Türkiye'nin en iyi haber sitesi

Editörün seçtiği köşe yazılarından...

  • 1
  • 17
Editörün seçtiği köşe yazılarından...
Editörün seçtiği köşe yazılarından...

Ernest Hemingway'in "Cesaret"i tanımlaması, tanık olduğumuz siyasi gelişmelere uyarlanabilir... "Cesaret tehlikenin üzerine gitmek değil, tehlikenin karşısında zarif davranmaktır" diyor Hemingway... Devlet yönetimine yansıyan iki başlılık sürseydi, Cumhurbaşkanı Erdoğan ile Başbakan Davutoğlu arasındaki görüş ayrılıkları tehlikeli bir krize dayanabilirdi... Ama gerek Erdoğan'ın gerekse Davutoğlu'nun zarif davranışları, bu olağanüstü durumu, olağan bir siyasi gelişme biçiminde gündemimize oturttu.Bu noktada bir Türk vatandaşı olarak bize düşen, Davutoğlu'na ülkeye yaptığı hizmetler ve problemli bir dönemi çalışkanlığı ile atlatması dolayısıyla ona teşekkür etmektir. Ayrıca bir nevi veda konuşması olan dünkü açıklamasındaki şu cümleler, siyaseti meslek olarak seçen yeni kuşaklara örnek olacak içeriktedir:
- Önümüzdeki 4 yılı tamamlayacak, güçlü AK Parti hükümetleri devam edecektir. Yatırımcılara bu güven ortamının devam edeceği konusunda güvence veriyorum.
- Partimiz yeni bir dönem içindedir. 22 Mayıs'ta olağanüstü kongre kararı aldım. Mutabakatın olmadığı yerde aday olmayı düşünmem. Aldığım bu kararda başarısızlık veya pişmanlık duygusu yoktur...
- "Nefsimi ayaklar altına alırım, bir faninin terk etmeyeceği düşünülen her makamı terk ederim ama bu ak kadroların üzülmesine izin vermem." demiştim. Bu bağlamda adımatacağım.
- Cumhurbaşkanı ile ilişkimizde spekülasyona izin vermem. Cumhurbaşkanımızın onuru benim onurumdur. Mücadeleyi AK Parti'nin bir neferi olarak sürdüreceğim.
Spekülasyonların ötesinde siyasetin gerçeklerine bakarak geleceği görmeye çalışıyorsak,yapmamız gereken mayıs sonundaki AK Parti Olağanüstü Kongresi'ni beklemektir. AK Parti'ye ilişkin en ağırlıklı gerçeğin ise "Cumhurbaşkanı Erdoğan" olduğunu hiç unutmamamız gerekiyor. Bundan sonraki AK Parti yönetimi bu gerçeği göz ardı etmezse, "Olağan" durumlar "Olağanüstü"ne dönüşmez.

Mehmet Barlas/Sabah

  • 2
  • 17
Editörün seçtiği köşe yazılarından...
Editörün seçtiği köşe yazılarından...

Başbakanlar gelir geçer ama patron her zaman Erdoğan. Bunu seçmen de, partili de, teşkilat da ve milletvekilleri de böyle biliyor. Davutoğlu göreve geldiği günden beri "güçlü bir başbakan" ve Erdoğan'ın eşiti gibi davranarak bu günlerdeki gelişmelerin temelini attı. Danışmanlarının dolduruşu ise maalesef bu kaliteli insani hatalar yapmaya sevk etti. Davutoğlu teşkilata karışmadım diyor ama etrafındakilerin neler yaptığını bir bilse…Yine danışmanlarının marifetleri ile Batıda "Davutoğlu liberal ve demokrat ama işte Erdoğan'ı aşamıyor" imajı yaratıldı ki bu çok yanlıştı.

Başbakanın veda niteliğindeki basın toplantısında Erdoğan için söyledikleri ve "son nefesime kadar onunla ilişkimi sürdüreceğim, onun onuru benim onurum, ailesinin onuru benim onurum" demesi Davutoğlu'nun sağlam kişiliğini bir defa daha ortaya çıkarıyor. Keşke bazı danışmanları da bu gerçeği anlasalardı… Şu anki durumu istismar edip ekonomide spekülatif oyunlara karşı tutumu ise bu ülkenin iyiliğini her şeyin üstünde tuttuğunu gösteriyor. Maalesef birileri Türkiye'de kriz kışkırtıcılığı yapıyor ama gidişat heveslerinin kursaklarında kalacağını gösteriyor… Davutoğlu zor şartlarda başbakanlık yaptı ama gemiyi iyi kötü rotada tutmayı başardı.Gemi zaman zaman karaya oturdu ama Erdoğan'ın da yardımıyla bilhassa 1 Kasım seçimlerinde Türkiye yine de sakin sulara varmayı başardı. 22 Mayıs'da yeni başbakan yine gemiye Erdoğan'ın gözetiminde kaptanlık edecek. Ama bu sefer geçmiş hatalar tekrarlanmayacak.

İlnur Çevik/Yeni Birlik

  • 3
  • 17
Editörün seçtiği köşe yazılarından...
Editörün seçtiği köşe yazılarından...

Selahattin Demirtaş "birden fazla parlamento ayrılık anlamına gelmez" demiş. Yalan söylüyor. O anlama gelir. Biliyorsunuz, Demirtaş geçen gün de "parlamentoları partiler değil halk kurar ve halk isterse birden fazla parlamento da kurar" demiş, eğer HDP milletvekillerinin dokunulmazlıkları kaldırılırsa ayrı bir meclis oluşturacaklarını söylemişti. Öteden beri arzusu buydu: Bir "Diyarbakır meclisi" oluşturmak, hatta Ankara'ya "yürümek"... Bunu seçimden önce de dile getirmişti. Görüntüyü hafifletmek için güya başka bölgeleri de devreye sokuyor, Karadeniz'de, Trakya'da falan da böyle meclisler kurulabileceğini ima ediyordu.
Oyunu çoğunlukla AKP'ye yağdıran Kürt seçmeni ayrı bir meclis isteyecekmiş! Buna kargalar bile gülerler. Halk istese bile birden fazla parlamento kuramaz. Bu iş çocuk oyuncağı değildir. Türkiye Büyük Millet Meclisi açık olduğu halde ikinci bir meclis oluşturmaya kalkan, kendini "ağırlaştırılmış müebbet" talebiyle hâkim karşısında bulur. Eskiden olsa cezası idamdı.
Postalcılar bu tuzağa Recep Tayyip Erdoğan'ı düşürmek istemişler, onu anayasa değişikliği için ayrı bir Kurucu Meclis toplamaya yönelterek "ileride asabilmenin" yolunu yapmaya kalkmışlardı, hatırlayacaksınız.
Demirtaş bu tuzağa düşmeye pek gönüllü görünüyor. Amaç maraza çıkarmak, daha doğrusu geçen haziran ayından beri çıkardıkları marazayı bir adım daha ileri götürmektir. HDP bir şekilde "kendini meclisten kovdurmak için" çalışıyor. İktidar bunu gördü, "aldım kabul ettim" dedi. "Savcı davet ettiğinde kendi ayağımızla gitmeyeceğiz, zorla götürmek zorunda kalacaklar" falan filan gibi efelenmeler işin folklorik yanıdır. Mahkeme sonucunu etkilemez. Fezlekeler, dokunulmazlıkların kaldırılması, hüküm giymek... Bu başka şeydir, sözde parlamento toplamak bambaşka.
O, radikal bir kopuştur. Henüz adı konulmasa da, bağımsızlık ilanıdır. O sözde parlamentonun kapısına tank dayanır, tank! Tepesine uçak biner. Devletin tepkisi, "özyönetim ilan eden Kürt belediyelerine" gösterdiği tepkiden çok daha sert olur. O zaman biz de "Kürt ayrılıkçılığını destekleyen Türk aydınları" hakkında daha başka türlü konuşuruz. Hani imza listeleri falan var ya.

Engin Ardıç/Sabah

  • 4
  • 17
Editörün seçtiği köşe yazılarından...
Editörün seçtiği köşe yazılarından...

Birileri iki ay öncesinden öngörmüş, birileri bilmem kaç hafta öncesinden haber vermiş; Başbakan Davutoğlu kısa zaman içinde koltuğunu bırakabilirmiş... Bunu "gazetecilik başarısı" olarak sunuyorlar. Doğrudur. Burada, zorlarsak, bir gazetecilik başarısı bulabiliriz. Ama bana, daha çok "tahmin başarısı" gibi geliyor. Bu arkadaşlar siyaset gözlemciliğini bıraksın, şans oyunları oynasın. Mutlaka tutturacaklardır. Ben daha iddialı bir şey söyleyeceğim: Bu işin böyle olacağını, yani Başbakan Davutoğlu'nun kısa süre içinde koltuğunu bırakmak zorunda kalacağını, ben çok daha öncesinden, yani Davutoğlu göreve gelir gelmez biliyordum.

Kimseye haksızlık etmek istemem. Davutoğlu, zaman zaman sınırlarını zorlayan çıkışlar yapsa da, son tahlilde naif bir insan, naif bir siyasetçiydi... Uyum göstermek istedi. Buna kendini zorladı. Ama rüştünü de ispat etmek istedi. Ve bu durumunun "lideri" tarafından görülmesini, takdir edilmesini bekledi. Gücenmesin ama sanki küçük bir ego sorunu yaşadı. "Güçlü Başbakanlık" döneminin kapandığını hesap edemedi. Ya da, bu gerçekle yüzleşmek istemedi. Hayır, bunun müsebbibi Erdoğan değildir...

Erdoğan'ın baskın kişiliği ve karizması da mutlaka belirleyici rol oynamıştır ama "güçlü Başbakanlık" modeli, 21 Ekim 2007 referandumuyla kâğıt üzerinde, 10 Ağustos 1014 Cumhurbaşkanlığı seçimiyle de "fiilen" bitti. Kaç yıldır bu köşede yazıp duruyorum. Neredeyse bütün televizyon konuşmalarında dile getiriyorum. İdari yapı (güçlü Başbakanlık modeline dayalı idari yapı), 21 Ekim referandumuyla bozuldu. Buna Meclis'e Cumhurbaşkanı seçtirmek istemeyenler; yani 367 rezilliği ve "e-muhtıra" dâhil, her türlü gayrı ahlaki yolu deneyen hokkabazlar yol açtı...

Hem seçilmiş Cumhurbaşkanı, hem seçilmiş Başbakan olmaz. Dolayısıyla, "seçilmiş" ve neredeyse sınırsız yetkilere sahip Cumhurbaşkanının olduğu yerde, "güçlü Başbakanlık" modeli yürümez. Erdoğan da olsa yürümez... Nitekim yürümedi. Davutoğlu, hem sistemden kaynaklanın arızanın, hem de "Yeni bir dönem başlatabilirsiniz, en büyük siz olabilirsiniz" diyen danışmanlarının kurbanı oldu. Enerjisini, "bozulan idari yapının tamiri" için sarf etseydi, her geçen gün daha acil hale gelen "yeni anayasa" ihtiyacına uygun bir yöneticilik sergileseydi ve kimi danışmanlarının iğvasına kapılmasaydı durum daha farklı olabilirdi. Her şeye rağmen, naif, temiz, iyi niyetli bir siyasetçi portresi çizdi ve dönemini kapattı. Ve "teşekkürle" uğurlanmayı hak etti.

Ahmet Kekeç/Star

  • 5
  • 17
Editörün seçtiği köşe yazılarından...
Editörün seçtiği köşe yazılarından...

Bildiğimiz Hollywood filmlerinden biri işte! Adını hatırlayamıyorum. Bir Interpol ajanıyla bir savcı dünyanın en büyük bankalarından birinin para aklama işlerini araştırmaya başlarlar... Olaylar, olaylar... Faili meçhuller... Hatta yanlış hatırlamıyorsam, filmin kahramanları New York, Milano, Berlin derken İstanbul'a kadar gelmişlerdi. Benzerlerinin tonla üretildiği orta karar gerilim filmlerinden biriydi. Fakat bir sahnesinde edilen laflar zihnimde iz bırakmış, bir gün bu köşede "altyazı" bölümünde kullanırım diye, salondan çıkarken defterime kaydetmiştim.

Şöyleydi sahne... Nice badireyi atlattıktan sonra savcı bankanın merkezine girebilmişti ama artık ne çatışacak ne de gerçeklerle yüzleşecek hali kalmıştı. Sonunda CEO'dan dünya çapında büyük bir bankanın ne olduğu konusunda şu dersleri işitmişti. "Borçları kontrol ediyorsan, her şeyi kontrol ediyorsun demektir. Gerçek değer, borçtur. Banka bütün varlığını bunun üzerine kurar ve bu yolla yeryüzündeki bütün çatışmaları elinde tutar. Çok mu rahatsız edici? Evet! Ama varlığımız, ister bireyler olsun, ister milletler; borç köleleri yaratmak üzerine kuruludur."
Bunu niye anlattım? Epey zaman oluyor, altı yedi yıl öncesiydi. Filmi birlikte seyrettiğim ve bu sözleri çok beğenip kaydetmemden memnun olan arkadaşım işletmesini kapattı, finansçı oldu. Ve geçenlerde bana "komplo teorileriyle dünyayı açıklama hastalığından bıktım" mealinde bir mail attı. Neye kızdın diye sorunca da, Amerikan eski Hazine Bakan yardımcılarından birinin tv'de "dünyayı beş banka yönetiyor" diye konuşmasını kastettiğini açıkladı.

Tamam, dedim. Illimunati vesaire, karanlık güçler, gizli örgütler üzerinden bazı açıklamalar beni de sıkıyor; toplumsal dinamikler ve insan "ruh"unu ıskalamamıza neden oluyor... Evet! "Ama"sı var! Banka dediğin hesapta gizli, karanlık bir kurum değil. Bir finansçı olarak en global anlamıyla, bankalar ne yapıyor?
Durdu, düşündü. Sonra ona filmi hatırlattım. O çok hoşuna gitmiş sözleri... Sustu. Bak, dedim, sustuğunu yazacağım. Güldü, "yaz, yaz!" dedi. Hollywood söylerse doğru oluyor da neden benzer bir konu haber ya da belgesel yapılınca komplo sayılıyor? Filmlerin anlattığına herkes inanıyor da neden gerçek dünyadan, reel hayattan bir yüksek bürokrat anlatırsa burun kıvrılıyor? Üzerinde durmaya değer bir "uyuşturulma" hali, değil mi bu? Bu "uyuşturulmuşluk"la ne komplo ne değil konusunu hakkıyla tartışabilir miyiz?

Haşmet Babaoğlu/Sabah

  • 6
  • 17
Editörün seçtiği köşe yazılarından...
Editörün seçtiği köşe yazılarından...

Bugün yaşanan ve kimilerinin 'kriz' olarak tanımladığı durum, hükümet olma konusundaki eksikliklerden ortaya çıkmadı. Tek kelimeyle ifade etmek gerekirse, önümüzdeki süreçte belki başka örneklerini de göreceğimiz gibi, bir sistem sorunuydu! Olaya doğrudan buradan bakmak gerekir... Her şey Cumhurbaşkanı'nı halkın seçtiği Ağustos 2014 itibarıyla değişti. Sonuçta ortada iktidar partisinden de fazla oy almış bir Cumhurbaşkanı'yla karşı karşıyayız. Üstelik Cumhurbaşkanı Erdoğan, daha seçim kampanyasında "Alışılmışın dışında bir Cumhurbaşkanı olacağım, anayasadaki yetkilerimi kullanacağım" taahhüdünde bulunmuştu. Seçildikten sonra da defalarca çok başlılığın ortadan kalkması çağrısı yapıp, başkanlık perspektifli yeni anayasa vurgusunu ön plana çıkarmıştı. Davutoğlu ile Cumhurbaşkanı arasında spesifik olarak yaşanan görüş farklılıkları bir yana, meselenin bamteli burasıdır. Zira, Sayın Başbakan bu süreçte, AK Parti'nin 'yeni anayasa ve başkanlık sistemi' konusunda Meclis Başkanlığı'na sunduğu öneri bir kenarda dururken, "Bizim başkanlıkla ilgili bir teklifimiz yok" açıklaması yaptı. Gelişmeler de bize gösterdi ki; yakın bir zamanda bu önderlik bu sistem sorununa neşter vuramayacaktı. Peki bundan sonra ne olacak?Başbakan Davutoğlu'nun veda konuşmasında da dile getirdiği gibi AK Parti bir gönül ve hizmet hareketi. Kongrede genel başkanlık için ismi geçen tüm isimler de liyakatlarıyla, birikimleriyle bu bayrağı rahatlıkla taşıyabilecek isimler...
Yeni ekibin vizyonu bu çift başlılık sorununu ortadan kaldırmaya yönelik olursa, ki olacaktır; Türkiye 2023 hedeflerine daha emin adımlarla yürüyecektir. Son sözüm de, bu siyasi ortamdan nemalanmaya çalışan kriz tellallarına.. Karşınızda ne Ahmet Necdet Sezer ne de Bülent Ecevit var. Başka bir ülkede dahi olsa, iktidar partisi kongre kararı almış, başbakanı aday olmayacağını açıklamış, ekonomi savaş alanına dönerdi. Bizde ise yaprak bile kıpırdamadı. İşte eski Türkiye ile yeni Türkiye arasındaki en önemli fark bu!

Murat Kelkitlioğlu/Akşam

  • 7
  • 17
Editörün seçtiği köşe yazılarından...
Editörün seçtiği köşe yazılarından...

Bu kırılmada, 1 Kasım seçimlerinden sonra il ve ilçe başkanı atama sürecinde istişare etmeden ve başarılı, çalışkan, halkın sevdiği başkanların bile tasfiye edilip yerine istisnalar hariç teşkilata uzak kişilerin getirilmesi gibi kararların alınması etkili olmuştu elbette. Ama bundan çok, Davutoğlu'nun 20 aylık Başbakanlık performansı sürecinde oluşan bazı çatlaklar bu sonucu doğurdu.
Bazen zaaf denebilecek şekilde vefalı olan Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın ve parti MKYK'sının neden bu kararı aldığını soğukkanlı yaklaşarak analiz etmek gerekir. Pek çok başlık var ama onlardan bazıları:
Erdoğan'ın rızası alınmadan Dolmabahçe açıklamasının yapılması ve ardından gelen Öcalan'la görüşecek İzleme Komitesi girişimi.
Milletvekili aday listeleri hazırlanırken istişareden kaçınılması.
7 Haziran seçimlerine gidilirken Başkanlık sisteminin birkaç cümle hariç hiç savunulmayarak Erdoğan'ın şahsi meselesi gibi gösterilmesi.
Ekonomi yönetiminde 'faizci' anlayışa aykırı bir paradigma geliştirilmesine uzun süre direnilmesi.
AB ile Schengen süreci, sanki Erdoğan'ın Başbakanlığında 2013'te başlamamış gibi 'mültecileri al, Schengen'i ver' şeklinde formüle edilen bir pazarlık görüntüsünün verilmesi.
AB ile yakınlaşırken, Avrupa Parlamentosu Başkanı Schulz'un 'muhatabımız Erdoğan değil, Davutoğlu'dur' açıklamasında olduğu gibi 'arayı açacak' söylemlere hiç itiraz edilmemiş olması.
Valiler Kararnamesi'nin tercih farklılıkları yüzünden aylarca ertelenmesi; bazı bakanların müsteşar atamasına bile izin verilmemesi;
Ankara'ya Emniyet Müdürü atanmasının gecikmesiyle ayyuka çıkan atama krizleri, vb...
18 Ağustos 2014'te, "Başbakan Adayım" başlıklı yazımda, Davutoğlu'nun Başbakan olmasına açıktan destek vermiş bir isim olduğum için bu tabloyu arz etmek benim açımdan oldukça zor.
Ancak sistem dönüşümü, ekonomik atılım, inşa ve ihyadan ziyade, partiyi ve devleti kontrole ağırlık verip, yabancı ülkelerle ilişkiyi güç kazanmanın bir vesilesiymiş gibi konumlandırmak maalesef bunu gerekli kılıyor.
Yabancı basının başlıklarında bile 'Davutoğlu iktidar mücadelesini kaybetti' denmesi çok şey anlatıyor. Zira Cumhurbaşkanı ve parlamentonun halk tarafından seçilmesine uygun olarak sistemin dizayn edilmesi gerekirken, iktidar mücadelesine girişildi.

Hilal Kaplan/Sabah