X İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR
ARKADAŞINA GÖNDER Kadına müdahalenin endazesi kaçtı
* Birden fazla kişiye göndermek için, mail adresleri arasına “ ; ” koyunuz

Kadına müdahalenin endazesi kaçtı

  • Giriş Tarihi: 15.11.2013 16:48 Güncelleme Tarihi: 15.11.2013 16:53

Geçtiğimiz hafta Türkiye gündeminin ana konusu olan "Başörtülü Milletvekili" konusunu ayrıntılı bir şekilde Prof. Dr. Ejder Okumuş ile masaya yatırdık.

Türkiye'de uzun yıllardan beri "Din ve Kamusal Alan" tartışması yapılıyor. Yıllarca "kamusal alan" denip üniversitelerde, okullarda, mecliste, hemen her yerde yazılı olmayan bir yasak egemen oldu. Bu yasaklar son yıllarda tek tek kırılmaya başlandı. Bugün artık TBMM'de de kadın vekiller başörtüsüyle görevlerini yapabilir hale geldi. Türkiye'de yaşanan bu dönüşüm sürecini tam manasıyla anlamak ve tarihi süreçle beraber sentezleyebilmek çoğu zaman mümkün olmuyor. Sürekli gündem değişiyor. Siyasetin olaylara yüzeysel bakan dilinden uzaklaşıp konu üzerinde derinlemesine konuşmak için Prof. Dr. Ejder Okumuş'un kapısını çaldık.

Gösterişçi Dindarlık, Toplumsal Değişme ve Din, Türkiye'nin Laikleşme Serüveninde Tanzimat gibi özel çalışmalarıyla tanınan Eskişehir Osmangazi Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Felsefe ve Din Bilimleri Bölüm Başkanı Prof. Dr. Ejder OKUMUŞ ile TBMM'de başörtülü vekil olması, kadın bedenin siyaset malzemesi yapılması ve Türkiye'nin yaşadığı dönüşümü derinlemesine ele aldık.

"YASAKLARI LAİKLİK ELDEN GİDER KORKUSU GETİRDİ"

Hocam, kamu alanındaki yasakların temelinde ne var? Neden gerek duyuluyor bu yasaklara?

Din-kamusal alan tartışması, üniversite ve diğer kamu alanlarında başörtüsü yasağı ve diğer yasaklarla ilgili temel çıkış noktalarından biridir. Gerçekten de Türkiye'de kamusal alanda din sorunu, hep canlı bir tartışma konusu olmuştur. Devlet elitleri, devlet alanı olarak anladıkları kamusal alanda dinin görünür olmasına uzun yıllar karşı çıktılar. Bunun belki de en önemli nedenlerinden biri, dinin laik devlette güç kazanması ihtimaline dayanan korku.

Peki kime göre kamusal alan? Kamusal alanın sık sık ideolojik bakışa göre değiştiğini görüyoruz…

Türkiye'de kamusal alan, daha çok politik, ideolojik ve de duygusal anlamda ve de laisizm temelinde tartışıldı. Tabii ki bütün bunların gerisinde yatan unsur, aslında kamusal alanla ilgili yapılan yanlışlık, yani, kamusal alanın devlet alanı olarak tanımlanmasıdır. Kamusal alan, ilk bakışta herkese açık bir yerdir; bu durumda kamu özelin, yani kişiye özelin zıddıdır. Kamusal alan sivil ve sosyal bir alan olup bütün vatandaşlar bu alanda özgürce var olabilir, bulunabilir, konuşabilir ve iletişim kurabilir. Esasen kamusal alan, özel alanın dışındaki bütün toplumu içerir. Kamusal alan konusunda önemli görüşleri olan Habermas'a göre kamu alanlarına giriş bütün vatandaşlara garanti edilir. Bir kamusal alan payı, içinde özel bireylerin kamu bünyesi oluşturmak için biraraya geldikleri her konuşmada meydana gelir. Habermas bir yerde kamusal alanı bilgi ve bakış açılarını nakletme ağı olarak tanımlar.

Bu baskının en yoğun olduğu dönem ya da dönemler ne zamandı?

Türkiye'de Cumhuriyet'le birlikte ortaya çıkan yeni rejimde devlet seçkinleri ve onlarla birlikte hareket eden ya da onları yönlendiren aydınlar, gazeteciler veya ideolojik gruplar, özellikle de belli zamanlarda, mesela 27 Mayıs 1960 darbesi sonrası, mesela 1971 muhtırası sonrası, mesela 1980 darbesi sonrası ve ya da 28 Şubat 1997 postmodern darbesi sonrası, daha da yoğun ve sert biçimlerde kamusal alanda din konusunu gündeme getirdiler. Kamusal alanda dinin sınırlandırılması konusunda politikalar geliştirmeye çalıştılar. Örneğin din dili, sakal, başörtüsü, ibadet yerleri (mescid, cami vs.) dindarlık ifadesi olan çeşitli fiiller vs. kamusal alan olarak belirlenen devlet alanlarında yasaklandı veya yasaklanmaya çalışıldı.

"BÖYLE BİR YASAĞIN OLAMAYACAĞI KESİN OLARAK ANLAŞILDI"

Baskının zihinlere kazınan en net örneklerini 28 Şubat döneminde yaşadığımızı söyleyebilir miyiz?

Elbette. Üniversitelerde başörtüsü yasaklanmıştır. Milletvekili başörtülü olarak meclise girememiştir. Ayrıca askeri alanlara başörtülü ve sakallı insanlar asla giremezlerdi. Eşi başörtülü diye Cumhurbaşkanı ve Başbakan'a karşı çeşitli siyasal tavırlar geliştirilmiştir. Başka yasaklar da vardır. Görüldüğü gibi kamusal alanda din konusu çok geniştir ve dinî özgürlüklerin kısıtlanması veya yasaklanmasında temel hareket noktalarından biridir. Bu yasaklamaların hiçbirinde hem de bu kamu ve kamusal alan yaklaşımından dolayı hukuki temel yoktur. Tamamen ideolojik ve politik bir anlayış ve tutumla yasaklamalar konulmuş ve baskı ve korku üretilerek uygulanmıştır.

Söz vekillerin ve sivil devlet erkanının resmi ideoloji karşısında yaşadığı zorluklara gelmişken şunu sormak isterim; Ne oldu? Yani ne değişti de artık kadın vekiller başörtüsü takabiliyor?

Geldiğimiz süreçte gerek Ak Parti hükümetinin izlediği yeni ve değişimci siyaset konsepti, gerekse toplumumuzun taleplerindeki nicel ve nitel değişimler, özgürlük yönündeki beklentileri, kamusal alan anlayışının devlette ve halkın büyük bir kesiminde değişim göstermesinde ve dolayısıyla kamusal alanda dinsel özgürlük alanlarının genişlemesinde etkili olmuştur. Söz konusu yasaklamalar, dediğiniz gibi bu süreçte kaldırılmaya başladı, önce üniversitelerde, sonra bazı istisnalarla kamuda ve şimdi de TBMM'de milletvekili düzeyinde özellikle başörtüsü yasağı kalktı, aslında bir anlamda böyle bir yasağın olmadığı, olamayacağı anlaşıldı.

Peki muhalefetin payı…

Siyasetteki genişlemenin etkisi de burada büyüktür. Tabii ki Türkiye'de bütün ideolojik ve politik yaklaşımlarda, bu yaklaşımlara sahip gruplarda bir gevşeme, bir etkileşim, bir yumuşama, bir manada bir geri çekilme oldu. Bu durumun da söz konusu özgürleşmede etkisinin olduğu muhakkak. Bütün bunlara ek olarak Ak Parti'nin gücü, tek başına iktidar olması, muhalefetin zayıflığı, bu noktada özellikle CHP'nin zayıflığı, görece bir gayr-i askerileşme gibi etkenlerle milletvekilleri Meclis'e başörtüleriyle nispeten rahatça girebildiler.

"KADINA MÜDAHALENİN ENDAZESİ KAÇTI"

Bu da Merve Kavakçı olayından bugüne nelerin değiştiğini gösteriyor galiba…

Merve Kavakçı olayının yaşandığı ortam yok şimdilerde. Çok şey değişti. Karşıt düşünce veya ideolojilere sahip grup veya aktörler, bir süredir rahatça bir araya gelip tartışabiliyorlar. Birbirlerine yakın olmasalar da birbirlerini dinleyebiliyorlar. Türkiye'de daha rahat bir yaşam var. Bunlar yadsınamaz. Bütün bunların tesirleri söz konusu. Ancak tekrar etmek gerekirse güçlü bir hükümetin var olmasının ve güçlü bir özgürlük talebinin ve bu talebin yerine getirilmesinin artık zamansal olarak sınıra dayanmasının etkisi daha büyük olsa gerek. Zayıf bir hükümet olsaydı, belki bu kadar rahat olmayabilirdi her şey ve başörtüsü. Sert tepkilerin olmamasında dindarların veya İslamcıların din dilindeki dönüşümün de etkisi var doğal olarak. Kamuda din özgürlüklerine karşı olanlarda da bu noktada bir dönüşüm var, ama devletin izlediği siyasetin dinî özgürlük talebine sahip birey ve gruplarda yaptığı etkinin de tesiriyle başörtüsü gibi konularda özgürlükçü yaklaşanların dilindeki yumuşama, olaylara yaklaşım farklılaşması gibi hususlar, Merve Kavakçı'ya yapılan o dayanaksız, acımasız, kadın karşıtı, hak karşıtı eylemin, evet kadın ruhuna ve bedenine yapılan o insan karşıtı acımasız saldırının bir benzeri bugün olmadı, iyi ki de olmadı.

Buradan kadın bedeni ve siyaset ilişkisini sormak istiyorum. Kadın bedenin bu kadar siyaset malzemesi yapılmasını nasıl değerlendiriyorsunuz?

Devletin, siyasetin, modern laik ulus devletlerin insan bedeni üzerindeki müdahale ve etkilerinin boyutları çok geniş. Kadının toplumda objeleştirilmesi, nesneleştirilmesi, metalaştırılması gibi hususlar, çok eskilerden beri var olagelen ve tartışılagelen hususlar. Kadına yönelik müdahalelerin haddi hesabı yok. Kadına müdahalede sanki bir kolaylık görülmüştür. Bu durum, dolayısıyla, lehte veya aleyhte kadının bedeni üzerinden siyaset yapılmasını da kolaylaştırmış, sıradanlaştırmıştır adeta. Kadının kıyafetine, hem de tabi olduğu dinin ona yüklediği görevin gereği olarak üzerine aldığı elbiseye veya örtünme biçimine yasak konulmasında bu yön var. Lakin bu işin endazesi biraz önce bahsettiğim kamusal alanda dinin görünürlüğüne tahammülsüzlüğün ardındaki ideolojik ve politik yaklaşımla kaçmıştır.

"BENİM BEDENİM BENİM KARARIM" ANLAYIŞI YANLIŞTIR

Kadına müdahalenin endazesi kaçtı dediniz. Bunu söylerken bir kadının sezeryan veya kürtaj kararına karışılmasını da aynı kefeye koyuyor musunuz?

Müdahale derken, kürtaj ve sezeryan gibi hususlar, hukuki boyutları olan, yaşama hakkıyla ilgili yönleri bulunan konulardır. Bütün dünyada bu konularda hukuki ve yasal düzenleme ve uygulamalar vardır. İnsanın "bu beden benim, bu rahim benim, bu bebek benim, bu vücut benim, öyleyse ben kendi bedenime istediğim gibi müdahale ederim, keserim, operasyon yaptırırım, çocuğu aldırırım" gibi yaklaşması doğru kabul edilebilir mi? Kaldı ki kürtaj gibi durumları yasaklayıcı veya sınırlandırıcı yaklaşımlar, kadının kendi bedenine şiddet içerikli müdahaleyi önleme amaçlıdır. O bakımdan kıyafetle aynı olması düşünülemez. Başörtüsüne veya başka bir kıyafete yasaklayıcı veya belirleyici ya da sınırlayıcı müdahale doğrudan kadın bedenine ve ruhuna yönelik bir müdahaledir. O nedenle ikisi aynı değildir.

"ERKEK EGEMEN SÖYLEMİNE DİKKAT!"

İkisinin aynı olmadığını söylüyorsunuz. Peki erkek siyasetçilerin kadını siyasette malzeme olarak kullanmasına ne diyorsunuz?

Kadın bedenine erkek siyasetçilerin daha çok müdahale ettikleri savı tartışmalıdır. Türkiye'de özellikle son yüz yıllık tarihsel serüvenimize bakılırsa, kadın bedenine hem de özgürlükler adına ne müdahaleler yapıldığını, kadının adeta boğulduğunu ve bütün bunlarda da kadınların hatırı sayılır bir biçimde rol oynadığını görmek mümkün olur. Bundan dolayı erkek egemen veya kadın egemen söylemlerine dikkatli yaklaşmak gerektiğini düşünüyorum. Kaldı ki Türkiye'de erkek bedenine de haksızca çok ciddi baskı, işkence gibi sözlü, fizikî, siyasal, cinsel, vesaire her türlü şiddeti içeren müdahalelerin yapıldığını biliyoruz.

Abdulaziz KARAKUŞ/ Sabah.com.tr