Editörün seçtiği köşe yazılarından...

  • 1
  • 15
Editörün seçtiği köşe yazılarından...
Editörün seçtiği köşe yazılarından...

Son "laiklik" tartışması da bu formülü pekiştirmek için kullanıldı. İslam -siyaset ilişkisini yeniden değerlendirmenin bir düzleminin ne kadar daraldığını görmüş olduk. Hem deTürkiye'de artık dindar- laik ikilemesinin açıklayamayacağı zengin ve melez bir birikimin ortaya çıktığı göz ardı edilerek. Bu durumu Türkiye siyasetinin bütün kritik kavramlarının güvenlikleştirilmesi olarak niteleyebilirim. Demokrasi, laiklik ve özgürlük gibi üzerinde konsensüse varılan değerler karşı taraf için yeni suçlamaların malzemesine dönüveriyor.

Kamusal tartışmayı zehirleyen bu güvenlikleştirmenin iki boyutu var. İlki, aşırı siyasallaşmanın güncel harareti. Söz konusu hararet sosyal medyanın da serbestliği ile sürekli tekrarlanan büyük sıfatların terörünü üretti: "İslamcı faşizm," "diktatörlük" vs. İkincisi, etiketlemenin, suçlamanın şehvetinde kaybolan muhalif entelektüel savrulma. İktidarı aşırı gözetleme altında tutan bu entelektüel savrulma bulduğu her malzemeyi çılgınca kullanırken AK Parti'nin siyasetin hep bir adım önünde olma sebeplerini analiz edemiyor. Kendi ürettiği klişelere hapsoluyor. Ve muhalefet partilerini de AK Parti'yi yenemeyecekleri bir fasit daireye kilitliyor. Daha fazla, daha sert siyasallaşma muhalefetin galip olacağı bir yarışma değil. CHP'nin sert kimlikçi Aleviciliğe savrulması, MHP'nin iç krizleri ile uğraşması ve HDP'nin kendini teröre destek konumundan çıkaramayan hali hep bu daha fazla siyasallaşma sarmalının sonuçları.

Elbette yaklaşık 14 yıldır ülkeyi tek başına yöneten AK Parti'nin de bu süreçte yüzleşmek zorunda olduğu maliyetler var. Türkiye'yi yeniden inşa niyetinin sürekli sorgulanması bunun ilk örneği. Başkanlık sistemine geçiş ve laikliğin yeniden tanımlanması gibi konularda dönüştürücü rolünün sınırlandırılma çabaları ise bir diğeri. Ve en önemlisi muhalif entelektüellerin AK Parti tecrübesini değerlendirirken "reaksiyoner," "hırçın" ve "otoriter" bir ruh haline bürünmeleri.
Bahsettiğim muhaliflerin AK Parti iktidarını seçimlerle yenmesi mümkün görünmüyor. En azından 2019'a kadar. Ancak AK Parti de muhalefetteki söz konusu "entelektüel otoriter ruh hali" yüzünden kendi dönemini rasyonel bir değerlendirmeye tabi tutma zeminini bir türlü elde edemiyor. Çözüm sürecinden paralel yapıya, terörle mücadeleden Ortadoğu politikasına kadar. 1 Mayıs'ta yayına başlayan Kriter dergisindeki yazımda belirttiğim gibi Türkiye'yi negatif olarak "modelleme merakı," entelektüellerin yeni afyonu haline geldi. Aşırı siyasallaşma ile bu yeni afyon birleştiğinde siyaset irrasyonel düzleme kayıyor. Bence, muhalifler için çıkış en azından dozu düşürmekle başlıyor.

Burhanettin Duran/Sabah

  • 2
  • 15
Editörün seçtiği köşe yazılarından...
Editörün seçtiği köşe yazılarından...

Geçen hafta "The Economist" dergisinde Suudi Arabistan'ın ne yapmak istediğini tartışan hayli ilginç bir yazı vardı; yazar, "Petrol fiyatlarını önemsemiyoruz, 30 dolar ya da 70 dolar, bizim için çok fark etmiyor" diyen genç Prens Muhammed bin Salman'a şaşırarak yazıya başlıyor ve öyle devam ediyordu. Veliaht Prens'in, düşen petrol fiyatlarının Suudi Arabistan için milyarlarca dolara mal olmasına rağmen, böyle nasıl böyle konuştuğunun sorgulanmasını isteyen yazar, şu önemli (!) tespitleri yapıyor: "Suudi politikası onlarca yıldır, Petrol Bakanı Ali el-Naimi gibi usta müzakereciler tarafından idare edildi. Şimdi ise bu politika, düşük petrol fiyatlarının ekonomik reform çabalarına katkıda bulanacağına ve Suudi Arabistan'ın ezeli rakibi İran'ı zayıflatacağına inanan 30 yaşında bir Prens'in kontrolü altında." Yani Economist, 30 yaşında, bu işler için "çocuk" sayılacak bir Prens'in hem bu işlerin altından kalkamayacağını ima ediyor hem de Suudi Arabistan'daki bu yeni ekonomi-politikası değişikliğine şaşırıyor.
Bize hiç de yabancı gelmeyen bu serzenişlerin bir müddet sonra şaşkınlıktan çıkarak kızgınlığa hatta düşmanlığa dönüşeceğine emin olabilirsiniz.
Aslında Suudi Arabistan'ın tam şu sıra yapmak istediği hayli geciken bir hamle. Prens Salman'ın açıkladığı "Ulusal Dönüşüm Planı ve Vizyon 2020" stratejisi, yalnız enerji satışı ve finansal faaliyetlere dayanan ülke ekonomisini çeşitlendirmeye ve ihraç edilebilir tek mala bağımlı olmaktan çıkarmaya dönük rasyonel bir girişim.
Bu çerçevede Suudi Arabistan, ulusal petrol şirketi Aramco'nun halka arzını gündeme getirdi. Bu, hamle bile tek başına Economist'in başını çektiği medyanın karamsar şaşkınlığı için yeter aslında. Çünkü Aramco'nun henüz tam açıklanmayan hidrokarbon rezervleri ve diğer varlıkları bu arzla açık hale gelecek; bunun da anlamı, bu piyasanın altüst olması yani yeniden fiyatlanmasıdır. Şu an en büyük olan Exxon-Mobil'in ne olacağı, nereye kadar gerileyeceği de ayrı hikâye. Aramco'nun iki trilyon doların üzerinde olduğu tahmin edilen büyüklüğünün şeffaflaşması, Suudi Arabistan ekonomisinin de dışa tam açık bir ekonomi olması anlamına gelir. Böyle olunca dolara sabitlenmiş riyal de burada kalamaz. Şimdi yalnız bir şirketi bile trilyonlarca dolar eden Suudi Arabistan parası ve Çin parasının dolar ve euro ile birlikte serbestçe dalgalandığı bir dünya ekonomisinde, dolara dayalı rezerv para sistemi sizce ne kadar yürür...

Cemil Ertem/Milliyet

  • 3
  • 15
Editörün seçtiği köşe yazılarından...
Editörün seçtiği köşe yazılarından...

Ülkede öfke ve nefretin giderek yükseldiği bir dönemden geçiyoruz. Bunun yansımasını da daha çok medya ve sosyal medyada görüyoruz. Nefret üretmede öncülük eden ve model olan çok sayıda yazar var. Onlardan biri de Ayşenur Arslan... Arslan, önceki gün solcu Birgün gazetesinde Meral Akşener'e yönelttiğim sorulara öfkelenip bana cevap verdi: "Mahmut Övür, son günlerde, tıpkı diğer yandaş kalemler gibi Akşener üzerine döktürüyor. Söylemeye bile gerek yok herhalde, övmüyor. Akşener'i itibarsızlaştırmak için geçmişe yolculuklar yapıyor." Yaptığım şey şu soruları sormak: "Şimdi ülkeyi yönetmeye aday bir siyasi aktör olarakortaya çıkıyorsa o karanlık döneme dair bildiklerini de açıklamalı. Evet, merak ediyorum,devlet içinde çeteleşmelerin açığa çıktığı Susurluk Skandalı neden aydınlatılamadı? Birsünnet düğününde yan yana olduğu Çatlı'yla yakınlık derecesi ne ve o dönem işlenen faili meçhul cinayetler için ne düşünüyor?"
Bu sorulara cevabı Akşener veya çevresinden beklemiştim. Ama Akşener'in yerine cevap solcu Birgün'ün yazarı Arslan'dan geldi: "Vay canına! Mahmut Övür, Türkiye'nin en karanlık aktörlerinden birinin, Çatlı'nın görüntülerini ortaya çıkarmış ve bu yüzden vurulmuş." Ben insanlığın ölmediğine inananlardanım ama bazı insanların da ikiyüzlülük veyalancılık konusunda sınır tanımadığını artık biliyorum. Derin yapının kirli yanlarını açığaçıkarmak için vurulan bir gazeteciye utanmazca sorulan şu soruya bakın:
"Dahası, Mahmut Övür'ün 'o görüntülerde' ne işi varmış? Sünnet düğününde Çatlı ile Akşener'in olduğunu hatırlayan Övür, kendisiyle ilgili kısmı hatırlamıyor herhalde. Ama ben sonrasını çooook iyi hatırlıyorum." Bunun neresini düzelteyim. Arslan, olayı çarpıtıyor ve açık açık yalan söylüyor. Bir kere ben o görüntülerde yokum. İki düğün söz konusu. Bu yüzden söyledikleri yalan. Sünnet düğünü başka birine ait ve ben o görüntüleri çektirmedim, onları VHS kaset olarak aldım. Yani iki düğün var ve ben Drej Ali'nin kardeşinin düğününe katıldım. O düğüne de bir şartla gittim, Çatlı'nın görüntülerini çekme şartıyla...
Kanal 6 kameramanı bunun tanığıdır. O düğünden elimizde sadece 8 dakikalık görüntü var. Ayrıntılarını yazacağım ama şimdilik burada kesiyorum.
Arslan'ın şu sözleri de yalan: "Yıl 1997. Mahmut, yazdığı gibi, bir gün elinde bir kasetle geldi. Heyecandan nefesimizi kesecek bir kasetle." Elimde kaset gitmedim, ben Adliye Koridorları'nın yapımcısıydım. Görüntülerin tanıtımı Atv'de yayımlanınca, görüp beni yayına çağırdılar. Ayrıca Arslan'ın, Drej Ali'ye mealen söylettiği şu sözleri de yalan: "Övür, o sünnet düğünün davetlilerinden biriydi. Oraya gazeteci olarak değil, Ali Yasak'ın arkadaşı olarak çağırılmıştı. Ama Mahmut, hem kendisine hem de gayet iyi tanıdığı ablasına ihanet etmişti." Bunun doğru olmadığını orada da söyledim. Gelelim iyi tanıdığım ablaya, onun kim olduğunu bilmiyorum. Akşener mi? O güne kadar tanışmadığım ve tanımadığım bir isim. Bu ilişkide nerede durduğum konusunu daha ayrıntılı yazacağım ama şimdi bütün habercilere sesleniyorum:
Başbakan olmak için yola çıkan eski bir İçişleri Bakanı ile adı Gladyo'yla anılan, faili meçhullere karışan bir kaçağın bir düğünde buluşması sorgulanmamalı mı? Bu, "solcu" bir yazarı neden rahatsız eder?

Mahmut Övür/Sabah

  • 4
  • 15
Editörün seçtiği köşe yazılarından...
Editörün seçtiği köşe yazılarından...

Fransız Le Figaro gazetesi manşetten verdi. Defalarca altı çizilen bir tehlikenin artık Avrupa'nın kapısında olduğunun resmi aslında aşağıda detaylarını vereceğim bu anket.

Gazetenin IFOP araştırma şirketine yaptırdığı ankete göre, hem Almanya, hem de Fransa'da İslam imajı hasar görmüş durumda. Özellikle de sol seçmende bu yaklaşımın arttığına dikkat çekiliyor. "Merkez sağ eğilimli bir gazete olan Le Figaro, İslamofobi ayıbının faturasını siyasi yelpazenin her kesimine dağıtmaya çalışıyor" da diyebiliriz, sol seçmenle ilgili tespite bakıp. Ancak son dönemde Fransa'nın sosyalist Kadın Hakları Bakanı Laurence Rossignol ile onu sosyalist Başbakanı Manuel Valls'ten gelen demeçlere baktığımız zaman da bu tespitin pek de yanlış olmadığı sonucuna varabiliriz.

Şimdi anketin detaylarına bakalım. Almanya'daki İslam imajıyla ilgili menfi yaklaşımların bahanesi olarak da 31 Aralık gecesi Köln'de göçmenlerce gerçekleştiği öne sürülen, ancak daha sonra bu varsayımın temellendirilemediği taciz olaylarına atıfta bulunuluyor. Le Figaro'nun kullandığı tam ifadeyi verelim: "31 Aralık Köln olayları." Bu tespit yapılıyor ve detaylarına girilmeden etiket yapıştırılıp bir sonraki cümleye geçiliyor.

Ankette sorular ve her iki ülkede verilen yanıtlar şu şekilde:

- Müslüman toplum, ülkeniz için bir tehdit midir?

FRANSA: Evet bir tehdittir. %47 Daha çok kültürel bir zenginliktir: % 19 İkisi de değildir: % 34

ALMANYA: Evet bir tehdittir: % 43 Daha çok kültürel bir zenginliktir: % 20 İkisi de değildir: % 37

- Ülkenizde camilerin talep edildiği şekilde düzenlenmesinden yana mısınız?

FRANSA: Karşıyım: % 52 Destekliyorum: % 13 Farketmez: % 27

ALMANYA: Karşıyım: % 49 Destekliyorum: % 15 Farketmez: % 29

- İsteyen Müslümanların sokakta başörtüsü takması hakkında ne düşünüyorsunuz?

FRANSA: Karşıyım: % 63 Destekliyorum: % 9 Farketmez: % 28

ALMANYA:

Karşıyım: % 45 Destekliyorum: % 14 Farketmez: % 41

- Müslümanların toplumunuza yeteri kadar entegre olduğunu düşünüyor musunuz?

FRANSA:

Kesinlikle hayır: % 68 Kesinlikle evet: % 32

ALMANYA:

Kesinlikle hayır: % 71 Kesinlikle evet: % 29

- Ülkenizde İslam'ın görünülürlüğü ve etkisi hakkında ne düşünüyorsunuz?

FRANSA:

Çok fazla: % 63 Yeteri kadar değil: % 5 İkisi de değil: % 32

ALMANYA:

Çok fazla: % 48 Yeteri kadar değil: % 5 İkisi de değil: % 47

Evet ankette verilen yanıtlara bakılırsa, başörtüsü, İslam'ın görünürlüğü gibi konularda tahammülsüzlük tırmanıyor. Ve bu tahammülsüzlük için de iğneyi kendilerine batırmak yerine bahaneler aramayı tercih ediyor bu iki Batı ülkesi. Almanya'da yılbaşı gecesi yaşanan taciz olaylarını göçmenlere fatura etmeye çalışan medya, yükselen İslam karşıtlığının faturasını da göçmen akımına bağlamaya hazırlanıyor gibi.

Saadet Oruç/Star

  • 5
  • 15
Editörün seçtiği köşe yazılarından...
Editörün seçtiği köşe yazılarından...

Bugünlerde ayrıntıları ile tam tahlil edemediğimiz ve "Büyük akıl" kavramı ile nitelediğimiz olguya "Dış konjonktür" de diyebiliriz. Ama bazılarımız saplantılarımızın ve kişilere dönük takıntılarımızın rüzgârına kapılıp "İktidar" ile "Türkiye"yi aynı görebiliyoruz. "Büyük akıl"ın hedefinde ise iktidarın değil, Türkiye'nin ya da Irak'ın yahut Suriye'nin bulunduğunu göremiyoruz. Tüm ulusal sorunlarının aynı zamanda uluslararası sorunları da oluşturduğu bir jeo-politikkonumdaki Türkiye'nin siyasi kaderi veya istikrarı, sade seçmenin elinde değildir. "Seçmen"in veya iç dinamiklerin ağırlığı dört yılda bir iktidarı belirler. Ama "Dışkonjonktür"ün belirleyici etkisi hiç bitmez. Terör de şiddetini dış konjonktüre uyarlı biçimde artırır ya da azaltır.
Hatırlayın... Demirel'in Dışişleri Bakanı Çağlayangil "Sovyet uçaklarının Suriye'ye Türkiye üzerinden geçmesine izin verdiğimiz için 12 Mart 1971 darbesiyle devrildik" diye dertyanmamış mıydı? Mesela Başbakan Ecevit Kıbrıs'ı kalıcı bir çözüme taşıyabilseydi ne Amerikan ambargosu gelirdi, ne de 12 Eylül'ün yolu açılırdı. Yunanistan'la birlikte Avrupa Birliği'ne girmiş olmaz mıydık? Veya Başbakan Erbakan ambargodaki Libya'ya gitmeseydi, 28 Şubat'ın yolu böylesine kolay açılır mıydı?
İsterseniz daha eski günlere dönelim...
- Cumhuriyet'i tek başımıza mı kurduk? Osmanlı 1'inci Dünya Savaşı'nda kazananlar arasında bulunsaydı durum farklı olmaz mıydı? Cumhuriyet Lozan'da varılan bir uluslararası uzlaşmanın sonucu da değil midir?
- Petrol kaynaklarını dışarıda bırakan ve Mezopotamya kültürünün insanlarını ikiye bölen Güneydoğu sınırımızı, üyesi olmadığımız Milletler Cemiyeti kararı ile 1925'te biz mi çizmiştik? Bu sınır bugünkü terör sorunumuzun da kaynağı değil mi?
- Eğer Hitler ve Mussolini 2'nci Dünya Savaşı'nı kazansalardı, Türkiye çok partili demokrasiye geçebilir miydi?
- 27 Mayıs darbesinin ilk açıklaması "NATO'ya ve CENTO'ya bağlıyız" şeklinde değil miydi? Bu darbeden sonra memur maaşları "Cooley Fonu"nun Merkez Bankası'ndaki paralarındanödenmedi mi?
- 12 Eylül askeri müdahalesi, Humeyni İran'ı ele geçirdikten ve Sovyetler Afganistan'a girdikten hemen sonra olmadı mı? 12 Eylül rejiminin ilk icraatı Rogers Planı'nın kabulü ile Yunanistan'ın NATO askeri yapısına dönmesi değil miydi? Tamam... Siyaset yapalım ya da olayları yorumlayalım. Ama evrensel gerçekleri de hep hesaba alalım.

Mehmet Barlas/Sabah

  • 6
  • 15
Editörün seçtiği köşe yazılarından...
Editörün seçtiği köşe yazılarından...

Efendim, mezkur gazetenin 28 Nisan 2016 nüshasında sürmanşeti 'tekbirle patlattı' ibaresi süslüyordu. Bursa'da yapılan alçak terör saldırısını gerçekleştiren teröristin kendisini tekbir getirerek patlattığı iddia ediliyordu haberde. Üstelik bu bilgi de 'görgü tanıkları'na dayandırılıyordu.
Ne oldu dersiniz? Bursa'daki eylemi TAK, yani PKK'nın klonu olan o örgüt üstlendi. Yani amiyane tabirle Cumhuriyet'in tekbir balonu fena patladı. Fakat ne gam? Cumhuriyet Gazetesi, kendisini Can Dündar ve ekibine kaptırdı kaptıralı yapmayı en iyi bildiği işi yine yapmış oldu işte. Bir terör eylemini 'kimin yaptığı' üzerinden bile toplumdaki o keskin ayrışmayı köpürttü yani.
Soru şu: Bursa'daki alçaklık eylemini DAEŞ gerçekleştirse ve mesela Yeni Şafak bunu görgü tanıklarına dayandırarak 'biji Apo diyerek patlattı' başlığı ile haber yapsa ne olurdu?
Ya da asıl soru şu: Biri Bursa'yı tekbirle havaya uçurduğunda ellerini ovuşturması kesin olan 28 Şubat zombileri, başka biri Bursa'yı 'biji Kürdistan' diyerek havaya uçurduğunda ve bu ortaya çıktığında 'tüh' diyorlar mı demiyorlar mı? Daha önce çok kez söyledim. Türkiye'de her şey olabiliyorsunuz, ama asla rezil olamıyorsunuz. 'Yasin Börü ismini hiç duymadım, duysam ona da üzülürdüm' diyen gazetecimiz dahi hala saygınlığını koruduğuna göre…
Ezcümle… Sevgili Cumhuriyet Gazetesi, tekbir bizim için çok kritik önemde, çok hayati bir kelimedir. Siz şimdi bilmiyorsunuzdur. Bakmayın İsmet İnönü'nün 'tanrı uludur' diye çevirttiğine. Türkçe 'Allah en büyüktür' demektir. Hatta bir şair çevirisine başvurursak 'Allah başka büyüktür' manasına da gelmesi mümkündür. Ve biliniz ki, bu ibarenin hayatiyetine inanan insanların tamamı için tekbir, masum insanların katledilmesinde kullanılabilecek bir ibare değildir. Hiç olmamıştır ve asla da olmayacaktır.
Biliniz ki tekbir ile terörü eşitleme çabanız, dindar insanlarla terörü eşitleme çabanız, hatta bunu görgü tanığı uydurarak yapma gayretiniz gözü olanın gözünden kaçmamaktadır. Gözümüzden kaçmayan bir başka unsur da 'rezil olmayı' dahi göze alarak bir takım efendilere hizmet etmeye and içtiğiniz gönüllü ev köleliğinizdir. Şükür ki inandığımız yüce din, köleliği tedricen ortadan kaldıracak iradeyi ortaya koymuştur. İnşallah, sizin köleliğinizi kaldırmak da gün gelir bize nasip olur.

İsmail Kılıçarslan/Yeni Şafak

  • 7
  • 15
Editörün seçtiği köşe yazılarından...
Editörün seçtiği köşe yazılarından...

Sayın Erdoğan ve AK Parti hükümetleri, bu sorunu bir ırkçılık/inkar zemininden alıp onu normalleştirmiş, ideolojik bir problem olmaktan çıkarmış, devlet aklını bu anlamda değiştirmiştir. Her fırsatta "1990'lara, 1980'lere dönüyoruz" korosunun en büyük sıkıntısı budur. Aslında hastalığın kaynağı çözülmüş, semptomları ile uğraşılmaktadır. Aslında pekâlâ biliyorlar ki, artık bir Kastamonulu ile bir Diyarbakırlı vatandaşımızın sorunları, onların etnisitelerinden bağımsız hatta Diyarbakırlının geçmişte uğradığı haksızlıklar hesaba katılarak pozitif ayrımcılık noktasında ele alınmaktadır.
Suriye içsavaşı ve DAEŞ faktörü olmasaydı, süreç eski kimyasında ilerleyecek, PKK oyunbozanlıklarını yapmaya çalışacak, belki yine talihsiz karşılaşmalar ve fetret dönemleri yaşanacaktı. Sonuçta karşınızda şiddet üreten ve bununla ayakta kalan yoz bir organizma var. O zaman, bizler de muhtemelen onarıcı hamlelerin yapılması ve masaya dönülmesine odaklanabilecektik. Hükümet de bunu er veya geç yapacaktı.
Ancak Suriye ile bu işin kimyası bozulmuş, PKK ve HDP tamamen Kürt sorunundan ayrışmıştır. Dünyanın dizaynı için Ortadoğu'nun, Ortadoğu için Türkiye'nin dizayn edilmesi gerekir ve bu iki alanda da varlık gösteren, silah kullanan ve etkilemesi çok kolay tek diri yapıların başında PKK ve DAEŞ gelmektedir. PKK bu yola girmiştir ve HDP'yi arkasından sürüklemektedir. CHP'nin kaset komplosu ile kimyasına müdahale olduğundan Meclis'te HDP'nin yedeği durumundadır. MHP'de Bahçeli tasfiye edilirse üçlü tamamlanacaktır.
Kılıçdaroğlu'nun "yüzde 60'lık blok" dediği şeyin açılımı budur, bir iç işgal denemesinin Meclis boyutudur. Bu tercihiyle CHP intihar etmiştir. 23 Nisan'da Can Dündar'ın verdiği alternatif resepsiyondaki o aile fotoğrafı unutulmayacaktır. Şimdi, tüm bunlar hiç yaşanmamış gibi, Kolombiya'dan, Güney Afrika'dan, İrlanda modellerinden dem vurmak, araya bir ikinci ülke sıkıştırmaya çalışmak, "süreç kaldığı yerden aynen devam etsin" demek isteyerek veya ahmaklık sonucu bu planın parçası olmaktır. Sanki Sayın Erdoğan veya hükümet bu güruhtan daha az barışı arzuluyor.
Burada önemli olan PKK ile Kürt vatandaşları birbirinden ayırmaktı. Yüz yıl önce çeteler ile Ermeni halkı İttihatçılar tarafından bir tutulmuş, çokkültürlü Osmanlılık bilinci kasti şekilde parçalanmıştı. Türkiye ilk kez bunu başarıyor. PKK ile hak ettiği şekilde mücadele verilirken, Kürt vatandaşlarımıza özen gösteriliyor, dile dikkat ediliyor. Geçen gün yayımlanan videoklip türünden sapmaları takip etmek, bu farkı koruma görevi de bizlerin boynunun borcudur.
PKK artık Kürt sorununun bir parçası değil, Kürtler dahil bu ülkenin dirliğine operasyon yapan küresel bir organizasyonun tetikçisidir. PKK'yı artık Türkiye'ye değil, Suriye'ye bakarak anlayabiliriz. PKK sorunu artık Suriye'deki küresel oyunun bir parçası olarak algılarımızda yeni yerini bulmalıdır.
Bu yüzden, bir yönüyle de aslında çözülmüştür.

Markar Esayan/Akşam