X İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR
ARKADAŞINA GÖNDER Selahattin Yusuf: Bakir İzzetbegoviç ile yarım saat
* Birden fazla kişiye göndermek için, mail adresleri arasına “ ; ” koyunuz

Selahattin Yusuf: Bakir İzzetbegoviç ile yarım saat

  • Giriş Tarihi: 8.12.2013 12:25

Uçağımızın lastikleri Saraybosna'ya sürtündüğünde geceydi. Küçük havaalanından çıkmamız uzun sürmedi. Çok geçmeden Başçarşı'daydık. Otelimize yerleştikten sonra şöyle bir kolaçan etmek istedim şehri. En büyük caddeyi, Ferhadiye'yi yukarı doğru yürümeye başladım. On yıl önce de böyle bir günde gelmiştim. Farklı bir şey yoktu. Aynı dükkanlar, kafeler. Hiçbir şeyin değişmemiş olması insana hem bir huzur veriyor; hem de insanı tedirgin ediyor. Çünkü nihayet bir ülke burası ve bazı şeylerin on yıldır yerinde kalmış olması, küçücük bir kıpırdanış bile göstermemiş olması vahim.

***

Bunu, ertesi gün Cumhurbaşkanı Bakir İzzetbegoviç'e de sordum. Anlattı. Ama zaten bilinen sebepleri var. Ülkenin iskeleti öyle kurulmuş. Değişmemek, gelişmemek üzere planlanmış. Evin zemin etüdü öyle yapılmışsa, temeli öyle atılmışsa, sonradan yapacak bir şey yok. Bosna-Hersek anayasası, ülkeyi bir Çin ayakkabısı gibi tutuyor ve büyümesini engelliyor. Galiba bunun için, Bakir bey sadece ekonomik gelişme imkanlarından bahsetti. "Nehirlerimizin suları içilecek kadar temiz. Türk işadamlarının burada balıkçılık yapmalarını istiyoruz" derken, sanırım onun da içi burulmuştu biraz. Çünkü hiç gelişmemiş, sanayileşmemiş ülkelerin nehirleri bu kadar temiz olur. Bana sorarsanız, bir batkıma harika bir şey bu. Keşke hep böyle kalsa, o içilecek kadar temiz ve yenilecek kadar güzel firuze rengiyle Neretva nehri. Ama balıkçılık başladığında böyle mi kalır? Cumhurbaşkanı ayrıca yüksek teknoloji imkanlarından bahsetti. Uydudan yönlendirmeli kayak malzemeleri üretme teknolojisinden bahsetti. Et üretiminden bahsetti. Bosna'da et fiyatları Türkiye'nin neredeyse yarı fiyatı. Elbette böyle. Çünkü Bosna, orman ve çayırlarla kaplı. Cumhurbaşkanı İzzetbegoviç, konuşma boyunca lafı sürekli Türkiye'ye ve Başbakan Erdoğan'a getirdi. Onu sadece Türkiye'nin değil; dünya Müslümanlarının da lideri olarak kabul ettiklerini söyledi. İçimden geçirdim. Keşke Türkiye'nin ekonomik gücü, bir zamanlar SSCB'nin etkisi altındaki ülkelerde uyguladığı "Tek Ürün" ekonomisini uygulayabilse. Hiç değilse böyle kalkındırabilse Bosna-Hersek'i. Keşke Bosna bizim Küba'mız olabilse. SSCB'nin sadece şeker kamışı ithal ederek Küba'yı ayakta tuttuğu yılları hatırladım. Ama geçti o günler tabii. Bu satırları okuyan ekonomistler haklı olarak gülümseyeceklerdir. Hem o model çok eskidi, hem Türkiye'nin henüz bu denli büyük bir gücü yok ve hem de Bosna-Hersek anayasasından kaynaklanan malum sorunlar var. Dedik ya, Bosna anayasası, ülkenin sadece hayatta kalmasına izin vermiş; büyümesine ve gelişmesine değil.
***

Bütün olumsuzluklara ve imkansızlıklara rağmen Bosna şehirleri bakımlı. Caddeleri canlı, insanları hayat gücüyle dolu. Şehir hep çok canlı ve umutlu. Nedenini yıllardır araştırıyorum. Bir kere Bosna, İslam uygarlığının en gelişkin, en rafine toprakları. Ben, inancın bu kadar güncel, bu kadar rafine ve gelişmiş bir başka coğrafyasını görmedim. İslam'ın, hayatın en ince kılcal damarlarına kadar güç ve enerji verdiği bir yer burası. Geleneğin bükülmez manevi bileği, canlı atardamarlarıyla sokaklarda, camilerde, medreselerde, kütüphanelerde ve hayatın her yerinde yaşıyor. Boşnaklar da "Jugo-Slav" ırkından geliyorlar elbette. Ama onları "Güney-Slavları"ndan ayıran tek şey, bilindiği gibi inançları. Dolayısıyla ayrı bir millet olarak ayakta kalmalarının tek sebebi ve sonucu da İslam. Bu, Fatih'ten (1463) önce Bogomil mezhebiydi; fetihten sonra da İslam oldu. Başçarşı'da, arkeoloji müzesinde gördüğüm bir mezar taşı bu bakımdan çok ilginç geldi bana. Boşnakların İslam'ı henüz kabul ettiği yıllardan kalma bir mezar taşıydı bu. Üzerinde hem hilal vardı; hem de Bogomil mezhebinin arması. Yani kısa bir geçiş dönemi de yaşamışlar. Ama sonra işler değişmiş. Güçlü aydın sınıfı, modern dönemlerde de hayatiyetini sürdürmüş Bosna'nın. İslam burada Türkiye'nin tam tersine, bir kır kültürü değil. Kasaba kültürü değil; şehir kültürü. Hep böyle olmuş ve böyle kalmış.
***

Yeniden havaalanına geldiğimizde, karlar altındaki Saraybosna'ya veda ederken, yine Bakir İzzetbegoviç'in bir sözü dönüp duruyordu zihnimde: "Biz sadece Hırvatlara ve Sırplara karşı mücadele etmedik; Boşnakların yarısına karşı da mücadele ettik" demişti makam odasında. İşte büyük meselelerin büyüğü! Boşnakların sözü edilen bu "yarısı" bugün Avrupa kültür hinterlandına dahil olmak için çalışıyorlar. Geçmişte kardeşlerini gırtlaklayan canilerle işbirliği yapmış olmaktan utanmıyorlar. Bugün de ülkenin kültür hayatını her vesileyle domine etmeye çalışan ve savaş sırasında da söylemekten hoşlandıkları "Avrupa'nın ortasında bir İslam ülkesi istemiyoruz" lafına bel bağlayan insanlar var. Bakalım kim kazanacak. Zafer kimin olursa olsun, çok uzakta değil. Bosna, ya varlık sebebini büyütüp bütün ülkeye yayacak; veya 700 yıl direndikten sonra tarihe karışıp anlamsız bir Lüksemburg olacak. Ya büyük şair Abdullah Sidran kazanacak; ya Emir Kusturica kazanacak. Ya kuşatma altında bir gece Milli Kütüphane'nin isabet aldığını gördüğünde valizini bırakıp eşine ve çocuklarına; "Ben sizinle gelmiyorum, kalıyorum!" diyen ve direnen büyük şair Sidran kazanacak; ya da Ortodoks papazının önünde vaftiz olurken "Biz aslında Sırp milletiyiz, babam da ateistti zaten" diyen Kusturica.

Selahattin YUSUF/AKTÜEL