizlik ortadan kalkmadan ilerleme olmaz" demiş. Haberi yazan hamşolar bunu kendi kafalarına göre yorumlamışlar, başlıkta kalkınma, içeride ilerleme geçiyor. Haberin başlığı bayram haftası diyor, içeriği mangal tahtası. Yarıaydınlar, kalkınmayla ilerlemeyi aynı şey sanıyorlar.

Engin Ardıç/Sabah

  • 4
  • 12
Editörün seçtiği köşe yazılarından...
Editörün seçtiği köşe yazılarından...

Terör ve paralel yapı gibi iki büyük tehdidin yanı sıra, küresel ölçekte karşılığı bulunan bölgesel sorunlarla kuşatılmış durumda Türkiye. Elbette bu kuşatmayı yaracak ve yoluna devam edecek. Bunlara boyun eğecek bir ülkenin adı değil Türkiye. Ama bunu yapabilmek için siyasi istikrara, güçlü bir liderliğe, devlet içinde uyuma ve ortak bir akla ihtiyacı var. Bu aklın ve gücün temsilcisi Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan. Kendisine yönelik saldırıların bu denli artması ve çok boyutlu hale gelmesi asla tesadüf değil. Erdoğan, Türkiye'nin geleceğinde açık ve net bir yol haritasına sahip tek isim. Bunun da pek çok güç merkezini rahatsız ettiği ortada.

Paris saldırılarında, Brüksel'de patlayan bombalarda hedef alınması, adeta olağan şüpheli haline getirilmesi bu yüzden. Türkiye'nin sözüm ona İslam adına ortaya çıkan birtakım karanlık örgütlerle anılmasının nedeni de bu. Kendi tarihi, değerleri ve İslam anlayışı ile yoluna devam etme gücü ve potansiyeli olan tek İslam ülkesi Türkiye. Bu umudu kırmak, yok etmek ve onu temsil eden liderliği yıpratmak; tüm bu olup bitenin anlamı. Daha acı olan bu operasyonlar ve saldırılar karşısında sessiz kalınması. Paralel yapı dünyanın dört bir yanında cirit atıyor. Ses yok, karşı lobi çalışması yok. Avrupa'nın her yerinde Erdoğan karşıtı kampanyalar giderek aşağılık bir saldırıya dönüşüyor, ses yok. Biz Erdoğan'ı muhatap almayız diyenlere gereken cevap verilmiyor. 'Ortadoğu'da istikrarsızlığın kaynağı Erdoğan' diyen terör şebekesinin kuklasına haddi bildirilmiyor.

Dokunulmazlıklar konusu, teröre destek veren siyasetçileri doğrudan ele alan bir gündeme kavuşamadı bir türlü. Öte yandan yine Erdoğan'ın gündeme getirdiği ve son derece caydırıcı bir ceza olan 'vatandaşlıktan çıkarma' konusunda henüz adım yok. Cumhuriyet tarihinin en başarılı bakanlarından biri olan Binali Yıldırım'a, son derece manidar bir zamanlamayla yapılan saldırıya ve itibar suikastına yine ses yok. Paralel yapının yeni tetikçisi haline gelen bir gazetenin, böyle bir hamleyi niye yaptığını soran da. Düne kadar Suriye gibi bir soruna rağmen farklı zeminlerde oturup konuşabildiğimiz Rusya'yla ilişkilerin neden bu gerginlikte devam ettiğini sormanın vakti gelmedi mi? Bunun iki ülkeye de zerre kadar yararı olmadığını görmek gerekmiyor mu? Suriye konusunda artık muhasebe zamanı gelmedi mi?

Nasuhi Güngör/Star

  • 5
  • 12
Editörün seçtiği köşe yazılarından...
Editörün seçtiği köşe yazılarından...

2002 sonrasında muhalefetin bütün unsurları sürekli ABD'ye mesaj yolladı. İktidarı kötüledi, kendilerini yarayışlı unsurlar olarak gösterdi. "1 Mart Tezkeresi'nin reddinde bizim bir sorumluluğumuz yoktu, suçlu hükümetti" diyenasker de, Cumhuriyet mitinglerine referansla "bizim kitle tabanımız var, bizi destekleyin" diyen muhalefet partisi lideri de böyle yaptı. Gezicilerin tek adresi kadife devrimlerin hamisi olarak gördükleri ABD'ydi. Bütün o "anti-emperyalizm"lerini de alıp meydanlara doluştular.
Ellerindeki İngilizce afişleri kameraların gözüne gözüne soktular. Tek istedikleri seslerini ABD'ye duyurmaktı. Paralel devlet yapılanması da aynısını yapmadı mı? Yıllarca ABD'ye ne kadar kullanışlı olduğunu anlattı.
Sonra bunu ispat etmek için darbe yapmaya kalktı. Eline yüzüne bulaştırdı. Fakat o gün de, bugün de ABD'ye konuşuyor, ondan medet umuyor. PKK farklı mı? PKK, kendisini ABD'ye ispat edercesine performans sergiledi. ABD'nin kendisini Suriye'de pek bir yarayışlı görmesi hasebiyle şımardı ve Türkiye'ye yöneldi. Ve sert bir kayaya çarptı.
Aslında Erdoğan karşıtı kampın bütün üyeleri "ben daha yarayışlıyım" yarışında yerini aldı. Fakat yarışın ne bir seyircisinin, ne de bir ödülünün olmadığını, beyhude kan, ter içinde kaldıklarını göremediler.
Önümüzdeki dönem Türkiye siyaseti, yerli ve sahici gündemi olan milli aktörlerle, ABD'ye "beni gör" diye yalvaran gayrı milli aktörler arasındaki mücadele ile geçecek. Bana öyle geliyor ki bu mücadelede gayrı milli aktörlerin saflarına yeni katılımlar olacak.
Yine birileri Erdoğan karşıtı cepheye her yeni yazılan unsurun yaptığı gibi kendi kişisel çıkarını ülke menfaati diye yutturmaya çalışacak. Elbette mesele, ülke menfaati ise buna kimse itiraz edemez. Ama kendi çıkarını ülke menfaatinin önüne koymaksa söz konusu olan, işte o vakit buna itiraz eden çok olur. Bu da böyle biline!

Fahrettin Altun/Sabah

  • 6
  • 12
Editörün seçtiği köşe yazılarından...
Editörün seçtiği köşe yazılarından...

Ertuğrul Kürkçü gibilerinin düşünce/yaşam biçimi ve ideolojilerine mensup olanların yapacakları türden devrimlerin başvurduğu şiddetten bahsediyoruz. Böyleleri, dünyaya barış ve özgürlük getirmesi yolunda göze alınması gereken bir bedelden sıkça dem vururlar. "Yumurtaları kırmadan omlet yapılamaz" sözünü de çok severler bu yüzden. Tabii ki böyle büyük amaçlar için giyotinler kurulur, kelleler uçurulur, sokaklar kana bulanır. Kötücül düşmanı ve en önemlisi de onların karanlık zihniyetlerini yok etmek, ancak radikallik göstererek mümkün olacaktır. Dolayısıyla, geçen salı günü "demokratik vatandaşlık" ve "Çocukların radikal suç örgütlerine yönelmelerini engellemek"le ilgili iki rapor AKPM'de görüşülürken radikallik çok fazla kötülenince Kürkçü rahatsız olup konuşmasında bu açıklamayı yapmak zorunda kaldı.
Kürkçü veya Kerestecioğlu gibiler, şahıs olarak değil ama stereotip olarak benim ilgimi çekiyorlar. Çünkü giyindikleri kimlik, eyleme biçimleri ve kullandıkları kavram setleri, bir stereotip olarak elit/Türk sosyalistlerinin acıklı durumunu ortaya koyuyor.
Bugün PKK'nın en çok da Kürtleri hedef alan şiddetine örtü çekmek üzere bir misyoner olarak yollara düşen bu yaşları epey olgun insanların trajedisi nedir? Nasıl bu hale geldiler?
Sanırım yaşadıkları sürede bir Fransız veya bir ekim devriminde rol oynamış olamamak, askerin garnitürü olarak, seçilmiş hükümetlere karşı devirmecilik oynarken, arkadaşları ölürken, olay mahallinin hemen yanındaki samanlıkta şüpheli biçimde bulunmak... Tüm bu genel ve şahsi nedenler, böylelerini mesela PKK'nın misyoneri olmaya itiyor. Son demlerde bir PKK Kuzey Kore'si kuruluşunda rol oynamak, ilgi görmek, önemli hissetmek ne kadar direnebilecek bir tekliftir ki?
Hele hele kafanızda "siyasi amaç" ile "şiddet yöntemleri" arasındaki bağı koparmamışsanız, bu yüzleşmemişlik hali, Sokrat'ın dediği gibi üzerinde düşünülmediği için boşa harcanmış bir ömre tekabül eder.
Bu durumun öfkeyi, kibri besleyeceği ortada. Bu saatten sonra da bir "gestalt switch" yaşamaları beklenemez. Ergenlik hepimizin sempati beslediği bir çağdır; ama hiç bitmeyen bir ergen tavrı, bet bir şey haline geldiği gibi, topluma, evrensel kavramlara ve değerlere zarar verme tehlikesiyle genelin meselesi haline gelir.
Eğer bir ülkede çok zor şartlarda denenen üç barış sürecine ihanet eden, duraklarda evlerine gitmeyi bekleyen insanları öldüren bir vahşi örgütü aklamaya çalışıyor ve bunu mevkilerin gücünü kullanarak yapıyorsanız, aklınızdaki artık sapıkça olduğu kabullenilmiş hak mücadelesi/şiddet bağı çalışmaya devam ediyorsa, işte bu hepimizi ilgilendiren bir tehlikedir. Türkiye'deki Kürtlerin sırtındaki en büyük yük/bela PKK ise, bu belanın daha da bulaşıcı hale gelmesine yol açan bu elit/Türk zihinsel hastalığı önemsemeliyiz. Kibirli, nihilist ve öfkeli bir küçük sınıf, tarihin çöplüğüne giderken, yeni nesilleri onların "altın vuruş"larından korumak öncelikli görevimiz olmalı.

Markar Esayan/Akşam

  • 7
  • 12
Editörün seçtiği köşe yazılarından...
Editörün seçtiği köşe yazılarından...

HDP'lilerin, seçmenden aldığı demokratik vekalete ihanet ederek, Türkiye'nin sinir uçlarına basarak eli silahlı teröristleri koruyup kollaması bardağı taşıran son damla haline geldi. Cumhurbaşkanı, siyasetin bitirildiği, kamu düzeninin bozulduğu, milli birliğin açıkça tehdit edildiği ortamda, "terör" bağlamında dokunulmazlık tartışmasının işaret fişeğini çaktı. İşte bu aşamada, "Dokunulmazlıkların sadece HDP'lileri hedef alacağı algısı, yeni siyasi ve toplumsalsorunlara yol açabilir" şeklindeki görüşler, Cumhurbaşkanı'nda da karşılık buldu. Eşzamanlı olarak Sn. Başbakan da AK Parti'nin yetkili kurullarında alternatifleri masaya yatırdı. Ve nihayetinde Anayasa Komisyonu Başkanı Mustafa Şentop'un taktik kısmını yazdığı, tüm partilere eşit tarzda uygulanacak bir model ortaya çıktı. Cumhurbaşkanı, "dokunulmazlık" dediğinde, siyasi akordun gecikmeli yapıldığını da unutmamak gerek!

İkinci olarak, Yeni Anayasa yapımının zamanlamasına gelince... Ankara kulislerinde, "Bir an önce yazılsın. Nasılsa 330 sayısına ulaşılamaz. 2019'a kadar dual yapı gider" havası hâkimdi. Oysa Cumhurbaşkanı, Anayasa Mutabakat Komisyonu'nun, ana muhalefet partisince çökertilmesi karşısında sivil anayasanın, doğrudan millete mal edilerek, demokratik olgunlaşma süreçlerinden geçerek yapımından yana idi. Toplumun farklı katmanları ile konuşulmamış, sahada varlığı hissedilmemiş bir anayasa metninin alelacele Meclis'e getirilmesi doğru olmazdı. Ayrıca, terörle mücadelenin tarihi eşikten geçtiği bir dönemde, anayasanın Cumhurbaşkanı'nın şahsi meselesi gibi gösterilmesi karşısında da uyanık olma ve oyunu bozma gereği söz konusuydu. Bu noktada Sn. Başbakan'ın, "Ne adım atmama gibi bir töhmetin altında kalırız ne de aceleye getiririz" sözünü de not etmekte fayda var.

Üçüncü ve son konu ise "terörle mücadele!" Terörün sona erdirilmesi için Cumhurbaşkanı, hükümeti, askeri, polisi, istihbaratı, yani devletin devlet olma vasfı ile mutlak ortak payda altında olağanüstü bir mücadele sürdürülüyor. Hal böyle iken 2015 ve öncesi şartların nostaljisine kapılarak, sanki son 1.5 yıl içinde silahlı isyan çağrıları yapılmamış, sözde özerklik senaryosuyla bölücülük hortlatılmamış, vatan uğruna her gün şehitler toprağa düşmemiş gibi "Nerede kaldık?" demenin şimdi ne karşılığı olabilir ki? Silahlar gömülünceye kadar terörle mücadelenin devam edeceği vurgusu, Kandil sinyalcilerinden, ABD'nin devreye girme vaadinden, AB'nin baskısından çok daha önemlidir.

Okan Müderisoğlu/Sabah