Editörün seçtiği köşe yazılarından...

  • 1
  • 13
Editörün seçtiği köşe yazılarından...
Editörün seçtiği köşe yazılarından...

Yabancı dillerden dilimize aktarılan ve günlük hayatta da kullanılan o kadar çok kelime var ki... Balkon, asansör, teras, salon, apartman, elektrik, otomobil benzeri binlerce kelime olmasa, meramımızı nasıl ifade edebilirdik? Otomobil yerine "Kendi-gider" ya da asansör yerine "Kaldıraç" deselerdi anlar mıydık? "Desinatör" de bu tür kelimelerden biri... Tasarımcılara, desen üreticilerine "Desinatör" diyoruz. Bu kelimenin fiile dönüşmüş halini de "Dizayn etmek" şeklinde kullanıyoruz. Dizayn etmek, siyasette de kullanılmakta... Örneğin biliyoruz ki, yerli ve yabancı desinatörlerin Türkiye'yi de, Ortadoğu'yu da dizayn etmeye dönük sayısız projeleri var.
Akıllarının boyu ihtiraslarının boyundan kısa olan bazı yerli desinatörler çok yakın geçmişte, yani 2000'li yıllara gelinirken, bir post-modern darbe ile Türkiye'yi dizayn etmeye kalkıştılar. Medyada kartel kurup, ortak manşetlerle kamuoyunu da dizayn etmeyi bile denediler... Ve post-modern darbenin 1000 yıl süreceğine toplumu inandırmaya çalıştılar.
Post-modern darbe desinatörleri el birliği ile ülkeyi ekonomik iflasa sürükledi... 2002 seçimleri ile bu projeleri ellerinde patlayınca da, yeni dizaynlar aramaya başladılar. E-muhtıralardan, Cumhuriyet Mitinglerinden ve hatta AK Parti'nin kapatılmasından medet ummaya başladılar.
Bu arada dış desinatörlerin devreye soktuğu kuklalar da girdi devreye... Polise, yargıya sızıp darbeler yapmaya da yeltendi bunlar. Ama bunların balonları da kısa zamanda patladı. Taksim Meydanı'nı Tahrir Meydanı ile karıştıranlar bile çıktı bu arada. Kendilerini "Merkez Medya" olarak sunan bazı yayın organlarını babalarının adına yönetenlerin "Bizim gazeteye Gezi Ruhu hâkimdir" dedikleri bile duyuldu.
Bütün bunlar da bir sonuca ulaşmayınca, "Açılım Süreci"ni sabote etmeyi denediler. HDP'nin Kandil bağımlılığını görmezden gelip, bu partiyi "Bütün Türkiye'nin partisi" olarak pompaladılar. Deniz Baykal'ın kasetlerini kimlerin ürettiğini görmezden gelip, "Yeni CHP"nin yöneticilerinin imajlarını cilaladılar. Ve 1 Kasım seçimleri ile bu dizaynlar da patladı.
Bunlar şimdi Erdoğan ile Davutoğlu'nun arasını nasıl açarız dizaynının peşindeler. "Erdoğan'ın çevresi" ya da "Davutoğlu'nun çevresi" kaynaklı yazılar yazarak, mesleklerini icra ediyorlar.
Bereket Erdoğan da, Davutoğlu da kimin ne olduğunu biliyor. Bunların mumlarının yatsıya kadar bile yanmadığı geçmişte defalarca görüldü çünkü...

Mehmet Barlas/Sabah

  • 2
  • 13
Editörün seçtiği köşe yazılarından...
Editörün seçtiği köşe yazılarından...

Fetullahçılarla yakınlığıyla da tanınan Fehmi Koru, biraz da güncelden faydalanma güdüsüyle olacak, 17-25 Aralık olaylarından hareketle hazırlanmış bir kitap yayımladı: 'Ben Böyle Gördüm' ismiyle.
Koru; her ne kadar objektif bir gazeteci olarak meseleye bakıyormuş gibi davransa da ya da öyle algılanılması için özel bir yöntem uygulamaya çalışsa da, kitap satır aralarıyla beraber okunduğunda, yapılmak istenenin son tahlilde Fetullah Gülen'in bu meseleden yırtma ihtimaline dair kapıları açık tutmaya yönelik çabalar olduğu dikkatlerden kaçmıyor. Mesela; "Tayyip Erdoğan, 25 Aralık öğleden sonra buluştuğumuzda, haklı olarak, 'Mektubun samimiyetine inanalım mı?' sorusunu bana yönelttiğinde ne diyeceğimi bilemedim. Olana hâlâ akıl erdiremediğimi itiraf ederim. Fetullah Gülen'in Cumhurbaşkanı Gül'e hitaben mektupta yazdıkları ile onun yerine hareket ettiği düşünülen kişilerin yaptıkları arasında dağlar kadar fark var. Tayyip Bey'e ABD'den getirdiğim izlenimleri aktardığım o gün, 'aranızın hep açık kalmasını isteyen, savaş başlatmak amacıyla kenarda bekleyen birilerinin işi olabilir' yorumunu getirdiğimi hatırlıyorum. Gülen değil de onun gücünü kullanan başkaları. 'Peki ya tapeler, kasetler?' Onları da iki tarafı birbirine kırdırmak isteyen bir güç devreye sokmuş olabilir. Bir yabancı güç." (önemine binaen bazı satırların altını ben çizdim) Görüldüğü gibi Fehmi Koru olup bitenlerle Fetullah Gülen'i ayrıştırmak istediği gibi, dinlemelerinde Fetullahçı elemanlar tarafından yapıldığına inanmıyor. Kitaptan daha fazla alıntı yapmak bir gazete köşe yazısının sınırlarını aştığı için bu bağlamda küçük bir anekdotla yetineceğiz. Ayrı bir başlık olarak yazdığı 'efsunlu, gizemli kişilik' bölümüne ve tamamına baktığımızda kitabın, Koru'nun bugün de aynı kanaatlerini koruduğunu görmekteyiz. O kadar ki; sadece birey olarak Gülen'i değil, Gülen'in yakın çevresini de koruma çemberine alabilmek için Sayın Koru; paralel içinde bir 'paralel'den söz etmekte. Bu istek ve arzusunu gerçekleştirmek içinse bazı müşahhas önerilerde bulunmakta.
Koru'ya göre davalar münhasıran devlet memurları için açılmalı, (nasıl olsa onların sayısı çok, özgül ağırlıkları düşük) bu davalara siviller dâhil edilmemeli. Cemaatin varlıklarına (okullar, medya organları, bankalar, şirketler vs.) el konulmamalı, kayyum atanmamalı. Hele hele yurtdışındaki okullarına zinhar dokunulmamalı. Paralelci temizliği adı altında kıyım yapmaktan bir an önce vazgeçilmeli vs.
Şimdi, sorulması gereken şu; "Sizce de, birileri Fetullahçı Terör Örgütü davalarını sulandırmak ve anlamsızlaştırmak için özel bir gayret sarf etmiyor mu?"

Hüseyin Besli/Akşam

  • 3
  • 13
Editörün seçtiği köşe yazılarından...
Editörün seçtiği köşe yazılarından...

Ak Parti ise, değişikliğin 10 Mayıs'ta Meclise gelmesi için çalışıyor. Üç ihtimal var:
1. Kapalı oylamayla yapılacak anayasa değişikliği oturumunda, 330'un altında vekil yasanın geçmesi için oy verirse, yasa geçmeyecek.
2. Rakam 330 ile 367 arasında kalırsa, halkoyuna /referanduma sunulması için Cumhurbaşkanlığı'na gidecek. Ancak şu konjonktürde referanduma gidilmesi siyasete de, terörle mücadeleye de zarar vereceği için Cumhurbaşkanı'nın yasayı Meclis'e tekrar görüşülmesi için göndermesi söz konusu olabilir. Meclis de bu noktada, aynı sorunun tekrar yaşanmaması için değişikliği bir daha gündemine almaz. Bu sefer de sıra, dosyaların tek tek görüşülmesine gelecek ki 600'den fazla dosyanın söz konusu olduğu ve bunun Meclis'in bir yıllık çalışmasına denk geldiği göz önüne alınırsa, nasıl bir yol izleneceği belirsizliğini koruyor.
3. 367'den fazla vekil olumlu yönde oy kullanırsa, yasa sorunsuz geçecek. Yalnız kapalı oylamada Ak Parti ve MHP hiç fire vermeden lehte oy kullansa dahi, CHP'nin desteği gerekiyor.
Kılıçdaroğlu, değişikliği anayasaya aykırı görmelerine rağmen lehte oy verecekleri yönünde ikircikli bir açıklama yapmıştı. CHP Genel Başkanı olan kişi böyle derken, İlhan Cihaner, Sezgin Tanrıkulu, Eren Erdem, Mehmet Tüm, Fikri Sağlar, Hilmi Yarayıcı ve Mahmut Tanal gibi CHP'li vekiller ise aleyhte oy vereceklerini ilan ettiler bile. Bu isimlerin, Genel Başkan'a açıktan muhalefet etmelerine karşın herhangi bir itirazla karşılaşmadıkları göz önüne alınırsa, oylamada CHP'nin önemli kısmının yasanın geçmemesi için oy vereceği kesin.
Geçtiğimiz günlerde, CHP'nin daha ulusalcı kanadını hâlen temsil eden Deniz Baykal'ın da "Toplu sünnet yapar gibi dokunulmazlık kaldırılmaz" dediği göz önüne alınırsa, CHP'nin vereceği firenin çok büyük olacağını öngörmek zor değil. Ancak CHP'nin HDP'leşmesini açıktan eleştiren Baykal'ın bu çıkışının sebebi, diğer 'malum' CHP'lilerden ayrı bağlamda değerlendirilmeyi hak ediyor. Yasa, 367 ile geçse bile, bu yasamayı tümden yargının kılıcı altına koymak anlamına gelebilir ve Meclis'i işlemez noktaya sürükleyebilir. Ayrıca paralel yapının yargıdaki konumu hâlen sürerken, 'tutuklama' gibi bir provokasyonun gerçekleşmeyeceğini sanırım kimse iddia edemez. HDP'liler de ifade vermeye dahi gitmeyeceklerini ilan ederek, hâkimleri 'zorla getirme' kararı vermeye mecbur edip provokatif zemine alan açacaklarını duyurmuş oldular. Anlayacağınız dokunulmazlık yasası geçse de, geçmese de siyasette belirsizlik oluşturacak. Eğer yasa geçmezse, bu sefer en başta olması gerektiği gibi, terör suçundan fezlekesi olanlarla basın veya siyasî partiler kanunu gibi suçlardan fezlekesi olanların dosyalarının bazılarının karma biçimde Meclis'e getirilmesi gündeme gelebilir.

Hilal Kaplan/Sabah

  • 4
  • 13
Editörün seçtiği köşe yazılarından...
Editörün seçtiği köşe yazılarından...

1937'ye kadar Anayasa'da laiklik yoktu ama herkes biliyor ki bu dönemde İslam'a ve Müslümanlara yönelik katı, hatta "Jakoben" diye nitelenebilecek, "bazı kelleler gider" üslubunda laikçi uygulamalar mevcuttu. Demek ki, Anayasa'da laiklik olmasa bile, bir yönetim, İslam'ın ve Müslümanların hayat alanlarını cehenneme çevirebiliyor. "İnançlara saygılı laiklik" yaklaşımı, aslında laikliğin Müslümanlara hayatı dar eden yorumuna karşı bir talebi yansıtıyor. Başka herhangi bir inanç grubuna yönelik değil, çünkü Türkiye'de laikliğin ana karakteri İslam'ı ve Müslümanları sınırlandırma niteliği taşıyor. Laikleşme, Osmanlı'nın İslam aidiyeti ve hakim millet anlayışının dönüştürülmesine yönelik bir operasyondur. Bu operasyonun bir yönü, Osmanlı'nın zayıflama ve çözülme döneminde Hıristiyan Batılı devletlerin gayrı Müslim azınlıklara eşit statü arama - oluşturma, sonra da o unsurlardan bağımsız üniteler çıkarma hamleleri ile ilgilidir. Bu, Osmanlı döneminde devletin anlayışını dönüştürme niteliğindedir. Cumhuriyet'e gelince Batılı devletlerin bu misyonunu, Müslüman halkı dönüştürme istikametinde, bizim devlet devralmıştır.

Bu süreçte İslam herhangi bir din, müslüman da herhangi bir vatandaş statüsüne indirilmek istenmiştir. Ancak ben Cumhuriyet'in yine de "derin bilinç planı"nda, İslam'ı da, Müslümanları da "herhangi bir vatandaş" olmanın ötesinde gördüğünü düşünüyorum. Bu kaçınılmaz bir şeydir de. Güvenlik değerlendirmeleri yaptığında derin bilinç, Müslüman halkı dayanılabilecek ana unsur olarak görmekten kurtulamaz. Burada Cumhuriyet'in, yukarda Batılı devletlerden devraldığını ifade ettiğim "Müslüman halkı dönüştürme misyonu"nu gerçekten isteyerek mi yaptığını yoksa kerhen ve zorlanarak mı böyle bir işe soyunduğunu irdelemek gerekebilir. Çünkü böyle bir misyonun, deyim yerindeyse yerli - milli bir hassasiyetle bütünleşmesi mümkün değildir.

Türkiye, bir laiklik yorumunun, demokrasiyi, hukuku, eğitimi, dış politikayı hatta ekonomiyi zehirlediği süreçlerden geliyor. Ben mesela 28 Şubat'ı "İslam çok oldu" gerekçesinin hareketlendirdiği bir "İslam'ı azaltma operasyonu" olarak değerlendiriyorum. Yıl 1997'dir. Ak Parti için "Laiklik karşıtı eylemlerin odağı olma" suçlaması ile kapatma davası açıldığı ve halkın yüzde 47 küsurundan oy almış bir partinin ipten döndüğü tarih 2008'dir. Ak Parti'nin İslam ülkeleri ile işbirliğini geliştirmesinin dışardaki güç odakları ile içerden birileri tarafından "Eksen kayması" gibi yorumlandığı tarih bu tarihlerdir. Ben, "Laikleşme süreci" ile Osmanlı'ya ve sonraki zamanlarda Türkiye'ye karşı gerçekleşen emperyalist kuşatmanın paralel geliştiği gibi bir düşünceyi önemsiyorum. İş, sadece devletin inançlara karşı eşit mesafede olması ve her inanç grubunun kendi inancını özgürce yaşaması işi değildir. Eğer devlet ve bu ülkenin Müslümanları, Türkiye'yi kimliksiz bir aidiyetin konusu olarak görselerdi, her şey, her şey çok başka olurdu. Laik kimliksizleştirmeye rağmen devlet de Müslüman halk da böyle görmüyor. Bunu anlamak için sadece şartlanmaları aşıp, olayı biraz bilinçle okumak gerekiyor. Bilinçle evet.

Ahmet Taşgetiren/Star

  • 5
  • 13
Editörün seçtiği köşe yazılarından...
Editörün seçtiği köşe yazılarından...

Laiklik kavramı uzun süre elitlerin "iktidar mücadelesini" yansıtmak gibi bir fonksiyonuüstlendi. Bu yüzden de geçmişin "ağır yükünü" taşımakta. Türkiye modernleşme serüvenini "sekülerleşme süreci" olarak okuyanlar nezdinde laiklik prensibi yukarıdan aşağı uygulanma pahasına vazgeçilmezdir. Muasır dünyaya dahil olmak için "tartışılamaz" olduğu için de "yeniden yorumlanmaya" da kapalıdır. Nitekim Erken Cumhuriyet döneminde Kemalist elit eliyle hem dönüştürme hem de kontrol aracı olarak kullanıldı.
Bu yönleriyle laiklik, yönetici elitin tekelini de meşrulaştıran bir prensipti. AK Parti döneminde hiç de kolay olmayan bir mücadeleden sonra ciddi bir dönüşüm gerçekleşti. Laiklik bir yandan yeniden yorumlanarak Cumhuriyetin temel umdelerinden birisi olarak pekişti. Diğer yandan da belirli bir elitin tekelini sağlayan ideoloji olmaktan çıkarıldı. Gelinen nokta aslında AK Parti tecrübesinin laiklik konusundaki uzun dönüşüm/ dönüştürme hikâyesinin hasılası konumunda. Bu dönüşüm çok boyutlu bir hesaplaşmaya dayanıyor: Militan laikçi- Kemalist pratikle, İslamcı geçmişle, Ortadoğu'daki mezhepçi savrulmayla ve ülkenin sosyolojik- ekonomik çoğulculuğunun ihtiyaçları ile...
AK Parti Kemalizm'in İslam'ı kamusal alandan tasfiye eden jakobenliğini tashih etti. Ve Anglo-Sakson tanımlamaya yakın bir tecrübe üretti. Başörtüsünün kamudaki kullanımı, Diyanet İşleri Başkanlığı'nın ulusal ve uluslararası profilinin yükselmesi ve dini özgürlüklerin alanının genişlemesi uygulamalarıyla... Böylece İslam devleti fikri yerini dindarlara da ait olan yeni devlet anlayışına bıraktı. Bu yeni formül hem İslamcıların istediği Filistin ve Somali'den Suriye'ye ümmetin derdi ile ilgilenen bir Türkiye'yi üretti. Hem de dindarların da kendi rengini kamusal hayata vurmasına müsaade eden, inançlara saygılı yeni bir laik düzen oluşturdu. İki olayla bu düzeni daha da değerli hale getirdi. İlki, radikal Selefi ve mezhepçi yorumların ürettiği tekfirci ve şiddet yüklü pratik. DAİŞ'in Suriye ve Irak'ta yaptıkları Ortadoğu halklarının zihninde derin olumsuz etkiler bıraktı. İkincisi de "ılımlı" görünümlü Gülen Hareketinin gizli hegemonyasının dışlayıcı, tasfiye edici uygulamaları.
Bir "dini" hareketin iktidar hırsı ile dolu olmasının Türkiye'deki dindarların yaşamına ne kadar zarar verdiği görüldü. Her iki olay da laiklik tartışmasının bir eksiğini daha tamamladı: Tekçi- dışlayıcı İslam yorumları üzerinden elitlerin iktidar kavgası yürütmesinin vahim sorunları görüldü. Böylece AK Parti'nin mevcut laiklik yorumu İslam dünyasına ilham verecek bir örnek konumuna ulaştı.

Burhanettin Duran/Sabah

  • 6
  • 13
Editörün seçtiği köşe yazılarından...
Editörün seçtiği köşe yazılarından...

İran Devlet Başkanı çok kızgın. Çünkü ABD Yüksek Mahkemesi, İran Merkez Bankası'nın ABD tarafından dondurulmuş 2 milyar dolar değerindeki mal varlığına el koydu. Yüksek mahkeme, "çeşitli terör saldırılarında hayatını kaybedenlerin ailelerine ödeme yapmak" amacıyla İran'ın 2 milyar dolarını"tazminat" olarak temellük etmeyi uygun gördü. Belli ki bu konuda İran'ın fazlaca söz hakkı olmadığını düşünüyor.

Bakanlar kurulunda konuşan Ruhani, "İran halkının mal varlığı yağmalanamaz. Bu apaçık bir hırsızlıktır. Hırsız, karşı saldırıdan muaf tutulacağını düşünüyorsa yanılıyor" ifadesini kullanıyor. "Bu sonuçlarına katlanmadan yutabileceğiniz bir lokma değil" diyerek uyarmayı da ihmal etmiyor. İran'ın hayal kırıklığı ilk etapta anlaşılabilir görünebilir. Zira İran nükleer programıyla ilgili anlaşmada eğer İran üzerinde düşeni yaparsa İran'ın uluslararası bankalardaki mal varlığının tümüyle serbest kalması gerekiyordu, anlaşmanın kırtasiye masraflarının İran'ın parasından tahsil edilmesi değil. Ancak, karşınızdaki yıllarca "Büyük şeytan" dediğiniz ABD. Ruhani'nin derin hayal kırıklığından ve tehditlerinden anlaşılıyor ki İran, ABD ile aynı yatağa girmenin sonuçlarıyla ilgili oryantasyon sürecini hâlâ tamamlamamış.

Suriye, İran'ın da katkısıyla cehenneme dönmüştü. IŞİD, ABD'nin Irak işgali eliyle büyümüş, dünya metropollerinde adam öldürüyordu ama olsun, yine de "daha güvenli dünyanın ilk günü".

Obama'nın tarihe "ABD-İran soğuk savaşını bitiren adam" olarak geçme arzusu nihayet sonuç vermişti. UAEA raporları İran'ın yükümlülüklerini yerine getirdiğini belgeliyordu. İran uranyum zenginleştirmede kullanılan santrifüjlerin sayısını azaltmış, zenginleştirilmiş uranyum stokunu Rusya'ya göndermiş ve Arak nükleer reaktörünü sökmüş, tesislerine beton dökerek çalışamaz duruma getirmişti. Karşılığında da İran'ın uluslararası bankalarda dondurulmuş olan 100 milyar dolarlık varlığı serbest bırakılacak, İran ile iş yapan ülke ve firmalar üzerindeki yasak kalkacak ve İran'ın dünya piyasalarına entegrasyonu sağlanacaktı. Buna, İran'ın Suriye'ye gönderdiği milislerin yaptığı katliamlarla göz yumulması, İran'ın iflah olmaz Esad destekçiliğinin tolere edilmesi şeklindeki görünmez maddeleri de ekleyin.

İran istediğini alıyor, dünya atom bombası yapma olasılığı olan bir ülkenin muhtemel tehdidinden kurtuluyor ve üstelik ABD de muradına kavuşuyordu. Fena mıydı?

ABD'nin muradı neydi sahi? Hemen özetleyelim: İran'ı "açmak". İran'ı denetleyebilmek. İran'ın kılcal damarlarında at koşturmak.

Denetlenen kısa vadede İran'ın uranyumla nasıl çalıştığı olacaktı, uzun vadede ise "ABD Doları'nın hükümranlığı altında ilerlemek zorunda olan" enerji trafiğinin denetlenmesi, ekonominin denetlenmesi, hatta belki rejimin denetlenmesi. Şüpheli, uyumsuz, tehditkâr görünen her unsurunun manipüle edilerek başka sonuçlar elde etmek için kullanılması. Yani aslında, İran'ın ele geçirilmesi.

Ruhani kârlı bir anlaşma yaptığını sanıyor. Oysa başına gelen kesinlikle daha farklı bir şey.

Nihal Bengisu Karaca/Habertürk

  • 7
  • 13
Editörün seçtiği köşe yazılarından...
Editörün seçtiği köşe yazılarından...

Önceki gece eski CHP Genel Başkanı Deniz Baykal yine CNNTürk'teydi. Röportajın sonuna rastladım ama zaten asıl önemli kısmı da orasıymış. O kısa sürede Baykal, özellikle Ergenekon tartışmaları ve kaset komplosuyla ilgili düşüncelerini açıkladı. O anda aklımdan geçen soru şuydu: Baykal, Kemal Kılıçdaroğlu'ndan farklı ne söyledi? İşin doğrusu hiçbir şey. Zaman zaman çıkışlarıyla "devlet adamı" diye tanımladığımız Baykal bir kez daha söyledikleriyle hayal kırıklığı yarattı. Soru şu: "Size göre komploda cemaat parmağı var mı?" İşte Baykal'ın cevabı: "Bir şey söylemek için elde kanıta ihtiyaç var. O günkü yüksek siyasi iradenin talimatı, onayı, kararı olmadan böyle bir iş yapılamaz." Cemaat için kanıta ihtiyaç olduğunu söylüyor ama siyasi iradenin talimatı konusunda hiç öyle bir derdi yok. Elinde kanıt varmış gibi ondan çok emin. Ayrıca orada Baykal'asorulmadı ama buradan soralım: O cemaat 17-25 Aralık'ı veya TIR operasyonlarını hangi siyasi iradenin talimatıyla yaptı? Ya da 7 Şubat 2012 operasyonunu…
Şimdi biraz daha geriye dönelim, CHP Genel Başkanlığı da yapmış Deniz Baykal'ın siyasete atıldığı 70'li yıllara, sonra da faili meçhul cinayetlerin işlendiği 90'lara… Siyasete kimlerin nasıl tuzak kurduğunu ve neler çevirdiğini yakından görelim.
Bu açıdan en çarpıcı olay o dönem kontrgerilladan sık sık şikâyet eden CHP Genel Başkanı rahmetli Bülent Ecevit'e Çiğli'de yapılan suikasttı. Peki o suikastı kim yapmıştı? CHP o suikastın peşine neden düşmedi? Şimdi soruyorum; Baykal ve partisi 70'lerde bu gerçeği öğrendikten sonra "siyasi irade" olarak ne yaptı? O tarihte oyun kuran başka güçler vardı da şimdi yok mu? Bir soru da 90'lardan. DYP ve SHP'nin iktidarda olduğu 1991-93 yılları, hem suikast hem de faili meçhuller açısından Türkiye'nin en kanlı dönemiydi. Siz de o dönemde bir yıl da olsa SHP milletvekili olarak görev yaptınız. Peki, o dönemde olup bitenlerden de o günkü siyasi irade mi sorumluydu?
60'tan bu yana siyasete tezgâh kuran, her on yılda bir darbe yapan, dışarıyla bağlantılı bürokratik güçlerin varlığı biliyor. Bugün FETÖ açığa çıkan kumpaslarıyla, darbelerle yüzleşme davalarının içinin boşalmasıyla ve sonunda yargı üzerinden düzenlediği darbeyle aynı şeyi yapıyor. Yani Baykal'a göre bu operasyonları FETÖ siyasi iradenin talimatıyla yapmış. Bir adım daha ileri gidelim, bugüne kadarki bütün darbeler de siyasi iradenin talimatıyla mı yapıldı? Deneyimli siyasetçi Baykal'ın bu gerçekleri görmemesi paralelcilerin ekmeğine yağ sürüyor ama kendi hanesine de eksi yazıyor. Çünkü bunca deneyimine rağmen Baykal'ın hâlâ halkta bir karşılığının olmaması başka nasıl açıklanır?

Mahmut Övür/Sabah