X İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR
ARKADAŞINA GÖNDER Selahattin Yusuf: “Kimlik” siyasetleri ve Türkiye
* Birden fazla kişiye göndermek için, mail adresleri arasına “ ; ” koyunuz

Selahattin Yusuf: “Kimlik” siyasetleri ve Türkiye

  • Giriş Tarihi: 27.9.2013 15:55

Efsaneye göre uzak Asya'da bir hükümdar, tebasından sevmediklerine beyaz fil hediye edermiş. Bu filler doymak bilmezmiş. Doymayan filleri prestij olsun diye böbürlene böbürlene besleyen ev sahibi, sonunda iflas edermiş. Hükümdar da sevmediği insanları, böylece zarif bir biçimde çökertir, canlarına okurmuş. Ernest Hamingway'in harika bir hikayesine de konu olmuş bu efsane beyaz filleri folklor tarihinden, olmadı edebiyat tarihinden hatırlayanlar olacaktır.

***

Bizdeki bazı "trendy" siyaset etme biçimlerini buna benzetirim. Hayır, sadece "siyaseten doğruculuk" konuları değil, yine o bağlamda ele alınabilecek olan şu kimlik siyasetleri de böyle. 1960'lardan sonra, Avrupa ve Anglo-Sakson dünyada özellikle Yeni-Sol akımına mensup yazarların da omuz vermesiyle yaygınlaşan "kimlik siyasetleri" bizim için bir çok şey ifade ediyor elbette, ama bu beyaz fillere de benziyor. Hoş, yeni-sol bu işe niçin girdi, sol'un geleneksel söylemiyle taban tabana zıt olan "atomize kimlikler" siyasetine niçin su taşıdı soruları da sorulabilir. Çünkü sol, tarihi boyunca evrensel ve sınıf merkezli idi. Bakmak lazım. Şimdi konumuz başka.
***

Yeni-solun sürüklediği bu akım, Batı'da bir gelişmeye, alt kültürleri ve dışlanan unsurları sisteme dahil etmeye yaradı. Bunun yanında, Batı'da giderek azalan demokratik katılım süreçlerine taze kan pompaladı ve sistemin meşruiyetini tahkim etti. Tabii yine Batı'da giderek yükselen İslam, bu furyadan nasıl olduysa ters yönde etkilendi. Gezi eylemlerinde ete kemiğe bürünen ve "devrim" diye görünen şey biraz da bu çerçevede okunmalıdır.
***

Kendi otantik siyasi zeminine oturmuş/yerleşmiş toplumlarda, en kötü ihtimalle zararsız bir entelektüel "kültür-fizik" hareketleri manzumesi olabilen bu akım, bizim gibi periferi ülkelerinde, zaman zaman kaldırılması güç yükler haline gelebildi. Beyaz filler hikayesini bu minvalde anlattığımı fark etmişsinizdir. Bu siyasetleri uygulamak bize itibari bir prestij sağlıyor sağlamasına, ama bu dev hediye, beyaz fil, doymak bilmiyor. Toplumun bütün ortak tutamak noktalarını, geleneksel anlaşma ve uyuşma alışkanlıklarını yiyip bitiriyor.
***

Kürt-Türk barışını, mesela Öcalan'ın önerdiği söylem çerçevesinde bile ('Bin yıllık İslam kardeşliği') çözebilmemizin imkanları, suç ortaklığı dolu gülümsemeler eşliğinde, alelacele kaybedildi ortalıktan. Onu en fazla münasebetsiz bir "şaka" olarak algılamamız gerektiği üzerinde öylesine sessiz, öylesine derin bir görüş birliği vardı ki, reddedilişi ayrıca dillendirmeye bile değmezdi sanki.
***

Türkiye'de Kürt barışı ihtimali doğar doğmaz, zihinlerinde yepyeni muhalefet "imkanları" keşfediverenler (biliyorsunuz, bir gazeteci 'şimdi Kürt çocukları İslam kardeşliği altında fabrikalarda ölecek' gibi, gövdesi keçi başı insan, hilkat garibesi bir cümle etmişti) ve bu keşiflerini zamanla iktidara karşı seküler-şehirli-kürt itirazı zeminine kaydıranlar, cami-cem evi kardeşliğini seküler Alevilik temelinde nefretle tel'in edenler oldu. Bu türden bir "kimlik" siyaseti, Türkiye'nin beyaz fillere hala borçlu olduğu konusunda, beyaz fillerin sahibiyle hemfikir vaziyettedir.
***

Türkiye'deki mağduriyetlerin herkes farkında. Bir kere hemen her ilimizin, her yıl ve her yıl, yeniden "kurtulduğuna" -ne kadar törensel olursa olsun, törenlerin sahiciliği için canını dişine takan ahali ve devletlû hatırlansın- inanan bir ülke burası. Topluca ve birlikte taşıdığımız bir bilinçdışı var. Kurtulduktan sonra da on yıllar boyunca "kurtulmaya" çalışan ülkenin, mağduriyet stoklarını hemen her "kimliğe" nasıl eşitçe paylaştırdığını da biliyoruz. Ama burada kritik mesele şudur. Mağduriyetlerimizi sözüm ona "evrensel" siyaset kriterleriyle mi çözeceğiz, yoksa kendi geleneksel imkanlarımızı da seferber edebilecek miyiz? Ne farkı var?
***

Şu farkı var. Özellikle yine Gezi sürecinde gördük. Türkiye, temel sorunlarının isimlerini, o sorunların kaynağı olan ülkelerden öğrendiğinde hep zararlı çıkıyor. Kimse gözlerini kapatmasın buna. Arap baharının gerçekten de Arap baharı olduğuna inananlar, hayal kırıklığına uğradılar. Meğer bu mevsim adıyla, isminde yine mündemiç olan "geçicilik" kast ediliyormuş! Meğer bütün mesele, Mübarek'in yerine sırada bekleyen küflenmiş, ahlaksız ve kendi ülkesinin işgalcisi konumundaki ordu mensuplarıymış.
***

Türkiye'de hakikatin, geleneğin, kadim anlaşma ve müzakere alışkanlıklarının yerine kolayca "kimlik" yazabilen entelektüeller, kendilerini kötü hissettikleri gün bizler ülke olarak, acaba neyi kaybetmiş olacağız? Beyaz filler bir gün doyduklarında, memleket olarak acaba hangi çaresiz yoksunluğumuz, umutsuzluğumuz ve karanlığımızla baş başa kalacağız?

Selahattin Yusuf/AKTÜEL