Türkiye'nin en iyi haber sitesi

Günün yazarları

  • 1
  • 10
Günün yazarları
Günün yazarları

SURİYELİ MÜLTECİLER KALICI OLMALI MI?
Dünyanın en modern kamplarını kurdu, büyük şehirler dahil milyonlarca Suriyeliye, farklı şehirlerde yaşamını sürdürecek zemin hazırladı.
Zaman zaman muhalefet partilerinden zaman zaman bazı toplumsal kesimlerden tepki geldi ama Türkiye, böylesine kalabalık bir topluluğu derin toplumsal sorunlar yaşamadan ve yaşatmadan "misafir" etmeyi bildi.
Ve deyim yerindeyse bir mucizeye imza attı.
Ama artık yeni bir aşamaya geçilmesi gerekiyor. Suriyeliler, Türkiye'de 5 yılı geride bıraktı. Başlangıçta, bavullarını bile açmayan ve geri döneriz umudu taşıyan Suriyeliler artık yerleşik hale geldi. Yüzlercesi işyeri kurdu, on binlercesi farklı sektörlerde kayıt dışı çalışıyor.
Burada doğan çocukların sayısı bile 100 bine yaklaştı. Sadece İstanbul'da 400 bini aşkın Suriyeli var.
Suriyelilere, ötekileştiren bir bakışla yaklaşıp, "9 milyar dolara mal oldular, işimizi elimizden aldılar, ev kiralarımız arttı", hatta sosyal hayatta sorun çıkartıyorlar diye şikayet edenler oldu ama şu çok daha etkileyici bir gerçek; Türkiye toplumu büyük oranda"Suriyelilere başka hiçbir ülkeyle kıyaslanamayacak şekilde olumlu yaklaştı" ve her fırsatta misafirperverliğini gösterdi.
…Peki, bu nereye kadar böyle sürecek?
Başbakan Ahmet Davutoğlu, hükümet programının bir reform programı olacağını söylemişti. Artık, Suriyeliler meselesinin de bu çerçevede ele alınması gerekiyor. Aslında bu noktada şu sorunun cevabı da verilmeli; Suriyelilerin kalıcı olması daha doğru değil mi? Bu gidişle büyük bir bölümü kalıcı olacak gibi görünüyor ama yine de o gözle bakıp, hazırlık yapmakta yarar var. Belki de oraya giden yolu, kayıt dışı çalışan Suriyelilerin kayıt altına alınması açar. Bunun için de öncelikle çalışma hayatını yeniden düzenleyecek reformlara imza atması beklenen Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı'nın ve hükümetin"Suriyelilere çalışma izni"ni gündemine alması gerekiyor.

Mahmut Övür/Sabah

  • 2
  • 10
Günün yazarları
Günün yazarları

İKTİDARI İHANETLE SUÇLAYANLAR…ŞİMDİ BİRAZ UTANDINIZ MI?
Süreç devam ederken karşı tarafın gizli olarak bazı hazırlıklar yaptıkları anlaşılıyor, ama bu konuda istihbarat alındıkça ve soruldukça inkar edilmiş, çeşitli mazeretler ileri sürülmüş, engelleneceği de vadedilmiştir. Bugün kazılan her hendeğin ve patlatılan her bombanın o zaman kazıldığını ve yerleştirildiğini söylemek de gerçekle bağdaşmıyor. Gözlerimizin önünde durmadan hendek kazmaya ve her türlü silahı dışarıdan sokmaya devam ediyorlar, arkalarında da kimlerin olduğu apaçık ortada.

Değil bir avuç beyni yıkanmış gencin, bütün dünyanın teröristleri yığılsa bu ülkeyi bölemez ve bir parçasında devlet kuramazlar. Elde edecekleri sonuç ölmek, öldürmek, halka zulüm, milli servetin heba edilmesi, huzursuzluk ve düşmanın işini kolaylaştırmaktan ibaret olacaktır. Dilerim akılları başlarına ve vicdanları baskın gelir de bu yanlış yoldan dönerler, silahlar temelli olarak gömülür, çözüm demokratik siyasette aranır (keşke İslam'da aransa) ve ülkemiz yeniden huzura kavuşur.

Bu yazıyı yazmaktan asıl maksadım şu soruyu sormaktı:
Çözüm sürecini hıyanet olarak damgalayanlar! Şimdi görüyorsunuz ki, bu süreci başlatan hükümetin, karşılığı ne olursa olsun bir avuç toprağı vermek gibi bir niyeti yok ve zorunlu hale geldiği için bir kısmınızın çok arzuladığı silahlı tenkile karar vermiş bulunuyor; bunları görünce biraz utanmadınız mı, vicdanınız sızlamadı mı, iftira ve hakaret ettiğiniz hükümetten ve bu sürece yardımcı olanlardan özür dilemek gibi bir erdemle alakanız var mı?

Hayrettin Karaman/Yeni Şafak

  • 3
  • 10
Günün yazarları
Günün yazarları

2016'DA BAŞKAN ERDOĞAN
Başkanlık sistemi der demez "Diktatör yaratır" hurafesini duymaktan çok sıkıldım. Oysa adam gibi bir başkanlık sistemi gerçek bir kuvvetler ayrılığı sistemidir ve dolayısıyla diktatörlüğe karşı panzehir işlevindedir. Ayrıca bazı tarihi olgulardan bahsederek birtakım hurafeleri çürütmek mümkündür. Önce şu basit soruyu soralım: Başkanlık sistemiyle gelen hangi ünlü diktatörü tanıyorsunuz? Ben hiç tanımıyorum ve bilmiyorum. Peki, şöyle bir soru soralım: Nazizm, Faşizm, Bolşevizm, yani Hitler, Mussolini ve Lenin hangi politik sistemler vasıtasıyla diktatörlük inşa etti? Cevap: Hepsi parlamenter sistemler sayesinde. Başkanlık sisteminin neden diktatörlüğe daha kapalı bir sistem olduğuna biraz değinelim.
Diktatörlüğe en müsait ortam, devletin üç temel kuvvetinin (yasama, yürütme ve yargı) aynı elde bulundurulmasıdır. En eski despotluklardan, en son faşist ve sosyalist diktatörlüklere kadar, yaygın rastlanan pratik şudur: Diktatör, bu üç kuvveti de bünyesinde toplar…Fakat insana en uygun sistem olarak; bu üç kuvvetin gerçekten birbirinden ayrılması, ilk çağlardan beri ima edilegelmekle birlikte, en tutarlı biçimde Fransız liberal düşünürMontesquieu tarafından formüle edilmiş ve tarihin ilk anayasal demokrasisi olan ABD'de 1787'de hayata geçmiştir. Başkanlık sistemi hakkındaki bir başka yanılgı burada ortaya çıkar: Kuvvetlerin birbirinden tam bağımsız olmasının gerekliliği savunulur. Oysa kuvvetlerin birbirinden çok fazla ayrılması durumunda; her birinin derebeyleşmesi, yani bir yerine üç grup diktatörün yaratılması ihtimali ortaya çıkabilir. Yarın Türkiye'nin demokratikleşmesi için de çare olarak gördüğümüz iki turlu dar bölge başkanlık sistemi modelini anlatmaya devam edeceğiz...

Rasim Ozan Kütahyalı/Sabah

  • 4
  • 10
Günün yazarları
Günün yazarları

UNUTULMAZ BİR UMRE YOLCULUĞU
Cumhurbaşkanı ile çıktığımız Suudi Arabistan seyahati birçok bakımdan unutulmazdı. Temposu, manevi yoğunluğu, aramızdan birinin gözlerimizin önünde kayıp gitmesi, 28 derecelik bir sıcaktan buz gibi bembeyaz bir İstanbul'a inmek, simsiyah uzun mantolardan yılbaşının rengârenkliğine geçmek... Bu seyahatin belli başlı gelişmelerini ve Cumhur-başkanı'nın uçakta bizlere yaptığı açıklamaları okudunuz. Bu gün sıra gözüme takılan diğer detaylar ve seyahatin ardından yaşananlarda...
Geçtiğimiz salıyı çarşambaya bağlayan gece benim kişisel tarihimde 'orada olmak' diye tanımlanabilir. Zira hayatımda ilk kez ayak bastığım Suudi Arabistan topraklarında yalnızca ilk kez umre yapmadım. Çok az kişiye kısmet olan çok özel, çok tarihi bir umre yaptım. En yoğun duygunun Kâbe'yi ilk kez gördüğünüzde yaşandığını söylerler. Karşılaştırma yapamam ama Kâbe'yi ilk gördüğümde hissettiğim büyük bir aşinalık ve belirgin bir hüzündü. Çepeçevre bir hüzün. Sizi etrafınızdan koparan, onca kalabalık içinde sanki dünyada bir tek siz varmışsınız gibi hissettiren bir hüzün. Daha sonra manevi bir gücün beni içeriden sarmaya başladığını duyumsadım. Bir sıcaklık geldi, tam yüreğime kondu. O an babam için ağlamaya başladım. Ve dua ettim. Sonra büyük bir itiş kakış içinde Kâbe'ye girmeyi başardık. Öyle yoğun hisler içindeydim ki doğru dürüst bakamadım bile etrafa. Çok sıcak olduğunu, nemden ve sıcaktan nefes almakta zorlandığımı hatırlıyorum. İçerisi karanlıktı. Bütün heyetin huşu içinde namaz kıldıklarını gördüm. Her yerin bembeyaz mermer olduğunu, tavanda kandillerin asılı olduğunu fark ettim ve diz çöktüm. Ellerimi açıp dua ederken Ela ve Yasemin'in özlemi öyle bir sardı ki beni kelimeler birbirine karıştı. Ve yine babam geldi zihnime. Uzun uzun bütün aileme dua ettim. Ben çok inançlı bir ailede büyümedim. İslami bir eğitim almadım. Laik bir çevrede yetiştim ancak Kâbe'de hissettiğim o ruhsal yoğunluk kim olursanız olun, hangi hayat tarzından gelirseniz gelin herkes için tekti...
Nagehan Alçı/Milliyet

  • 5
  • 10
Günün yazarları
Günün yazarları

EVLERİMİZE YABANCILAŞIYOR, DİŞARIYA SIĞINIYORUZ!
Kar her şeyi örtüyor deriz. Bu kalıbı severiz. Hayır! Yanlış. Her şeyi değil. Karla üzerlerindeki örtünün kalktığı şeyler de var: Merhamet. Mesafenin ürpertici hakikati. Ve özlem.
Karlı bir gün, üstünüz başınız bembeyaz. Kapıyı itip hangisinden içeri girmek istersiniz? Sıcacık, şık, rahat bir kafe mi, yoksa tezgahın önündeki camları buğulanmış, bir köşede hem süt hem de çay kaynayan bir börekçi mi? Böyle bir güne yakışan ve insanı içeri çağıran ikincisidir. Bir de kapının her açılışında içeri ayaz vurması vardır ki, insanı nasıl diriltir!
"Konut" diyorlar artık. Sanki yerimizden yurdumuzdan atılmışız da, oraya "konmuş" veya "kondurulmuşuz" gibi. Eh, haksız da sayılmazlar.
Baksanıza, kuleler, kafesler... Oralar "ev" olabilir mi?
İtiraf etmesi en zor şeylerden biri şu: Evlerimizi başlangıçta seviyor sonra yavaş yavaş yabancılaşıyoruz. Ev sığınmak içindir. Oysa ne çok insan evinden kaçıyor, dışarılara sığınıyor. Evine "ruhen" yerleşebilenlere ne mutlu!
İnsanların biyolojik saatlerinin farklılıklarına göre "gececiler/gündüzcüler" diye ayrılmaları falan pek ilgilendirmiyor beni. Bilim dergilerinde böyle şeylere rastlayınca okumadan atlıyorum. Ben "mecnun"um çünkü, "leyla"ma (güzel geceye) aşığım. Bu kadar net.

Haşmet Babaoğlu/Sabah

  • 6
  • 10
Günün yazarları
Günün yazarları

CUMHURBAŞKANIMIZIN DEDİĞİ GİBİ HASAN ABİ YOL ARKADAŞIYDI…
Gazeteci olarak tanıştım Hasan Abi ile... Tanıştığım, gördüğüm, yanında olabildiğim için çok şanslıymışım...
Önceden çok adını duymuş, yazılarını okumuş, açıklamalarını dinlemiş ve "zor zamanların yıkılmazlarından" biri olduğunu öğrenmiştim... Gerçekten zor günlerin adamıydı, davanın direklerinden biriydi... Adam gibi adamdı HASAN ABİ...
Hasan Abi ile ilk karşılaştığımız andan itibaren sanki kanımız ısındı. O bana ne derse desin, abi olarak iyiliğimi istediğini bildiğim için, asla dokunmaz hatta "keşke Hasan Abi bana bir şeyler söylese" diye beklerdim... Espri yapar, çok güzel güler gerektiği zaman da "mesajı verirdi"...
Sevgili dostlar, hatta bir süre sonra "Hasan Abi ile gitmek" fikrine o kadar alıştım ki; gazeteci olarak bir geziye çağrıldığımda, Özel Kalem'den arayanlara sorardım "Hasan Abi geliyor mu" diye...
Birçok yere gittik beraber, gördük, yorumladık, şaşırdık, düşündük... Hasan Abi'den çok şey öğrendim...
Sayın Cumhurbaşkanımızın da dediği gibi "YOL ARKADAŞIYDI"...
Davanın direklerinden biriydi... Yıkılmadı, fikirleri, öğrettikleri, bıraktıkları DİREK olmaya devam edecek...
Sevgili dostlar, Arkadaştı, dosttu... Her şeyden önemlisi ADAM GİBİ ADAMDI HASAN KARAKAYA...
Allah Rahmet Eylesin...

Yiğit Bulut/Star

  • 7
  • 10
Günün yazarları
Günün yazarları

KÜÇÜK DEV ADAM; HASAN KARAKAYA
Hasan Karakaya Ağabeyimiz Hakka yürüdü! Hem de Mü'min olan herkesin, günün birinde dünyaya veda etmeyi murad edeceği bir beldeden uçtu ahirete... Medine-i Münevvere'den geçti anayurduna...
1999-2011 yılları arasında Vakit/Akit Gazetelerinde Hasan Ağabey'in yazım kadrosunda kalem tutma bahtiyarlığını yaşamış birisiyim. Gazete yazarlarından Yaşar Kaplan beyefendi, 28 Şubat darbe sürecinde bir gece vakti evinden derdest edilmiş, sonrasında uzun süre kendisinden haber alınamamış, en nihayet Askeri Cezaevinde tutulduğunu öğrenmiştik. Eşi yazar Canan Ceylan Hanım o kayıplık günlerinde "Yaşar Ağabeyinin sayfası yetim kalmasın, onu bulana kadar seninle nöbetleşe yazalım" demişti. Hasan Karakaya ağabeyimiz de onay verince, yedek kulübesinde bekleyen bir çocuk gibi atılmıştım hücum selinin ortasına. Korkunç günlerdi. Simsiyah. O geçidi Hasan Karakaya'nın kaptanlığında Vakit ve
Akit gazeteleriyle yarıp geçmeye çabalıyorduk... Gazeteye keskin nişancılar mı gönderilmiyordu, barikatlarla mı çevrilmiyordu, neler neler, 312 generaller, faili meçhuller, topyekun ilan edilmiş savaşlar, silahlı silahsız kuvvetler...
Mustafa Karahasanoğlu'nun Hasan Karakaya kaptanlığında kurduğu efsane kadrosuyla Vakit/Akit gazetesi, adeta bir müdafa-i hukuk bilinciyle mücadele veriyordu tüm 28 Şubat boyunca. Tek başına!

Sibel Eraslan/Star