Türkiye'nin en iyi haber sitesi

Editörün seçtiği köşe yazılarından...

  • 1
  • 18
Editörün seçtiği köşe yazılarından...
Editörün seçtiği köşe yazılarından...

Her ayrılış hüzünlüdür. Her kopuş kırgınlık yaratır, içimizi çizer. Bunları neden yazıyorum ki, bilmeyen mi var! Ama her kopuş, kopuştur. O kadar!
Mutlaka bir gereği, anlamı ve neredeyse kaçınılmazlaşmış bir tarihi vardır. İlle de apaçık hale getirilmesi gerekmeyen bir arka planı ve sonucu böyle olduğuna göre "tatsız" bir tarafı vardır. Eh bunları da yazmam gereksiz elbette. Nihayetinde halk çocuk değil, anlıyor, anladı! Fakat sosyal ve geleneksel medyadaki bazı sivri akıllılara gel de anlat!

Neden oldu, nasıl oldu, ne oldu? Hiç detaylara girmeden sadece "dünya içinde Türkiye, Türkiye içinde dünya" tablosuna baksak, anlarız. Her şeyi geçelim... Küçük ve uçuk paralelle mücadele ederken, "büyük paralel"le mücadeleyi savsaklama konusunu da geçelim... Sadece Avrupa parlamentosu Başkanı Martin Schulz üzerinden çıkan çelişki ve anlaşmazlığa bakalım yeter. Schulz, açık açık... Erdoğan'ı mülteciler anlaşması konusunda muhatap almadıklarını söyledi.
Yetmedi, "Ona demokrasi ve fikir özgürlüğünü öğretmeliyiz" dedi; "bir adım ileride olmamasını" söyledi. "Anlaşma yapıyoruz diye Cumhurbaşkanınızın tutumlarına sessiz kalamayız" dedi. Dedi mi, dedi. Haftalarca Schulz'a sessiz kalındı mı? Kalındı. Schulz bundan cesaret alıp aynı minvalde tv'lere, radyolara konuşmaya devam etti mi? Etti.

Sonra yeni süreç başladı. Yolların ayrılmasının ardından Cumhurbaşkanı ilk halk konuşmasında çıktı, Schulz ve benzerlerine "Kusura bakma, hadi bakalım biz yolumuza gidiyoruz, sen de yoluna git" dedi. Bu işte! Bu kadar yalın! İster özde deyin, ister biçimde. Fakat net bir fark var, değil mi? Ve anlaşılmayacak bir şey de yok! E, o zaman uzatmaya ne gerek var?

Haşmet Babaoğlu/Sabah

  • 2
  • 18
Editörün seçtiği köşe yazılarından...
Editörün seçtiği köşe yazılarından...

Türkiye'de ve AK Parti'de her şey yolunda gidiyordu. Genel Başkan ve Başbakan değişikliğine neden ihtiyaç duyuldu?
Değişim olması için illa bir sorun olması gerekmiyor. Değişim, reform, tekamül, ilerleme üst bir aşamaya geçmek içindir. Nöbet değişimi, sorun var diye yapılmaz. AK Parti'de isimler değil, politikalar ve istikamet önemlidir. Bugün yaşadığımıza benzer değişimler son 15 yıl içinde defalarca yaşanmıştır. 2003'te Abdullah Gül Başbakanlık'tan Başbakan Yardımcılığı ve Dışişleri Bakanlığı görevine geçmiştir. 2007'de yine Abdullah Gül Cumhurbaşkanı seçilmiştir. 2014'te yaşanan benzeri bir değişimle Sayın Ahmet Davutoğlu Başbakan olmuştur. 14 yıllık iktidar sürecinde defalarca bakanlar, milletvekilleri, il, ilçe, kadın, gençlik kolları başkanları değişmiş, değiştirilmiştir. AK Parti, değişerek, nöbet değişimleriyle büyüyerek bugünlere gelmiş bir partidir.
Seçim kazanmış bir genel başkanı değiştirmek doğru mu?
AK Parti'nin seçim başarılarının mimarı teşkilat, yani, isimler değil, isimsiz kahramanlardır.
Muhalefetin dediği gibi, bu bir darbe mi?
n Darbeler, Anayasa ve yasaları ortadan kaldırmak için, zorla ve zorbalıkla yapılır. Darbeler millete, milletin iradesine karşı yapılır. AK Parti'deki değişim, Anayasa, yasalar ve Parti Tüzüğü çerçevesinde, tamamen kurallara uygun şekilde gerçekleşiyor. Türkiye'de neyin darbe, neyin darbe olmadığını en iyi bilecek olan parti, darbe uzmanı CHP'dir. Kasetli bir darbeyle iş başına gelmiş bir Genel Başkan'ın, AK Parti'deki değişimi darbe olarak nitelendirmesi ironiktir.
Cumhurbaşkanı siyasete müdahale mi ediyor?
Cumhurbaşkanı'nın, kurucusu olduğu partiyle ilgili tavsiyelerde bulunması ve istikamet göstermesi son derece tabiidir. AK Parti'deki değişim, ilgili karar mekanizmaları olan MKYK ve MYK tarafından, yani demokratik kurallar çerçevesinde ve kurullar eliyle gerçekleşmektedir.
AK Parti bölünür mü?
AK Parti, bugün yaşanan değişimlerden daha büyüklerini geçmişte yaşadı. Büyük badireler de atlattı. Her değişimden, her badireden güçlenerek, kenetlenerek çıktı. 22 Mayıs'taki kongre, AK Parti'nin bir kez daha kenetleneceği, güçleneceği, bir ve beraber olarak yola tekrar revan olacağı bir kongre olacak.
Ekonomi bu değişimden olumsuz etkilenir mi?
Tam tersine, değişim, ekonomiye güç katacak. Ekonomi, sorulardan, soru işaretlerinden, flu alanlardan kurtulmuş şekilde büyümeyi sürdürecek.
Terörle mücadele, iç ve dış politika değişir mi?
Hayır. AK Parti'de politikalar isimlerle değil, her kesimin ve ilgili kurulların istişareleriyle şekillenmiştir. İsimler değişir, politikalar değişmez.

Aydın Ünal/Yeni Şafak

  • 3
  • 18
Editörün seçtiği köşe yazılarından...
Editörün seçtiği köşe yazılarından...

Türk gazetelerinin bugün de süregelen sorunlarından biri "Patronun çıkarları" ile "Köşe yazarlarının egosu" arasındaki bitmez tükenmez çelişkidir. Bugünlerde köşe yazarı patronun çıkarlarına aykırı tutum izlerse, genellikle işine son veriliyor. Ama tabii ki patrondan patrona fark vardır... Bazı gazete patronları da yazarlarının yurt vedünya olaylarını sürekli yanlış algıladıklarının farkına varmıyorlar ve hiç istemedikleri çatışmaların içine düşüyorlar. Bu tür patronlara örnek olarak, 28 Şubat'ın 1000 yıl süreceğine inandırılanları ve hatta bunun sonunda hapse düşenleri gösterebiliriz.
Babıali'den gelip geçen gazete patronları arasında yazarlarına kapılmak veya onları susturmak yerine, onlara yaşanan gerçekleri mizah ve alay yoluyla anlatmayı deneyen bir isim, Akşam'ın 1960'lı yıllardaki patronu Malik Yolaç'tı... O dönemde "Sol" ideolojinin rüzgârlarının ağırlıklı estiği Akşam'ın yazarlarından biri olan sevgili Çetin Altan, gazetenin patronu Malik Yolaç'ın kendisine oynadığı oyunu şöyle anlatmıştı. Aynı zamanda armatör olan Yolaç kızının da adı olan "Merve" şilebinde bir akşam yemeği yemek için yazarı Çetin Altan'ı davet eder. Marmara'da demirlemiş gemisinin kaptan köşkünün sahanlığında mehtaba karşı sadece kuş sütü eksik olan bir sofra kurulmuştur...
İkisi de Galatasaray Lisesi mezunu olan patron ve solcu yazar masaya karşılıklı oturup, yemeye, içmeye başlarlar. Ancak gecenin geç vaktinde kafalar dumanlanmışken, masanın başında üstü başı kömür tozundan kararmış bir adam belirir. Adam önce Malik Yolaç'a bağırmaya başlar ve "Aşağıda biz ocağa kan ter içinde kömür atarken, sen burada yiyip, içip sefa sürüyorsun,sen pis bir kapitalistsin" benzeri sözler söyler. Sonra Çetin Altan'a döner, "Bizi sömüren bu kapitalistle bizim sırtımızdan eğlenmeye utanmıyor musun?
Senin solculuğunun malzemesi bizim alın terimiz mi" diye ona da bağırır. Arkasından da cebinden bir tabanca çıkartıp Malik Yolaç'ı vurur. Yolaç yere yığılırken, adam geldiği gibi gider. Çetin Altan şaşkındır. Bir yanda bir cinayetin tanığıdır, diğer yanda da bu cinayetin faili, kalemini onlara adadığı bir emekçidir. Ancak çok kısa süre sonra anlaşılır ki, bu tablo Malik Yolaç'ın yazdığı senaryonun bir parçasıdır. Patron bir adamının eline kurusıkı silah vererek solcu yazarına oyun kurmuştur.

Mehmet Barlas/Sabah

  • 4
  • 18
Editörün seçtiği köşe yazılarından...
Editörün seçtiği köşe yazılarından...

Bir LİDER ülkesinde "emeğin hakkını tanımlayan" YENİ BİR PARADİGMA tanımlıyorsa, "emeğin hakkını" savunanların LİDER'in peşine düşmesi ve açtığı yoldan gitmesi gerekir... Sevgili dostlar, dünya genelinde "sistemin" VAHŞİ KAPİTALİZM'e teslim edildiği, olduğu bir dönemde LİDER "emeğe sahip" çıkıyorsa, O ÜLKENİN EMEKÇİLERİ için yeni bir yol açılmış demektir... Ne demek istiyorum?

Açayım... İş Güvenliği konferansında konuşan Sayın Cumhurbaşkanımız'ın konuşmasından aynen alıyorum; "Dünyada her yıl 160 milyon işçinin işle ilgili meslek hastalıklarına yakalandığına üzülerek şahit oluyoruz. Bu kayıpların yüzde 98'i şayet gerekli tedbir alınsa, var olan düzenlemeler tam olarak uygulansa önlenebilir kazalardan kaynaklanıyor. Ben burada meselenin imkan, para, teknoloji veya düzenleme eksikliği olduğu kanaatinde değilim. Bu utanç verici manzaranın ortaya çıkmasının esas nedeni insana yönelik çarpık bakış açısıdır. İnsanı sadece bir üretim aracı olarak gören mevcut anlayış, insanı araçsallaştırarak insan hayatını değersizleştirmektedir. Bir fabrikanın üretim sürecinde makineyle insanı aynı değerde gören anlayışı ben asla kabul etmiyorum. İnsana bu şekilde yaklaşanlar üretim maliyetlerini düşürmek, kar marjlarını artırmak için insan hayatını hiçe sayan adımları atmaktan elbette çekinmezler... BİZİM ANLAYIŞIMIZDA İNSAN HOMOEKONOMİKUS DEĞİL... İşçilerin ücretleri ve sosyal hakları kısıtlanarak, işçiyi iş kazaları ve meslek hastalarından koruyacak önlemleri almayarak, kazanç olmaz. O kazanç bizim değerlerimizde haramdır. Bu kazanmak değil, çalmaktır. İşçinin hakkını gasp etmektir. Biz insana makine gibi ham madde, sermaye gibi salt bir üretim aracı olarak bakmayız, bakamayız. Bizim anlayışımızda insan homoekonomikus değildir. İş kazalarının azaltılması, can kayıplarının ve emek sömürüsünün önünü geçilmesi için öncelikle bu konuda kendimizi düzeltmeli; insanı merkeze alan bir anlayışı iş hayatına hakim kılmalıyız..."

Sevgili dostlarım, bu cümleler dünya genelinde VAHŞİ KAPİTALİST YAPI'nın her yeri, her ülkeyi ESİR ALDIĞI DÖNEMDE tam anlamıyla YENİ BİR DEVRİM, YENİ BİR PARADİGMA tanımlaması... LÜTFEN TEKRAR TEKRAR ÇOK DİKKATLİ OKUYALIM VE SORGULAYALIM...

Sonuç: Bu cümleler sonrası aklıma 1946-2003 arasında bu topraklardan 2,5 trilyon dolar faizi emen 5000 gerçek ve tüzel kişi geldi! Bu cümleler sonrası aklıma "emek" dendiği anda "hükümetler istifa etsin" diye gazetelere ilan veren tüsiad geldi! Son söz: Bu ülkede kanımızı emen YERLEŞİK DÜZEN ve hizmet edenlere artık "verecek bir damlamız" bile YOK! YERLEŞİK DÜZEN için geri sayım çoktan başladı ve SON artık çok yakın. YAŞASIN EMEK ÜSTÜN, ANAYASASINI YAPMIŞ, ÜRETEN, GÜÇLÜ, BÜYÜK TÜRKİYE!

Yiğit Bulut/Star

  • 5
  • 18
Editörün seçtiği köşe yazılarından...
Editörün seçtiği köşe yazılarından...

Başkan adaylarından görünen ama zurnanın zırt dediği yere gelince Meral Akşener lehine adaylıktan çekilecek olan Sinan Oğan şöyle demiş: "Ülkücü ve milliyetçi hareket şahakalkmalı." Neden? İktidar ve ordu PKK ile yeterince savaşmıyor mu? Yoksa Viyana'yı mı alacaksınız? Doğu Perinçek Yunanistan'dan yüz küsur ada istemiş, Devlet Bahçeli ada talebinde iskonto yapıp bunları on küsura indirmişti...
Başımızdaki dertler yetmiyormuş gibi, çok şükür en iyi ilişkilerimizi yaşadığımız dönemde bir de Yunanistan'la mı papaz olacaksınız? Hele iktidara gelin de... Hem de geliyormuşsunuz vallahi, Meral Hanım "yüzde 25 şimdiden garanti" diyor. Meral Hanım partinin oyunu durduğu yerde yüzde 12'den yüzde 25'e zıplatmış bile.
Gerçi CHP o kadar oyla bile iktidar olamıyor ama Meral Hanım herhalde seçimde yüzde 25'ten yüzde 50'ye çıkmanın yolunu da bulur.
Fakat kongrenin hiç yapılmaması, ya da yapılsa bile kazanamayıp "tasfiye olmak" tehlikesi de var...
Buna da çare bulunmuş, B planı. Yeni bir parti kurmak yerine, varolan küçük bir partiyi ele geçireceklermiş. Bu tür ele geçirilmek üzere ağzını açmış hazır bekleyen partilere "tavşan parti" denirmiş, bunu da şimdi öğrendik. MHP muhaliflerinin gözlerine kestirdikleri parti Demokrat Parti'ymiş.
O eski anlı şanlı DP değil tabii, Gültekin Uysal adında birinin aynı isimle ve aynı amblemle kurduğu yeni DP... Vallahi ben Meral Hanım'ın yerinde olsam gözümü Emrehan Halıcı'nın Elektronik Partisi'ne dikerdim, o daha umut vericidir! Meral Akşener yeni bir Emine Ülker Tarhan olma yolunda hızla ilerliyor. Bakalım o da politikayı ne zaman bırakıp tercihini "babaannelik" yönünde kullanacaktır? Eski projesi buydu, hatırlarsınız. "Ya başbakan olacağım ya babaanne" demişti. Ne yani, torununu da kendisi mi doğuracak?

Engin Ardıç/Sabah

  • 6
  • 18
Editörün seçtiği köşe yazılarından...
Editörün seçtiği köşe yazılarından...

Ahmet Davutoğlu'nun AK Parti genel başkanlığına getirilirken izlenen usul ve yöntem ile görevi bırakma kararını almaya götüren usul ve yöntem arasında fark olduğu ileri sürülemez. Davutoğlu isminde mutabakata varan parti ve liderin kararı "vizyoner" bulunurken, bu mutabakatın ortadan kalkması üzerine Davutoğlu'nun görevi bırakması, "darbe" olarak değerlendirilemez. Buna rağmen Ahmet Davutoğlu'nun görevi bırakma kararı, muhalefet cephesi tarafından "Darbe" olarak lanse edilmeye çalışılıyor. CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu 4 Mayıs'ı, 28 Şubat postmodern darbesine benzetirken, paralel yapı da Davutoğlu'nun "Saray darbesi"ne maruz kaldığı yönünde yoğun bir propaganda sürdürüyor. Seçilmişlerin koluna kelepçe takmak için yargı darbesine girişen paralel örgüt, Davutoğlu'nun "milli iradeyi" temsil ettiğini, görevi bırakmasının "darbe" anlamına geldiğini yayıp duruyor.

"Darbe" diyenler sadece muhalefet cephesinde yer almıyor elbette; AK Parti'ye yakın olan yazarlar arasında da 4 Mayıs'ı "darbe" olarak sunanlar ve değerlendirenler var. Hızını alamayan Başbakan'ın "Fahri danışmanı" ise 4 Mayıs'ı, Adnan Menderes'e karşı yapılan 27 Mayıs darbesine benzetti. Bazı kalemler de olayı "milli iradenin gaspı" olarak yorumluyor.
"Darbe" yapıldığı iddia edilen Başbakan'ın adı açık açık söyleniyor lâkin darbeyi yapanın ismi bir türlü anlaşılamıyor. Bu ülkeye dair, yabancı biri dünkü gazetelerimizi okumaya kalksa, bazı köşe yazılarını okusa, 64. Hükümet'e karşı bir darbe olduğunu ancak darbeyi Atatürk'ün yaptığını düşünürdü herhalde.

CHP, HDP, paralel örgüt ve bu merkezlere bağlı medya grupları açıkça "Saray darbesi" diyerek, kendilerince faili işaret ediyorlar. Ama bu tarafta ellerinde mendil, köşe başlarında gözyaşı dökenler nedense bir türlü sadede gelemiyorlar. Erdoğan'a kızıp -yaptıkları gazete ve dergilerden, yazdıkları köşelerinden- başkalarına yaylım ateşi açıyorlar. AK Parti'ye yakın medyada açık veya örtülü "darbe" diyenlerin şu soruları da yanıtlaması gerekiyor: Milli iradeyi hangi parti ve lider temsil ediyor? Milletin haberi olmadan iradesi yer mi değiştirdi ki, AK Parti ve Cumhurbaşkanı "milli iradeye" darbe yapmış olsun? "Milli irade, fark ettirilmeden çalındı mı ki Davutoğlu'nun görevi bırakması milli iradeye darbe olsun?

Kurtuluş Tayiz/Akşam

  • 7
  • 18
Editörün seçtiği köşe yazılarından...
Editörün seçtiği köşe yazılarından...

Yok Ekim Devrimi'ni partili yazarlar kadar coşkulu karşılamayanları "Kahrolsun partisiz yazarlar" diyerek hedef gösteren Lenin'den bahsetmiyorum.
Bir süredir AK Parti çevrelerinden kimi yazarlar, eleştirilerine cevap veremedikleri gazetecilere "Zaten doğuştan AK Partili değiller" girizgâhlı cümlelerle saldırıyorlar.
Geçenlerde bunlardan biri, üstelik de bir dönem devletin ajansını yönetmiş olanı, işi televizyonda "doğuştan Ak Partili olmayanlar medyadan tasfiye edilmeli" noktasına kadar getirdi.
Evet, yazıyı burada kessek yeridir. Bunlar meslektaşını eleştiren bir gazetecinin ağzından dökülecek sözler değil. Düşünebiliyor musunuz, imzasız bildirilerde adımız "başbakanı eleştiren gazeteciler" sınıfında yer alıyor. Yani hükümetin icraatlarını eleştirmek bir gazeteci için "ayırıcı" nitelik olmuş.
Ne demek yahu "Ak Partili olmayanlar gitsin, konuşmasın!" Nereden gidiyoruz, kim gönderiyor, partinizin "yetkili organları" mı?
Sadece Başbakan'ın bazı icraatlarını eleştiriyorum diye gazetelerinde, dergilerinde resmimi kapağa basıp "hökümeti devirdi" türünden komikler yapmanızın Türkiye basın tarihinde kahkahalarla anılacağını göremiyor musunuz?
Bizleri burada, okurlarımız, seyircilerimiz tutuyor.Yarın da istemezlerse okumazlar, izlemezler ve gönderirirler. Yani sizler gibi "kara kaşımız kara gözümüz" yüzünden değil. Ama bence siz onu bunu hedef gösterip "kovulsunlar" diyeceğinize kendinizi daha fazla rezil etmeden bu mesleği bırakın.
Gidin o aday adayı olmaktan bir hal olduğunuz partilerin basın danışmanlığını yapın.

Melih Altınok/Sabah