X İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR
ARKADAŞINA GÖNDER Selahattin Yusuf: Sezai Karakoç: Gerçekten kızarmış bir gül
* Birden fazla kişiye göndermek için, mail adresleri arasına “ ; ” koyunuz

Selahattin Yusuf: Sezai Karakoç: Gerçekten kızarmış bir gül

  • Giriş Tarihi: 6.2.2013 10:14

Fransızların bir deyimi var. "Déformation professionnelle" demişler. Biliyorsunuz anlamını. İnsanın işi, onun zihnini zamanla tahrip eder. Daraltır, yamultur, çarpıtır. O kişi artık dünyaya ve hayata o çarpıklıktan bakar. Mesela hayatı boyunca borsada "değerli" kağıt kovalayan bir insanın, insanlık değerleri hakkındaki dikkati, hassasiyeti zamanla azalabilir. Zihni bu konu(lar)da zayıflayabilir, çarpılabilir, yamulabilir. Hayatın ve dünyanın ilksel, duru, sade görünüşünü kavramak artık o insan fantastik bir nafilelik halini alabilir. Oysa bu kavrayış, hayata en büyük değerini veren şey olabilir. Kayıp büyük olabilir, yani. Şu söz, kulağıma nereden nasıl çalındı hatırlamıyorum; ama onu ilk gençlik günlerimden beri hiç unutmuyorum: Hayatın anlamı, kendisinden daha değerlidir.

***

Hep düşünmüşümdür; acaba hayatımız da bir meslek halini almadı mı artık ve bize yukarıda sözünü ettiğim "deformasyon" etkisini yapmıyor mu? Yani hayatlarımızı birer profesyonel gibi yaşadığımız şu zamanda, bizim de zihinlerimiz tahribata uğramıyor mu? Bırakın medyanın ve görsellik diktasının zorlayıcı etkisini. Bir yığın telkin, psikoloji fragmanı, kişisel gelişim vs külliyatıyla, birer projeye, birer "işe" dönüştürdüğümüz hayatlarımızı "deformasyona" karşı nasıl savunuyoruz? Veya böyle bir meselenin farkında mıyız?
***

Cevaplarınızı duyar gibi oldum. Peki, bu deformasyondan nasıl çıkacağız? Bizi hayattan, hayatı bütün boyutlarıyla ve daha net görebileceğimiz kadar uzaklaştıracak olan şey nedir? Bizi hayat karşısında en sağlıklı mesafeye yerleştirecek olan şey nedir? Hayatın bin bir türlü iğvasına karşı gözlerimizi nasıl koruyacağız ve geri alacağız? Bakışlarımıza "netlik ayarı" çekebileceğimiz vasıta nedir?
***

Cevaplardan biri Sezai Karakoç. En önemlilerinden biri. Sezai Karakoç gibi büyük sanatçılar ve yazarlar, sanki bir kalabalığın önünde yüksek bir yere çıkıp konuşmaya başlamış gibi yazıyorlar. "Yüksek bir yere çıkmak" eğer profesyonel olarak algılanırsa büyük hata yaparız. Zaten öyle algılandığı için hep hata yapıyoruz. Hayır. Yüksek bir yer derken, otorite veya makamı değil; sahiden yüksek bir yeri kast ediyorum. Yani bir kayanın üstünü kast ediyorum düpedüz. Yüzyıllar önce kesilmiş koca bir çınarın kütüğünün üstünü, bir dağın yamacını. Alev almış bir evin çatısını. Böyle olunca işler tamamen ve kökünden değişir çünkü. Çıplak bir yüksek yerdir burası. Ne makro-iktidar; ne de mikro-iktidarın esamisi okunmaz bu türden bir "yüksek yerde." Orada gerçek ve dehşetli bir dert; yani ki yalınlık, tevazu, vakar ve sükunet vardır. Kelimelerin köklerine kadar inen bilincin göz yaşları, yakarışı ve namusu vardır.
***

1960'larda bir gün, İstanbul'daki Büyük Doğu Dergisi bürosuna, daha kapıdan girerken; "Selam size!" diye bağıran Sezai Karakoç'un sesinden bahsediyorum. Büro çalışanları o gün cevapsız bırakmışlar Sezai Karakoç'un sesini. O gün bu gündür de pek cevap aldığı söylenemez. Ama bu başka mesele. Şimdi, şunu söylemeye çalışıyorum. Herkese hitaben, her şey hakkında, sade cümlelerle konuşan bu "yüksek yerin" sesine ihtiyacımız var. Gündelik hayatımızın biyolojiyi ve kimyayı aşabilmesi için, hiç değilse. İnsan olabilmek için.
***

Zamanımızın en derin çaresi bu sestedir diye düşünüyorum. Orasından burasından, şu veya bu güncellik mecburiyetiyle zorlanıp bozulmuş hayatlarımızı derleyip toparlayacak olan bu sestir çünkü. Teker teker küçük gerçekler bize yol aldıramaz. Biyolojik ve kimyasal hayatımızın devamlılığından başka bir son amacı olmayan güncel şu hayatımıza nefes açtıracak ses budur. Hayatımızın gerçek neşesi, bir kayanın üstüne çıkmış sade bir insanın, yalın sesle, hayatımızın tamamı üzerine söylediği samimi sözlerdedir.
***

Sezai karakoç, Kızdığında gerçekten kızan, sevindiğinde gerçekten de sevinen, insanların tamamı üzerine gerçekten dertlenebilen dahi insanlardan biridir. İnsanların hatalarından gerçekten de onlar adına utanabilen bir insandır. Türkçe'nin ortasında açmıştır, yapayalnızdır ve gerçekten üzgün, gerçekten kızarmış bir güldür o. Hepimizin gönül evinin direğidir. Şiirleri ve çeşmeleri ve ıssız yolları burnumuzun direğinde ipince bir titreme gibi durur.
***

Sıddık Akbayır'ın Turkuvaz Kitap'tan çıkan "Sezai Karakoç" biyografisi bana bunları düşündürdü. Daha bir çok şey düşündürdü elbette. Yazarı ve kitap için çaba gösteren herkesi tebrik ederim.