X İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR
ARKADAŞINA GÖNDER 'Arafat erkek, ben kız çocuk istedim'
* Birden fazla kişiye göndermek için, mail adresleri arasına “ ; ” koyunuz

'Arafat erkek, ben kız çocuk istedim'

  • Giriş Tarihi: 8.2.2013

Önce bağırdı sonra dost olduk
5 EKİM 1979... ANKARA...
Enver Sedat'ın hayatıyla ödediği İsrail'le barış anlaşmasına karşı Mısır Büyükelçiliği'ni basan Filistinli gerillalarının zafer işaretleriyle binadan çıkışlarından bir ay sonraydı. O gün Filistin Kurtuluş Örgütü'nün Ankara temsilciliği açılıyordu ve tarihe tanıklık ediyordum. Göndere Filistin'in bayrağını çeken gerçekten Yaser Arafat mıydı?
Asıl adı Muhammed Abdurrahman Abdurrauf Arafat el Kudva el Hüseyni'ydi. İlk iki adı gerçek adıydı. Abdurrauf babasının, Arafat ise büyükbabasının El Kudva ailesinin adıydı. El Hüseyni ise Gazze'li aşiretinin. Ancak gerillalar arasındaki kod adı sadece Abu Ammar'dı. Dünya onu Yaser Arafat diye tanıyordu ve her iki adı da Peygamberin ilk takipçilerinden Ammar bin Yaser'den geliyordu.
O gün aslında Türkiye'nin Ortadoğu politikasında da bir dönüm noktasıydı. Türkiye İsrail'e karşı silahlı mücadeleye giren FKÖ'yü tanıyordu o gün ve Türk dış politikasına damga vuran lider Bülent Ecevit'ti. Törenin ardından Arafat basın toplantısı düzenledi. İsrail'i yerden yere vuruyor, Filistin halkının özgürlüğü için dünyaya sesleniyordu. Konuşmasını bitirince "Bir gün İsrail'le komşu olur musunuz?" diye sordum. Salona bomba düşmüş gibi oldu. "Bunu bana bir Amerikalı gazeteci sorsaydı anlardım ama nasıl Türk gazeteci sorar" bağırmaya başladı. Neyse, birkaç dakika bağırdıktan sonra Arafat hiçbir şey olmamış gibi Türk halkına çağrı yaparak konuşmasını noktaladı. Tam kapıya yürüyordum ki dostum Abu Firas'ın Arafat'ın kulağına bir şeyler fısıldadığını gördüm. Sonra birlikte bana doğru yürüdüler. Arafat yanıma gelerek koluma girip "Beni kızdırdın ama geçti" diyerek kahkahayı patlattı. Sohbet ederek kapıya doğru kol kola yürürken beni Beyrut'a davet etti. Böylece efsanevi liderle yıllar süren köşe kapmacamda başlamış oldu.
Okumaya devam edelim.

Süha Arafat'ın paylaşmak istediği o kadar çok acı ve tatlı olay vardı ki. "Keşke yıllar önce Gazze'de de görüşebilseydik" diye içini çekti.
Mutlulukla acıların özlemle yalnızlıkların harmanlandığı günlerde. 21 yıl önce Tunus'taki evlerine gittiğim zaman videoya bir kaset koymuştu Süha.
Ekranda hüzünlü bir kaval sesiyle göz alabildiğince boş tepelerin görüntülerinin akmaya başladığı sırada "İşte burası vatanım Filistin" demişti bana.
Kaset bir Amerikan televizyonunun Filistin sorunuyla ilgili hazırladığı programdı.
Birlikte dinlemeye başlamıştık:
"Filistin topraklarına gönülden bağlıyım. Temiz havasına, parlak güneşine... Vatanımla aramdaki bağ o kadar güçlü ki, büyüyen bir sevgi yumağı, ortak bir lisan bu. Ağaçlar ve taşlar konuşabilse, doğduğum topraklara olan duygularımı anlatırlar. Çocukluğumda bir ağacın gölgesine yatıp, bu toprakların beni nasıl sardığını hissederdim. Ağaç dallarının gölgeleri yüzümde dans eder, ben bir kelebeğin süzülerek geçişini seyrederdim. Şimdi bu güzel topraklar benim hapishanem."
Konuşan Süha'nın yazar annesi Ramonda Tawil'di. Ramonda bazen ağlayarak farklı dillere de çevrilen çok satan kitaplarından paragraflar okuyordu. O gün kaseti izlerken Süha Arafat'ın yüzünü hüzün kapladığını görmüştüm. "Cesur bir kadındır annem. Hapse giren ilk Filistinli kadındır. Ben böyle bir annenin kızıyım" demişti.
Hikâyesine annesinin otomobiline bomba konduğu güne dönerek sürdürmüştü Süha:
"Otomobiline bomba konunca Batı Şeria'dan kopup Paris'e göçmek zorunda kaldık. Annem daha çok bizim için korkuyordu. 1987'ye kadar Kudüs'te "El Awuda" (geri dönüş) adlı bir dergi çıkartıp mücadeleyi sürdürdü. Sonra, onun da ayrılmaktan başka çaresi kalmadı. Ben en son 1984'te tatil için gittim Kudüs'e. O günden bu yana bir daha geri dönemedim."
O sırada Süha'nın en büyük hayali Filistin'e dönmekti, "Kendimi bildim bileli Filistin için savaşıyorum. Vatanıma kavuşmak en büyük hayalim" dediğini hatırlıyorum...
Süha Arafat, Gazze'ye döndüğü gün hayalleri gerçek olmuştu aslında. İlk günler nasıl da mutluydu. Ama acı gerçeklerle de ilk kez karşılaşıyordu.


***

Arafat'ın ilk kez kucağında kızı Zahwa'yla kameraların karşısına geçtiği anı hatırlıyorum. Ne kadar da mutlu görünüyordu.
Süha Arafat'ın Malta'daki Akdeniz'e tepeden bakan dairesinin salonunda birlikte fotoğraflara bakıp yeniden zaman tüneline daldık. Tabii, 17 yaşındaki güzel kızı Zahwa'yla birlikte.
Fotoğraflara bakarken Zahwa'ya "Arafat gibi efsane bir liderin kızı olmak nasıl bir duygu" diye sordum. Zahwa'nın yüzü kızardı, son derece çekingen bir ses tonuyla "Çok gurur duyuyorum" dedi.
"Arkadaşların biliyor mu" diye üsteledim. "Evet biliyorlar ama kimse bir şey söylemiyor" diye ekledi. Süha araya girip "Zahwa'nın ayakları yere basıyor" dedi. Sonra tek tek fotoğraflara bakmaya başladık.

"BANA ŞEKER VERİRDİ"
Bir fotoğrafta Zahwa bebekken babasının kucağındaydı. Bir başkasında Arafat, kızına yazmayı öğretiyordu. Bir diğerinde de Arafat'n kucağındaydı. Elinde de bir karanfil.
Zahwa "Bazen Gazze'de ofisine giderdim. Babama karanfil verirdim o da bana şeker" dedi. Öyle yüzü kızardı ki devam edemedi. Süha fotoğrafı gösterip "Babasına benziyor değil mi" diye sordu. Bu kez "Babanla çok fazla beraber olamadın değil mi" dediğimde Zahwa, "Pariste'yken hep telefonla konuşurduk" dedi. Ardında da piyanosunun başına oturup babasının anısına Chopin'in en duygusal parçalarından biri olan Nocture 20 konçertosunu çalmaya başladı. Dinlerken birlikte hüzünlendik.
Tunus'ta çocukları olmadı. Zahwa ancak 5 yıl sonra doğdu. "Çocuk istemediniz mi?" diye sordum. Süha anlatmaya başladı:
"Tunus'ta yaşadığım 4 yıl boyunca da çocuğumuz olsun istedik. Ama stres, stres, stres. Yaser sürekli de seyahat ediyordu. O kadar çok stres yaşadık ki bebek ancak Gazze'de geldi. Çok garip Gazze'ye gittikten 3 ay sona hamile kaldım. Aslında çok komikti. Bizim gibi stres altında olan birçok çiftin de ancak Gazze'de çocukları oldu. İnanabiliyor musun? Sadece Gazze'de..."
"Aslında Yaser benden daha fazla çocuk istiyordu ama istediği erkekti. Oğlumuz olsaydı şimdi 17 yaşında bir delikanlı olacaktı" diye gülerek devam etti Süha:

"Ben hep kız istedim. Çünkü erkek çocuk kızdan daha ağır bir sorumluluktu... Babasını göremeyen bir erkek çocuğu büyütmek çok daha zor olurdu.

"HEP STRES ALTINDA"
Sana daha garip bir şey anlatayım. Hamile olduğumu bile Yaser'e ben söyleyemedim. İnanabiliyor musun. Söyleme fırsatı bulamadan doktorum ofisine gidip haber verdi. Yaser'e hamile olduğumu söyleyebilecek kadar bile özel hayatım olmadı."
Süha bir an durdu. Acılı günlerini yeniden yaşar gibiydi:
"Hamileliğim de çok zor geçti zaten... Öyle stres altındaydım ki bebek büyümüyordu. O sırada babam hastaneye kaldırılınca Paris'e uçtum. Bir süre sonra babamı kaybettik. Şoktaydım. Bebek de tehlikedeydi. Aylarca yatakta yatmak zorunda kaldım. Ama "Filistin göçmen kamplarını bıraktı. Paris'e gitti" diye dedikodu dedikodu. Artık ne zaman dışarıdan mutlu birisini görsem inanmıyorum. Mutlaka arkasında neler olduğuna bakıyorum. Görüntü beni hiç etkilemiyor.

"BİR ULUSLA EVLENDİM
"
Anlaşılan hiç mutlu bir evlilik değildi" diye üsteledim.
Süha içini çekerek "Evet hiç mutlu bir evlilik değildi. Ama evlendiğim adam yüzünden değil. Yaser muhteşem bir insandı ama ben bir erkekle değil bir ulusla evlendim. Herkesle evlendim. Güvenlik tedbirleri, korumalar, kıskançlıklar, entrikalar" dedi.
"Böyle olacağı hiç aklına gelmedi mi" diye sordum.
"Hayır" dedi Süha ve ekledi:
"Bu yüzden Zahwa evlenmeye kalkınca mutlaka müdahale edeceğim. Böyle bir evliliğe izin vermeyeceğim. Benim yaşadığım çileleri ve acıları yaşamasını istemiyorum. Şimdi benim ne kadar acı çektiğimi görüyor. Zahwa benim gibi bir hayat yaşamak istemiyor."

YARIN: ARAFAT GAZZE'YE GİDERKEN SÜHA'DAN NE İSTEDİ ? KENDİSİNİ DAHA ÇOK HIRISTİYAN MI YOKSA MÜSLÜMAN MI HİSSEDİYOR?