Türkiye'nin en iyi haber sitesi

Editörün seçtiği köşe yazılarından...

  • 1
  • 16
Editörün seçtiği köşe yazılarından...
Editörün seçtiği köşe yazılarından...

Kasımdaki Amerikan başkanlık seçimine uzanan yolda Cumhuriyeçi Parti'nin en güçlü adayı Donald Trump, New York'taki ön seçimi kazandıktan sonra imajını değiştirmeye karar vermiş. "Yabancı düşmanlığı" ve "İslamofobi" söylemleri ile Cumhuriyetçi Partili radikal seçmenlerin beğenisini kazanan Trump, Başkan adayının belirleneceği konvansiyonda gereken 1237 delege oyunu alabilmek için, bundan böyle ılımlı bir imaj sergileyecekmiş.
Siyasetin özünde böyle gerçekler de var sonuçta... Siyasetçinin "İmaj"ı, siyasetçinin gerçek kimliğini genellikle yansıtmaz. Biz de demokrasi tarihimizde böyle durumlarla karşılaşmadık mı? Rahmetli Bülent Ecevit, CHP'nin Genel Başkanı olduktan sonra "Barış"ı simgeleyen güvercin görüntüleri ile topluma uzlaşmacı bir imaj sunmuştu.
Derken Başbakan oldu ve 1974 Kıbrıs Harekâtı sonrasında Ecevit'in imajı, miğferli posterlerine dayalı biçimde oluşturuldu. "Kıbrıs Fatihi"nin kim olacağı üzerindeki tartışmalar sonunda, Ecevit ile Erbakan'ın koalisyon ortaklığı sona erdi.
İmajı değiştirmek de galiba çok zor bir iş değil... Örneğin önceki gün İngiltere'de 90'ıncı yaş dönümü kutlanan Kraliçe Elizabeth'in imajı, müteveffa ya da maktul gelini Lady Diana sevgilisi El Fayed'le birlikte Paris'te bir trafik kazasına kurban edildikten sonra yerle bir olmuştu... O dönemde yapılan nabız yoklamalarında, İngiliz halkı kraliyet kurumuna bile karşı tutum sergiliyordu. Sebep de Kraliçe'nin kalpsiz bir kayınvalide olarak LadyDiana'nın trajik ölümüne karşı gösterdiği duyarsızlıktı.
Ama dönemin Başbakanı Tony Blair duruma müdahale etti. Kraliçe'yi Lady Diana için bir mesaj yayınlaması ve onun hatırasına saygı olarak Saray'ın kapısına bir çiçek koyması için ikna etti. Kraliçe'nin toplum gözündeki imajı, bu davranışları ile bir anda değişti. 90'ıncı doğum günü kutlanırken, kimse o eski imajı hatırlamıyordu. İngiliz halkı Elizabeth'in tahttaki 64 yılında ülkesine hizmet ettiğini vurgulayarak şükran duygularını seslendiriyordu.
Bütün bu gibi durumlardan çıkarılabilecek sonuç, toplumların hafızasının çok güçlü olmadığı şeklinde midir? Mesela Donald Trump bundan sonraki söylemleri ile Meksikalı göçmenlere şefkatle yaklaşan, İslam dünyasına karşı anlayışla seslenen bir siyasetçi mi olacak? Bekleyip göreceğiz... Ama bilelim ki siyasetçilerin bazıları için "Gündüz külahlı gece silahlı" olmak durumu normaldir... Önemli olan dışa vuran imajlarıdır.

Mehmet Barlas/Sabah

  • 2
  • 16
Editörün seçtiği köşe yazılarından...
Editörün seçtiği köşe yazılarından...

Gelelim neden Abdullah Gül "Alnıma silah dayadılar" deyince zannettim ki… başlığını attığıma. Çünkü birkaç gün önce Abdullah Gül'ün anlattıklarından yola çıkarak yayınlanan bir haberin başlığını okuyunca yerimden zıpladım. "Allah Allah bir de o vakit alnına silah mı dayamışlar" dedim. Meğer Sayın Gül, üniversite yıllarındayken solcu öğrencilerin kendisini tehdit edip alnına silah dayadığını anlatmış Millî Türk Talebe Birliği'nin kuruluşunun 100. yılı nedeniyle hazırlanan belgeselde.

Oysa beni heyecanla yerimden zıplatan olay 2006 yılındaydı. Darbe heveslisi generallerin heyheylendiği yıllar. Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer'in görev süresi 16 Mayıs 2007'de sona ermekteydi ve AK Parti iktidarı 2006 yılından itibaren yeni Cumhurbaşkanı için hazırlıklara başlamıştı. Ama "laiklik" hassasiyeti zirve yapmış darbeciler ve medyası ayaktaydı. Çankaya'ya eşi başörtülü bir cumhurbaşkanı çıkmamalıydı. Gelgelelim Tayyip Erdoğan kararlıydı. Kendisi de çıkabilirdi, Abdullah Gül de, Bülent Arınç da…Abdullah Gül o tarihlerde bilindiği gibi Dışişleri Bakanı'ydı.O günlerde Show Haber Ankara temsilcisiydim ve bir gün AK Parti'de 2005'e kadar Millî Eğitim ve Kültür ve Turizm Bakanlığı yapmış olan Erkan Mumcu ile bir akşam yemeğinde buluştuk.

Sohbet esnasında Mumcu "Aslında işler çok kötüye gidiyor" dedi. Cevabımı beklemeden "Cumhurbaşkanlığı meselesinde ısrar etmemek lazım çünkü asker çok ciddi" diye ekledi.

Bunu herkesin söylediğini ama sonuçta demokrasinin kaçınılmaz sonucu olarak Meclis'teki iradenin sonucu belirleyeceğini söyledim. Evet, o günün şartlarında çok naif kalan bir cevaptı benimkisi. Nitekim Erkan Mumcu "Senin haberin yok galiba" dedi ve devam etti:

"Geçenlerde askerlerin Abdullah Gül'ü Dışişleri Konutundan alıp arabayla sabaha kadar gezdirdiklerini biliyor musun? Bu ne anlama geliyor farkında mısın? Adamların gözü kara. Senin Dışişleri Bakanı'nı konutundan alıp âdeta kaçırabiliyorlarsa gerisini sen düşün..."Önceki gün Abdullah Gül'ün "Alnıma silah dayadılar" başlığıyla yayınlanan anısını gördüğümde aklıma işte bu konuşma geldi. O yüzden sabaha kadar süren bu gezideki "ikna" çabaları sırasında Abdullah Gül'ün alnına silah dayandığını düşündüm.

Neyse ki öyle değilmiş.Gerçi bilmiyorum o "otomobil gezisi"nde neler oldu ama yine de sevindim böyle bir şey olmadığını umarak.

Fuat Uğur/Türkiye

  • 3
  • 16
Editörün seçtiği köşe yazılarından...
Editörün seçtiği köşe yazılarından...

Yakın tarihimizde özellikle de 12 Eylül askeri darbesinden sonra Fethullah Gülen veAbdullah Öcalan ismi hiç gündemden inmedi. İkisinin geçmişi de biraz daha geriye, 60 askeri darbesinden sonraki günlere dayanıyor. Ortaya çıkışlarında da örgütsel hedeflerinde de bir "paralellik" var. İkisi de daha başından itibaren "paralel devlet" gibi örgütlendi. İkisinin de daha başından itibaren içerideki derin yapıdan çok küresel derin yapılarca seçilmiş olması büyük ihtimal. Onların 1999'da aynı küresel gücün politik kararlarıyla buluşmaları da tesadüf değil. İkisinin de ABD ile kader ortaklığı var. ABD, Gülen'i 28 Şubat sürecini bahane edip Pensilvanya'ya yerleştirirken Öcalan'ı da Kenya'da paketleyip Türkiye'ye teslim ediyordu. İşin ilginç yanı, Öcalan'ın Suriye'den çıkışı da bir ABD operasyonuydu. PKK ve çevresinin her 15 Şubat'ı büyük komplo olarak anmalarının görüntüden öte bir anlamı yok.
Bu iki yapı da, AK Parti'nin iktidar olduğu son 15 yıllık dönemde birbirine düşman görünseler de ortak hedef için çalıştı. Biri devletin içinde, öteki dışında "paralel" örgütlendi. Biri AB sürecinde ve en çok demokratik adımın atıldığı dönemde bile şiddeti ve silahı hiç bırakmadı. Darbe dinamiğini hep canlı tuttu. Öteki "darbelerle yüzleşiyoruz" diye Ergenekon ve Askeri Casusluk davalarıyla suçsuz insanları içeri atıp sadece orduya değil siyasete de kumpas kurdu. Devleti kuşattı. Zamanı geldiğinde de harekete geçti. Türkiye, bir yıldır da yoğun olarak bu iki yapının kuşatması altında. İki yapı da her şeyin mubah sayıldığı kirli bir savaş yürütüyor. Oysa bugüne kadar biri "altın nesil" yetiştireceğini, öteki de daha "demokratik bir toplum" kuracağını dilinden hiç düşürmedi.
Cemaatin "altın nesli"nin yüzlerce suçsuz insanı nasıl cezaevine tıktığını, binlerce insanın özel hayatına girdiğini, sınavlarda onlarca insanın hakkını yediğini yaşayarak öğrendik. Aynı şekilde, yıllarca hep "barış ve demokrasi" dediği halde, silahtan, bomba patlatmaktan, canlı bombalarla katliam yapmaktan vazgeçmeyen PKK'yı da gördük.
Bu iki yapı, Kürt meselesiyle ilgili girişilen her çözüm sürecini de neredeyse birlikte "sabote" etti. Ama asıl rollerini Mayıs 2013'ten sonra devreye soktular. Biri yargı ve polis yoluyla darbe girişimlerinde bulunurken, öteki çözüm sürecini bitirerek şehirleri yakıp yıktığı gibi Türkiye'yi bölgeden uzak tutmaya çalıştı.
Bu hedefler, bu iki örgütten çok başka bir gücün siyasi hedefiydi. Şu sıralarda Türkiye bu saldırılar nedeniyle zor bir dönemden geçiyor. Aslında bu zorlukları tarihinin her döneminde yaşadı. Ama ilk kez bu zor dönemin önemli bir farkı var, o da şu: Türkiye aynı zamanda tarihinin en güçlü anını yaşıyor. Çünkü hem güçlü liderliğe sahip hem de tarihinin hiçbir döneminde küresel güçlerin Türkiye içindeki uzantıları bu kadar ayan beyan ortaya çıkmamıştı. Artık şunu herkes biliyor, ne Gülen Cemaati dindar ve işi eğitim olan bir cemaattir, ne de PKK Kürtlerin talepleri için mücadele eden ve "demokratik toplum" kuracak bir örgüttür.

Mahmut Övür/Sabah

  • 4
  • 16
Editörün seçtiği köşe yazılarından...
Editörün seçtiği köşe yazılarından...

Her darbede bu ülkenin daha da geriye gittiğini görmüş olan, tavandan tabana dikte edilerek yapılan hiçbir dayatmanın fayda sağlamadığını düşünen makbul ama makul vatandaş, yedi. Sadece o güne kadar yapılıp edilenlerde hiçbir sorun görmeyenler şüpheci yaklaştı. Onlar yemedi, çünkü "askeri vesayet" denilen şemsiyenin doğru ve gerekli olduğuna inanıyorlardı. Ordu ne yaparsa doğru yapardı. Laiklik en militer şekliyle uygulanmalıydı. Dincilere göz açtırılmamalıydı. Kısaca askeri vesayetin bertaraf edilmesine yönelik çabayı başlı başına "haksızlık" saydıkları için"yemediler". Çok ahlaklı, çok akil, çok araştırmacı, çok bilgin oldukları için değil, baştan taraf oldukları için.

Şahsım adına erken uyananlardan biri olduğumu söyleyebilirim. "Askeri vesayet son bulmalı" görüşünde olmakla beraber, resmi ideolojiyi dini haklar ve özgürlükler üzerinde sopaya dönüştürenlerle meselesi olan biri olarak, tutulan yolun yanlışlığını fark edip yazdığımda, bu davaların ve başka şeylerin hükümet-cemaat ilişkisini sona yaklaştırdığını beyan ettiğimde bundan en fazla rahatsız olan kesim AK Parti olmuştu.

Lakin önemli olan kişisel ve kısmi uyanışlar değil. Bu davaların masumların acı çekmesine, asıl sorumluların da gizlenmesine hizmet eden bir "yoldan çıkma"hikâyesine dönüşmesi ve bunun sonuçları.

Asıl önemli olan günün sonunda 16. Ceza Dairesi'nin şu kararı vermesi:"Ergenekon terör örgütünün, kim tarafından ne zaman kurulduğunun, suçlarının, hiyerarşik yapısının ortaya konulmaması, liderinin belli olmaması gibi nedenlerle yerel mahkemenin 'Ergenekon terör örgütü' kabulü isabetli değildir."

Ezcümle: Ergenekon diye bir terör örgütünün bulunduğuna ilişkin bir veriye rastlanamamış.

Ergenekon davası, demokratikleşme açısından son derece haklı ve gerekli olan bir mücadelenin hukuk mecraında ne kadar kirletilebileceğinin alametifarikası oldu. Bir "yoldan çıkma"nın, birbirini doğuran yılan hikâyesi oldu. Ergenekon davaları, sistemi kendi kuyruğunu tehdit olarak algılayıp yutmaya çalışan ve bu arada bir fasit daire şeklini alan mitolojik ejderhaya, Ouroboros'a dönüştürdü. Kendini yemek, kendinden olanı yutmaya çalışmak ve bunun sirküler bir hal alması, sistemin bir kısırdöngü üzere mühürlenmesi. Paralel yapıya sırf buna neden olduğu için bile kızabiliriz.

Nihal Bengisu Karaca/Habertürk

  • 5
  • 16
Editörün seçtiği köşe yazılarından...
Editörün seçtiği köşe yazılarından...

Fark etmişsinizdir... Geçen cumartesi açtığım "arkadaşlıklar" konusuna biraz daha devam etmek istiyorum. Şunu da not edeyim; meğer ne çok yakınan varmış ve aynı zamanda da "çaresizlik" ve teslimiyet duygusu. Çaresizlik dediğim arkadaş ortamını değiştirmenin insanlara çok ama çok zor gelmesi! Arkadaşları tarafından mutsuz ediliyor, bir parazit gibi emiliyorlar... Arkadaşları tarafından inançları, duyguları, yaşam tarzları aşağılanıp duruyor... Ama bizimkilerde çıt yok! Dehşet bir teslimiyet hali! Peki kendilerinin bu berbat arkadaşlarına bir iyilikleri var mı, yok! Onların kötü yanlarını onca yılda bir parça olsun yontabilmişler mi? Hayır! Sanki o türden becerilerimizi modern yaşam elimizden alıp götürdü! Eh, zaten herkes konuşuyor, kimse dinlemiyor! Kimsenin diğerini dinlemediği bir ortamda ötekini (sevincini, mutluluğunu, şusunu, busunu) bir parazit gibi emen müthiş bir iş yaptığını sanıyor.

Bir de şöyle bir sosyal trend var... Bazılarının birbirlerine söylemedikleri laf; hatta (hiç abartmıyorum) etmedikleri çirkeflikkalmıyor. Sonra hiç özür dilemeden, zerre pişmanlık duymadan, üstelik "ne var ki bunda, lay lay lom!" havasında bir araya geliyorlar. (Medyadakileri kastetmiyorum, onlar bir de birbirlerini itip kakarak dostluk duygularını geliştiriyor ki, feci!) Böyle olmaz! Böyle iyilik ve dostluk değil, ancak kötülük ve dedikodu şehveti çoğaltılır. Gelin, geleneğin diliyle anlatarak bitireyim yazıyı. Tamam, gıda gibi arkadaşlar (hani "insanın sağ kolu gibi olan"lar) artık pek nadir! Tamam, ilaç gibi zaman zaman ihtiyaç duyulanları, neyse ki, varlığını sürdürüyor. Fakat bir "hastalık olarak arkadaş" tipleri nasıl oluyor da, bu kadar çoklar ve el üstünde tutuluyorlar? O ortamlardan çekip gitmek bu kadar zor olmamalı!

Haşmet Babaoğlu/Sabah

  • 6
  • 16
Editörün seçtiği köşe yazılarından...
Editörün seçtiği köşe yazılarından...

FETÖ'cü Zekeriya Öz'leri "demokrasi/hukuk kahramanı" olarak ilan edip FETÖ'cü bir "kumpas" üzerinden ordunun nasıl ele geçirilmek istendiğini görmemiş olmamız, en fenası da onlarca masum insan hapse tıkılırken onların ahına kulak vermememiz elbette eleştiriyi ziyadesiyle hak ediyor. Buradan hareketle söylemek istediğim şey şu: Dün başkalarını tasfiye etmek için bizim gücümüzü kullananlar, bugün bizi tasfiye etmek için başkalarını kullanıyor. Ne yazıktır ki dün kendilerini acımasızca biçmeye çalışan FETÖ'cülere o birileri sırf Erdoğan liderliğindeki AK Parti biçilsin diye arka çıkanlar umarım girdikleri bu hatalı yoldan çıkarlar.

Kendilerine az biraz saygıları varsa, kendilerine zulmedenlerin safında durmazlar. Eminim ki onlar da yarın öbür gün çıkıp paralel yapının kendilerine sundukları tapeler üzerinden tepindikleri için kullanıldıklarını söyleyeceklerdir. Tabii sahiden samimi olanlar. Bir avuç tepe yönetici var ki onlar zaten FETÖ sayesinde bugün bulundukları makamlara "kumpas"la getirildikleri için var güçleriyle FETÖ'nün siyasi sözcülüğünü veya medyada savunuculuğunu yapmaya devam edeceklerdir. Sözümüz onlara değil. CHP içindeki samimi insanlaradır sözüm.

Düne kadar "F tipi tehlike" diyenler bugün FETÖ'nün sözcülüğünü veya destekçiliğini yapıyorlarsa burada elbette başka bir işbirliği söz konudur. Samimi insanlar bu tuzağa düşmemelidirler. Geliyorum, tekrar Yargıtay'ın kararına. Önerim şu ki, FETÖ'nün mağdur ettiği pek çok insan ve kesim var. FETÖ İslami kesim içinde kendisine bir biçimde rakip olarak gördüğü herkesi tasfiye ederek bu mahallenin tek patronu olmak istedi.

Bu çerçevede önlerinde engel olarak gördükleri her kim varsa hapse tıktı. İBDA-C davasında yatanlardan tutunuz da İlim Grubu'na mensup olanlara varıncaya değin pek çok kesim FETÖ'nün polis şefleri, savcıları ve hakimleri tarafından mağdur edildiler. Hala hapiste olan çok sayıda hükümlü var. Madem yeniden yargılamanın önünü açarak adaletin tecellisi sağlanmak isteniyor, bence bu mesele topyekun ele alınmalıdır. FETÖ'nün mağdur ettiği herkes/herkesim için yeniden yargılamanın önü açılmalıdır. Yüksek Yargı'nın ve siyaset kurumunun bu meseleyi de adalet adına mutlaka halletmesi gerektiğine inanıyorum.

Mehmet Metiner/Star

  • 7
  • 16
Editörün seçtiği köşe yazılarından...
Editörün seçtiği köşe yazılarından...

28 Şubat davasında konuşan Mesut Yılmaz darbecileri değil Erbakan'ı suçlamış. Yani ona göre, yönetime katılma hakları gasp edilen milyonlarca seçmen, üstelik de kendi seçmeni bunu hak etmiş! Ünlem koydum ama şaşırdığımdan değil. Zira söz konusu olan siyasi, hayatı boyunca ülkeye, partisine ve kendisine, kim bilir belki de istemeden ama her nasılsa düzenli olarakkötülüğü dokunmuş bir isim. Heyecanlanmama neden olan, Mesut Bey'in yine güldürmeyen bu son çıkışının, yakın siyasi tarihimizi gözlerimin önünde canlandırması.
Bir hatırlayalım. Batı Çalışma Gruplarından, iş gezilerinde yenen yumruklardan falan mafya filmlerini aratmayacak aksiyon çıkar. Ama itiraf edin, başımızın dertten kurtulmamasından da anlaşılacağı üzere biz bu kasabada dram severiz. O halde gelin, Mesut Bey'in ellerinin arasından kayıp giden saadetinin ve başarısının herkes için aşırı acıklı öyküsünün sahnelerine dalalım. Müsaadenizle, önce fragmanı görelim. Bu hafta, şaibeli ölümün yıldönümünde andığımız rahmetli Özal Köşk'e çıkınca, devraldığı ANAP'ı onun çizgisinden uzaklaştırıp ülkeyi karanlık ve kanlı bir sürecin içine sokan bir lider!
Devlet içindeki çeteler, faili meçhuller, şehitler Türkiye'yi yiyip bitirirken, sanki ülkenin sorunu Özal'mış gibi sağa sola "ben ılımlıyım" boncukları dağıtarak ANAP'ı erittikçe eriten bir yönetici!
Yıllarca, kendisini başbakan yapan ANAP tabanına gazetelerinde, televizyonlarında "takunyalı, köylü" diye hakaret eden Aydın Doğan'a, merkez medyaya seve seve teslim olan muhafazakâr bir siyasi! Ardından o koltukta "bir şekilde" kalabilmek için, memleketteki liberalizasyonun mimarı ANAP rüzgârına, yani kendi partisine katkı sağlamış gazetecileri birer birer işlerinden kovduran ılımlı figür! Ne film ama! Sar başa, al mendili, izle izle ağla. Hani dram severiz dedik ya, ona mahsuben.

Melih Altınok/Sabah