Editörün seçtiğin 10 köşe yazısından…

  • 1
  • 10
Editörün seçtiğin 10 köşe yazısından…
Editörün seçtiğin 10 köşe yazısından…

SENATO HAKKINDA KAÇ KEZ YAZDIK YİNE YAZALIM!

Senato, kaç kere yazdık ama gene yazalım, 1960 darbecileri tarafından "seçilmiş iktidarı denetleyecek bir bürokrasi kamarası" olarak düşünülmüştü.
Bir kısmını gene halk seçiyordu ama bir kısmı bizzat darbeci cuntanın kendi üyelerinden (sivilleri giymiş olarak!), bir kısmı da cumhurbaşkanının atadığı "seçkin" bürokrat ve gazetecilerden oluşuyordu...
Çünkü iktidar "cahil halkın cahil temsilcilerine" bütünüyle bırakılamazdı!...
Kenan Evren, eskisinden çok daha sıkılanmış bir bürokratik vesayet düzeni kurduğu için, ayrıca senatoya gerek görmedi, tarihin sepetine gönderdi.
Osmanlı'da senato vardı, 1876'da, sonra da 1908-1920 arasında...
Atatürk bunu kaldırmıştı. 1961'de yeniden koydular, 1980'e kadar yaşadı. Otuz altı senedir gene yoktur. Madem "iyi birşeydi", yüce önder onu niçin kaldırdı?
Sıkı mıydı, adı konulmamış bir başkanlık sistemini fiilen uygulayan Atatürk'ü denetleyecek babayiğitlerin bir senato şeklinde biraraya gelmeleri?
Şapka devrimi meclisten geçiyor ama senatoda takılıyor mesela... Hadi yürüyün!
Sıkı mıydı, Milli Şef İnönü'yü frenleyecek bir senato olsun, örneğin liberaller ve sosyalistler de orada kümelensinler?
Milli Şef köy enstitüsü kuruyor, senato iptal ediyor mesela... Hadi yürüyün.
Şimdi senato koyarsanız oraya kimler doluşacaklar, emekli generaller mi, postalcı gazeteciler mi, karta kaçmış sivil bürokratlar mı?
Bu "kamaranın" bir kısmı atamayla gelmeyecekse, yani bürokrasinin "kalesi"olmayacaksa, tamamını gene halk seçecekse, bir meclis seçilirken bir ikincisini de ayrıca seçmeye ne gerek vardır? Efendim, denetim...
Diyelim AKP milletvekili Ahmet Bey bir kanunu onaylayacak fakat onun can arkadaşı AKP senatörü Mehmet Bey "eh, benim işim de bu" diyerek geri gönderecek... Hadi canım...

  • 2
  • 10
Editörün seçtiğin 10 köşe yazısından…
Editörün seçtiğin 10 köşe yazısından…

DOKUNULMAZLIK TABU OLMAMALI. SAVAŞ ÇAĞRISI CEZASIZ KALMAMALI

Burada bir şey itiraf etmem gerek: HDP ile ilgili bu güne kadarki öngörülerimde yanıldım. 7 Haziran'dan önce de, 1 Kasım akşamı da bu partinin Meclis'e girmesinin Türkiye demokrasisini güçlendireceğini, temsil açısından HDP'li bir Meclis'in çok daha sağlıklı olacağını ve Meclis'te olmadıkları takdirde tansiyonun artacağını söyledim. Ancak HDP Meclis'e girince bunların hiçbiri olmadı...

Siyaset yapmadı. Onun yerine şiddet üretme mekanizmasının parçası oldu.

Tansiyon düşmedi. Aksine 7 Haziran'ın hemen ertesinde PKK'nın başlattığı savaş giderek arttı.

Ona siyaset yapsın, sorunlarını Meclis'te çözsün diye oy verenleri dinlemedi. Onun yerine seçmenini PKK terörünün cephanesi olarak kullanmayı tercih etti. Evlerin boşalmasına, hendeklerin kazılmasına, çocukların ölmesine 'direniş' dedi.

Bütün bunlar gözümüzün önünde yaşanmışken Selahattin Demirtaş ve Figen Yüksekdağ'ın şiddeti ve terörü öven, kışkırtan ve savaşmayı teşvik eden sözleriyle ilgili artık sessiz kalınmaması gerektiğini düşünüyorum.

Size perşembe günü Gülay Göktürk'ün AKŞAM'daki köşesinde yayımlanan 'Dokunulsun mu dokunulmasın mı?' başlıklı yazısını okumanızı tavsiye ederim. Gülay Hanım'ın da dediği gibi açıkça şiddet övgüsü içeren, hatta terör kışkırtıcılığı yapan açıklamaların görmezden gelinmesi esasen çözüm sürecinin hatırına siyaset-yargı ve toplum arasındaki sessiz bir anlaşmanın, barış umudunun bir sonucuydu. Hukuk önünde eşitlik ilkesi işlese durum çok farklı olurdu...

  • 3
  • 10
Editörün seçtiğin 10 köşe yazısından…
Editörün seçtiğin 10 köşe yazısından…

CUMA MESAİSİ VE ENVER AYSEVER'İN DİLİNİN ALTINDAKİ BAKLA!

Toplumun neredeyse yüzde 75'inin cumaya gittiği bir ülkede öğlen tatilinin cuma namazı saatine getirilmesinden daha makul ne olabilir?
Bunun bugüne kadar yapılmaması ayıp... Ama ne mümkün, vesayetçi aydınlar işin o yanını unutup, saldırıya geçti. Başörtüsü meselesini siyasi krize dönüştürdükleri gibi buradan da bir kriz çıkarma derdindeler...
Bu işin öncülüğünü de 2010'da bir televizyon programında birlikte olduğum "sosyalist Kemalist" arkadaşım Enver Aysever yapıyor. Başörtüsü meselesine yaklaştığı gibi buna da kışkırtıcı bir dille yaklaşıyor. İnanç özgürlüğünden yana olduğunu söyleyen biri şu cümleleri kurabilir mi?
"Cuma düzenlemesi yapılsa bile -ki bunu deneyecekler- kimse uymamalıdır. Buna direnmek yurtseverliğin ölçüsüdür."
Şimdi soruyorum size, ibadetini yapan insanlar için kolaylaştırıcı bir adımı, "yurtseverlerin direnişiyle" durdurma önerisi getirmek sağlıklı bir aklın ürünü mü?
Soruna bu zihniyetle yaklaşıldığı için en basit reformları bugüne kadar yapamadık ve geç kaldık.
Aysever daha sonra yaptığı açıklamada dilinin altındaki baklayı çıkartıyor. Atılan adımı, cumaya gitmeyenlerin "fişlenerek deşifre" edilmesine ve "cumhuriyet kurumlarının örselenmesi"ne bağlıyor. Satır arası Alevilere mesaj vermeyi de ihmal etmeden.
Bu nasıl bir cumhuriyet ki inançlı insanlara yönelik en küçük bir düzenlemede kurumları örseleniyor, zarar görüyor? Sanki bu insanları yok sayıldığında sorun ortadan kalkıyor... "Şu mektepler olmasaydı maarifi ne güzel idare ederdim" diyen bakan misali...
Cemevlerine de hukuki statü bu zihniyete rağmen gelecek, hiç sevinmeyin...

  • 4
  • 10
Editörün seçtiğin 10 köşe yazısından…
Editörün seçtiğin 10 köşe yazısından…

HDP'NİN HALA BİR ŞANSI VAR ANCAK…

HDP bugün kendi siyasi programını değil, KCK yönetiminin hendekler üzerinden hayata geçirmeye çalıştığı, dört başı mamur ve sonuçları, etkileri iyi düşünülmüş bir siyasi/silahlı programı savunuyor. HDP sivil bir siyaseti temsil ediyor ya da olması gereken bu diyelim. Ama HDP, hendek siyasetini o kadar hararetli savunuyor ki, kendi eliyle kendi sivil siyasetinin ve misyonunun son baharını hazırlıyor gibi bir durumla karşı karşıyayız.

Yanlış anlaşılmasın, HDP'nin kapatılması anlamında bir şey değil söylediğim. HDP'nin bu yanlış siyaseti nedeniyle ödeyeceği siyasi bedeli-ki bu bedeli bir siyasi partiye ancak halkın kendisi ödetebilir-kastediyorum.

Türkiye yeni anayasasını yapma sürecini yaşıyorken, Kürt nüfusun bir kısmının siyasi desteğini alabilen bir partinin, öz savunma adı altında, silahlı güçler tarafından korunacak, belli bir teritoryal alanı akla getiren bir 'statü' anayasası peşinde koşması ve bu talebinin hendeklerin etrafında yaşanan şiddet ve terörle mümkün olabileceğine inanması vahim bir durum, bir çıkmaz sokak..

Oysa HDP'nin yeni anayasa sürecine sunabileceği katkılar, bu inşa sürecinin güçlü bir öznesi olma şansı hala var.. Ama bu şansını kullanabilmesi, hendek siyasetine karşı çıkmasından geçiyor. HDP'nin meclis başkanının çağrısıyla toplanacak olan eşit üyeli komisyona üye vereceğini açıklaması inşallah, iyi bir başlangıca yol açar ve HDP hendekleri savunmayı bırakıp, asli misyonuna geri döner.

Türkiye'nin yeni anayasası bir 'statü' ve 'makbul vatandaş' anayasası olamaz. Halbuki, KCK/PKK'nın Türkiye'nin bir bölgesinde hendek kazarak hayata geçirmek istediği 'anayasa' tam da böyle bir anayasadır. Hendekler üzerinden inşa edilecek ve silahın gücünün belirleyeceği bir 'makbul Kürt' anayasasını belki bir elit kesim ister ama Kürt halkının çoğunluğu hiç istemez. Bu gerçeği en başta HDP'nin fark etmesinde büyük yarar var..

  • 5
  • 10
Editörün seçtiğin 10 köşe yazısından…
Editörün seçtiğin 10 köşe yazısından…

PAZAR NOTLARI; DÜŞÜŞ

İyiliği düşünmeden "iyi bir hayat" düşlemek! Bir düş değil, düşüş bu!
Modern ilişkilerin trajik sonu... "İyi ki varsın" duygusunu birbirlerine tattırarak başlıyor, "ben olmasam, sen yoktun"la tamamlıyorlar.


Modern ilişkilerin talihsiz gerçekliği... Hep sevdiğinden başkasını beğeniyorlar.

Acı çekmekten öyle korkuyorlar ki, herkesle iyi geçiniyor fakat kimseyi sahiden sevemiyorlar.

Bazen sırf kendimize katlanamadığımız için bir başkasında kaybolmak istiyoruz; bazen kendimizden kaçıp bir başkasına sığınıyoruz. Sevgi diyoruz bunlara. Doğru olabilir mi?

Ne kadar az sevinç var ve yerini belki tutar diye, ne kadar çok şımarıklık! Ne kadar azneşe var ve yerini belki tutar diye, ne kadar çok eğlence!

Kaybedince sızlanarak "hayat boşmuş" diyenlere gülüp geçiyorum. Kazandığında bütün samimiyetinle "hayat boşmuş" diyebiliyor musun, asıl olan o!

Güncelle doğrudan ilintili bir hatırlatma... Hani "settar" (örten) olacaktık? "Birbirinizin kusurlarını, ayıplarını araştırmayın." (Hucurat, 12)

  • 6
  • 10
Editörün seçtiğin 10 köşe yazısından…
Editörün seçtiğin 10 köşe yazısından…

BATI, SÜNNİ BLOĞU PARÇALAMAK İÇİN İRAN'I DESTEKLİYOR

Bugüne gelince… Vahhabi Suudi Arabistan ile Şii İran'ın çatışması çerçevesinde… Hiç dolandırmadan söylemek gerektiğinde;

Batı, yani Hristiyanlar Sünni İslam dünyasını parçalamak ve yok etmek için Şii İran'ı desteklemektedir. Bu desteğin Batılılar nezdinde stratejik gerekçeleri olduğu aşikardır. Bir kere; Müslümanlar dendiğinde ana gövdeyi Sünniler oluşturur, Şiilik tali bir unsurdur. Sayıca da Sünniler çok, Şiiler azdır.
Diyebiliriz ki; yeryüzünde Şiiler yok edildiğinde İslam dünyası çökmüş sayılmaz, ama Sünnilik yok edilirse, Şiilik ne kadar güçlü kalırsa kalsın İslam dünyası dağıtılmış, yok edilmiş olur.

Ayrıca, kimi yorumlara göre, Şiiliğin, İslam'ın Farısi yorumu olduğu göz önüne alındığında, Şiilerin diğer Müslüman devletlerle, milletlerle çatışmanın/çatıştırmanın sağlam bir temeli mevcuttur. Bir de, Şiilikte bir umde olarak var olan; "bizim için her yer Kerbela, her gün Aşure'dir" duygu dünyasında çok rahatlıkla savaşacak elemanların kolaylıkla bulunabileceği gerçeğini dikkate alırsak…

Varın gerisini siz hesaplayın. Bu noktada aklı selim her Müslümana, devlet ve millet ölçeğinde Türkiye'ye büyük görevler düşmektedir. Bizim ısrarla; Sayın Cumhurbaşkanı'nın İran ziyaretinde söylediği minval üzere "Ne Sünniyim ne Aleviyim, sadece Müslümanım" söylemini sadece söz düzleminde bırakmayıp, sahaya, hayata indirgeyerek Müslümanlar arası birlik ve beraberliği tesis ederek Batı'nın hesaplarını bir daha boşa çıkarmaktır.

  • 7
  • 10
Editörün seçtiğin 10 köşe yazısından…
Editörün seçtiğin 10 köşe yazısından…

TERÖRLE MÜCADELEDE DÖRT HASSAS NOKTA

MGK kararlarına giren "Legal görünümlü illegal yapı" tanımlaması belki de en çok PKK terör örgütünün bağlantılı yapılarına denk düşüyor. "Uzantısı" diye nitelenebilecek siyasi, diplomatik, kamu kurumu (mesela belediyeleşmiş) ve STK nitelikli kaç organizasyon sayılabilir, bakmak lazım.

Kanaatimce şu sıralar şunlara dikkat etmek gerekiyor:

Bir: Terör yapılanmasının sökülüp atılması yönündeki çabaları akamete uğratmak için yükseltilen ve içerde - dışarda kiminin stratejik hesaplarla kiminin "ahmak otu"na tav olmaya yatkın halleriyle prim verdiği "barış" söyleminin sahteliğine... İlçelere el koyarken, sokakları bomba düzenekleriyle geçilmez hale getirirken "barış" diye bir meselesi olmayanların şimdi barışa sarılmalarının hiçbir inandırıcılığı bulunmadığını hem unutmamak hem de bu sahteliği açığa çıkarmak için çalışmak gerekiyor.

İki: Öcalan'a, örgüte ve uzantılarına yeniden temsiliyet imkanı sağlamak için yürütülen kampanyaya boyun eğmemek... Öcalan'la, örgütle ve uzantılarıyla önce de sadece "silahlardan arındırmak" için konuşulmalıydı, bugün de öyle konuşulabilir. Anayasa, yasalar vs... sadece Meclis'te ve tüm partilerin katılımı ile ve tüm Türkiye'nin sorunları çerçevesinde ele alınabilir. "Kürt sorunu" için evet, Kürtler de dinlenmeli, ama bütün Kürtlerin temsiliyetini sağlayarak... Bugün Öcalan'la veya örgütle silahların bırakılması görüşülecekse o da, ülke içinde örgütün içerdeki iradesi çözüldükten sonra yapılmalıdır.

Üç: Çok şehit verildi. Lütfen herkes verilen her şehidin acısını yüreğinde taşıyarak politika belirlesin.

Dört: Ve orada yaşı 18'i bile bulmamış gençlere "ilçelere el konabileceği" cesaretinin verilmemesi lazım. Çünkü bu onları ölüme götürüyor. Kandil o ölümleri düşünmeyebilir ama devlet onları da düşünmek zorunda.