X İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR
ARKADAŞINA GÖNDER Org. İsmail Hakkı Karadayı Ankara Adliyesi'nde
* Birden fazla kişiye göndermek için, mail adresleri arasına “ ; ” koyunuz

Org. İsmail Hakkı Karadayı Ankara Adliyesi'nde

  • Giriş Tarihi: 12.12.2013 10:57 Güncelleme Tarihi: 12.12.2013 15:39

28 Şubat davasının 1 numaralı sanığı 28 Şubat döneminin Genelkurmay Başkanı Orgeneral İsmail Hakkı Karadayı savunmasını yapıyor.

28 Şubat dönemi ile ilgili 103 sanığa darbeye teşebbüs suçlamasıyla açılan 28 Şubat davasının 48'inci duruşması başladı. Ankara 13. Ağır Ceza Mahkemesindeki duruşmaya tutuklu ve tutuksuz sanıklar, müştekiler ve tarafların avukatları katılıyor.

1 numaralı sanığı, dönemin Genelkurmay Başkanı emekli Orgeneral İsmail Hakkı Karadayı da, 13. Ağır Ceza Mahkemesi'nde görülen dava için Ankara Adliyesi'ne geldi.

Sağlık sorunları nedeniyle daha önceki duruşmalara gelmeyen Orgeneral Karadayı, savunmasını verdi. Mahkeme Başkanı Tayyar Köksal, Karadayı'dan, savunması sırasında rahatsızlanırsa bildirmesini istedi.

Kimlik tespiti yapılan Karadayı, "Evliyim, 2 çocuğum var, sabıkam yok, emekliyim, aylık ortalama gelirim 6-7 bin lira. Eşimle ortak bir evimiz var, arabam yok" dedi.

Mahkeme Başkanı Köksal'ın, iddianameyi okuyup okumadığını sorduğu Karadayı, "Hastalığım sebebiyle okumaya çalıştım, okudum" dedi.

İddianamenin özetlenmesinin ardından Karadayı, savunma yaptı.

28 Şubat sürecinde yaşanan olayların iyi anlaşılması için 28 Şubat sürecinin iyi bilinmesi gerektiğini ifade eden Karadayı, "Bu süreç bazı çevrelerde söylendiği bir darbe süreci asla değildir. Ülke genelinde ciddi bir gerginlik yaşanmıştır, bu doğrudur. Bu gerginliğin sebebinde ne vardır, bunun çok iyi değerlendirilmesi ve sebep, sonuç ilişkisine bakılması gerekir" dedi.

"ÇEŞİTLİ MAKSATLARLA KULLANILMIŞTIR"

Anayasa'ya göre, Türkiye Cumhuriyeti'nin, toplumun huzuru, milli dayanışma ve adalet anlayışıyla, insan haklarına saygılı, Atatürk milliyetçiliğine bağlı, demokratik, laik, sosyal bir hukuk devleti olduğunu belirten Karadayı, şöyle konuştu:

"Toplumumuzun yaşamı öncelikle bu esaslara dayanır. Bu ilkeler, ayrıca inkılap kanunlarıyla birlikte toplumun bütün kesimlerinde, özellikle siyaset ve yönetim kademelerinde içtenlikle benimsenmesi ve uygulanması temel alınan esaslardır. 28 Şubat aslında bu anlayışa ters düşen siyasal, sosyal ve yönetimsel uygulamaların ortaya çıkardığı bir tablodur, huzursuzluktur. Ancak bu husursuzluğun kaynağı kesinlikle silahlı kuvvetler olmamıştır. Bazı çevreler bunun silahlı kuvvetlerin bir darbe anlayışı çerçevesinde yansıtmak istemiş olsalar da bu tamamen yanlıştır, iftiradır. Bu saçma ve asılsız darbe söylentileri, çeşitli maksatlarla maalesef zaman zaman kullanılmıştır. Silahlı kuvvetlerimizin tecrübeleri, demokrasi dışı darbelerin ülkeye kaybettirdiğini göstermiştir."

Demokrasilerde siyasi partilerin ülkelerin vazgeçilmez temel unsurları olduğunu ifade eden Karadayı, 54. Hükümetin de koalisyon hükümeti olarak kurulup, ülkeyi yönetmeye başlattığını hatırlattı.

"SÜRECİ, SİYASİ GERGİNLİK BAŞLATMIŞTIR"

54. Hükümetin kurulduktan bir süre sonra, temel anayasal prensiplerin zaman zaman dışına kayarak, özellikle dini siyasete alet ederek, irticai
gelişmelere kucak açtığını, laik rejimi yıpratırcasına tavırlar takındığını, bazı çevreleri bu hususta teşvik ve tahrik ettiğini, bir takım olumsuz tavır ve
hareketleri ile kamuoyunda ciddi huzursuzluklar yarattığını iddia eden Karadayı, "Süreci, siyasi gerginlik başlatmıştır. Kışkırtma tamamen siyasi boyuttadır, toplumsal boyutta bir süreç hazırlama olgusu yoktur" dedi.

Karadayı, "toplumda huzursuzluk yaratan tavırlar" olarak nitelendirdiği örnekleri şöyle sıraladı:

"Merhum Erbakan'ın, kürsüye çıkıp, 'şeriat gelecek kanlı mı olacak kansız mı olacak?', bir milletvekilinin 'iğne yapacağız, uyanınca şeriatçı olacaklar' sözleri, Atatürk ve onun devrimlerine karşı açık saldırılar, Başbakanın, son derece lüks araçlarla Başbakanlığa gelen takkeli, sarıklı, şalvarlı, sakallı bir kısım tarikat mensuplarına verdiği iftar yemeği, yine kişisel olarak Erbakan'ın ülkemizin itibarını düşüren bazı yurt dışı gezileri Libya, Cezayir, İran, Endonezya, Malezya), yine bir vekilin 'Cezayir gibi kan akacak, fıstık gibi olacak' sözleri, cihat çağrıları, ayrıca caddelerde trafiği dolduran toplu gösteri namazları, sarıklı, cübbeli ve asalı aczmendilerin, Ankara Kocatepe Camii'ndeki şeriat çağrıları, Fatih Camii'nde öğle namazına müteakip, bir grubun ellerindeki yeşil bayraklarla 'şeriat isteriz, yaşasın Hizbullah' çağrıları ile yürüyüşleri, Sincan'da, irticai faaliyetler üzerine kurgulanmış "Kudüs Gecesi" adıyla anılan tiyatro oyunu ve bu geceye davetli İran Büyükelçisinin, şeriat konusundaki tahrik edici konuşmaları, Susurluk kazasının ortaya çıkardığı karışık tablo, Güneydoğu'da başlayan bazı illegal örgüt cinayetleri, domuz bağıyla bağlanmış şekilde öldürülerek evlerin bodrum katına gömülen insan cesetlerinin bulunması, isimlerini saymak istemediğim dönemin 3-4 tane milletvekilinin Cumhuriyet karşıtı söylemleri, önemli yolsuzluk iddiaları."

"EYLEMLER HAFIZALARDA"

Halkı rahatsız eden bu yaygın ve olumsuz faaliyetler karşısında, Türkiye'nin hemen hemen her tarafında yapılan "Aydınlık için bir dakika karanlık"
eylemlerinin bugün hafızalarda olduğunu kaydeden Karadayı," Olumsuz olaylar bahane edilerek, hiçbir zaman, asla bir darbe düşüncesi oluşmamış, aksine buhran, Anayasal organlar eliyle çözülmüştür" diye konuştu.

"DAVA NEDEN ERBAKAN HAYATTAYKEN AÇILMADI?"

28 Şubat Davası sanığı, dönemin Genelkurmay Başkanı emekli Orgeneral İsmail Hakkı Karadayı, "Bu dava merhum Erbakan hayatta olduğu süre içinde neden açılmadı da 16-17 yıl gibi bu kadar uzun bir süre beklendi? Şuna kesinlikle inanıyorum ki, şayet O hayatta iken bu dava açılmış olsa idi, Erbakan, taşıyacağı vicdani sorumluluk gereği, asla silahlı kuvvetlerimizin karşısında olmayacaktı" dedi.

Karadayı, Ankara 13. Ağır Ceza Mahkemesi'ndeki savunmasında, 28 Şubat'tan 17 sene sonra, ortaya konan bir iddianame ile bir numaralı sanık olarak, "Türkiye Cumhuriyeti Hükümetini, cebir ve şiddet kullanarak, görevini yapamaz hale getirerek, yıkmak" suçlamasıyla ağır ve haksız bir iftiraya muhatap olduğunu savundu.

Karadayı, 50 yılı aşkın meslek hayatında ilk defa, bir iddianame ile mahkeme karşısına çıktığını belirterek, "Bu suçlama, neye göre ve hangi maddi delillere göre yapılmıştır, onu anlamak mümkün değil. Teşhis yanlış olursa, tedavi doğru olabilir mi?" dedi.

İddianamenin, iki temel yanlış üzerine bina edildiğini ileri süren Karadayı, şunları ifade etti:

"Bu yanlışlar açıkça ortaya konulunca, 'temelsiz kalan bu iddianamenin çökmesi gerekir' diye düşünüyorum. Evvela şunu öğrenmek istiyorum; o günlerde cebir ve şiddetle yıkılan bir hükümet var mıdır? Hayır, yoktur.

17 sene önceye dönüp, o günün gerçeklerine bakarak bir değerlendirme yaparsak, 18 Haziran 1997'de istifa eden Merhum Başbakan Erbakan'ın istifa mektubu dosyanızdadır ve o tarihte de resmi gazetede yayımlanmıştır. Bu mektupta, ortağı olan siyasi parti genel başkanına, protokolleri gereği, görev değişikliği imkanı sunabilmek için istifa ettiğini açıkça yazmaktadır. Dönemi özetlemek gerkirse, 27 Mayıs 1997'den itibaren, iki siyasi parti ve rahmetli Muhsin Yazıcıoğlu katılımı ile hükümetin sona erdirilmesi için 20 gün çalışma yapıldığı, daha sonra yayımlanan dönemin Adalet Bakanı Şevket Kazan'ın kitabında ayrıntılarıyla anlatılmaktadır."

"ERBAKAN YAŞASAYDI..."

54'üncü Hükümet kurulurken, zaten dönüşümlü Başbakanlık olacağının belirtildiğini hatırlatan Karadayı, şöyle devam etti:

"Peki, hangi mantıkla, iddianamede ki bu belgeye rağmen, hükümetin, cebir ve şiddetle değiştirildiği söylenmektedir. Burada şu hususu düşünüyor ve sormak istiyorum; Acaba Merhum Erbakan'ın dilekçesi aynen kabul edilip, Çiller Başbakan olarak görevi teslim alsa idi, bugün bizleri hedef alan bu dava açılacak mıydı? Ayrıca, bu dava merhum Erbakan hayatta olduğu süre içinde neden açılmadı da 16-17 yıl gibi bu kadar uzun bir süre beklendi? Şuna kesinlikle inanıyorum ki şayet o hayatta iken bu dava açılmış olsa idi, Erbakan, taşıyacağı vicdani sorumluluk gereği, asla silahlı kuvvetlerimizin karşısında olmayacaktı. Zira O siyasi hatalarının farkında olduğu gibi, Silahlı Kuvvetlerimizin bu gelişmelerde hiçbir rolünün olmadığını gayet iyi biliyordu."

"DOSYANIN KAPATILMASI GEREKMEZ Mİ?"

Dönemin Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel'in, Anayasal görev ve yetkisi gereği, takdir hakkını kullanarak başbanlık görevini Mesut Yılmaz'a verdiğini hatırlatan Karadayı, Yılmaz'ın Meclisten güven oyu olarak hükümet kurduğunu anlattı.

Millet iradenin tecelligahı olan Meclisin, o günkü siyasi bunalımı bu şekilde çözdüğünü ifade eden Karadayı, sözlerini şöyle sürdürdü:

"Gerçekler, bu kadar açık bir şekilde ifade edilmiş iken, bu gelişmeler içinde acaba benim rolüm ne olmuştur? Bunu anlamak mümkün değil. Yani benim, o günkü ceza yasalarına göre, idam cezası gerektiren bir eylem yapıp, sonra da yönetime el koymayıp, Parlemento içinden birinin Başbakan olmasından sorumlu olmayı göze alacak kadar, mantık dışı bir zihniyet içinde bulunduğumun ima edilmesi veya yorumlanması suretiyle, akla, mantığa sığmayacak bir anlayışla suçlanmam dahi, 'cebir ve şiddetle devrilen bir hükümet yoktur' gerçeğini ortaya koymuyor mu? Cebir ve şiddet gibi şahsıma yönlendirilen bu ağır suçlama, ortada bu hususla ilgili hiçbir maddi delil yok iken, neden iddianamede yer almıştır? Bu durumda, diğer delil ve savunmalara hiç girmeden bu dosyanın kapatılması gerekmez mi?"

"BÜYÜK HAKARETTİR"

İddianamenin, ikinci büyük yanılgısının Batı Çalışma Grubu (BÇG) ile ilgili görüşler olduğunu savunan Karadayı, iddianamede dedikodulara yer verilerek, hazin ve trajikomik çelişkilere düşüldüğünü iddia etti.

İddianamede, BÇG'nin, daha kurulmadan, sözde ordunun üst kademesini ele geçirmiş ve MGK üyelerine, 28 Şubat kararlarını baskı ile aldırmış gibi ifade edildiğini öne süren Karadayı, şunları ifade etti:

"İddianame, Cumhurbaşkanına, Başbakana, kurul üyelerine ve kuvvet komutanlarına, zorla kararlar aldırabilme gücünü BÇG'de görmektedir ki, böyle değerlendirme, onlara büyük bir hakarettir. İnanılması akla mantığa sığmayacak bu husus, iddianamenin hukuk ve mantık dışına çıkılınca, ne kadar inandırıcılıktan uzak bir duruma düştüğünü göstermektedir."

"KARARLAR KENDİLİĞİNDEN OLUŞUR"

MGK toplantılarında, devletin istihbarat organlarının raporları çerçevesinde, Cumhurbaşkanının gündeme koyduğu maddelerin görüşüldüğünü belirten Karadayı, " Önceden hiç kimse belirli kararlarla toplantıya gelmez. Gündem maddeleri konuşulurken herkes fikrini söyler. Böylece heyetin görüşü, maddeler halinde Cumhurbaşkanı tarafından MGK Genel Sekreterine not ettirilir" dedi.

MGK'dan çıkacak kararları, hiç kimsenin daha önce bilmesinin mümkün olmadığını ifade eden Karadayı, kararların, toplantı devam ederken, kendiliğinden oluştuğunu anlattı.

"Silahlı Kuvvetlerin siyasetin dışında kalması her zaman temel prensibimiz olmuştur" diyen Karadayı, Atatürk'ün 1908'de telkin ettiği gibi bunun sadece kendisinin değil, bütün arkadaşlarının benimsediği bir husus olduğunu söyledi. Karadayı, "Demokrasi dışında bir yönetim asla düşünemedik ve hiçbir zamanda düşünemeyiz" diye konuştu.

"DARBE SÖYLENTİLERİ İSTİSMAR EDİLDİ"

28 şubat 1997 döneminin, Anayasal esaslara ve temel ilkelere ters düşen, yasa dışı siyasi, idari ve sosyal uygulamaların ortaya çıkardığı bir tablo olduğu gibi siyasetçiler ve siyasi partilerin, iktidar mücadelesindeki çatışmalarının da sonucu olduğunu savunan Karadayı, siyasetçilerin darbe söylentilerini istismar ederek bunu kullandıklarını iddia etti.

Gerçekler böyleyken,17 yıl sonra anlaşılmaz bir sebeple, bunu askere yüklemenin, bu haksız suçlamayı bir darbe kisvesiyle açıklamanın ve kamuoyuna sunmanın haksızlık olduğunu savunan Karadayı, şunları kaydetti:

"Maalesef bu olmuştur ve telafiside asla mümkün görülmemektedir. Ama tarih bunu mutlaka yazacaktır. Ülkemiz, o günlerde her ne kadar demokrasi ile idare edilen bir ülke olsa da, maalesef gerçek demokrasi ile yönetilen ülkelerde olduğu gibi sosyal meseleleri demokratik bir uzlaşma kültürüyle çözmesi yerine, bazı siyasi, sosyal, istikrarsızlıklar, sıkıntılar yaşamıştır.

Özelikle siyasi partilerin yapısı, siyasi felsefesi, partilerin ideolojik davranışları gibi çeşitli faktörler, bunları olumsuz etkileyebiliyor. Seçim dönemleri, hükümetlerin kuruluş aşamalarında, koalisyon zarureti durumlarında, bu gibi istikrarsızlıklara daha çok rastlanabiliyor. Ancak, demokrasi anlayışı oturmuş ise bunlar daha rahat çözülebiliyor."

DEMİREL'İN SÖZÜNÜ ÖRNEK VERDİ

54'üncü hükümetten biraz gerilere gidilirse, aynı felsefi ve siyasi görüşe inanmış radikal görünümlü iki partinin, hukuk dışı uygulamaları, ideolojik yapıları, yasalara aykırı tutum ve davranışları sebebiyle, yargı tarafından kapatıldığını hatırlatan Karadayı, şöyle devam etti.

"Kapatılan bu partiler, zaman içinde biraz daha güçlenerek, değişik isimler altında, yeni kuruluşlarla ve farklı görüntülerle koalisyonlara girme ve yönetime ortak olma hatta, zamanla yönetim imkanlarına da ulaşabilmişlerdir. Olayları değerlendirirken, başta zaman faktörü olmak üzere, sebep-sonuç ilişkileri üzerinde durmak, sebepler ortaya çıkarılmadan, sadece sonuçlar üzerinde yoğunlaşmak, daima yanlış olur ve gerçek çözümlere ulaşılması mümkün olamaz.

Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel'in, Meclis Araştırma Komisyonunda, sizlerinde hatırlayacağı bir sözünü ifade etmek istiyorum. Demirel, 'Bu günkü çamaşırı, dünkü güneşle kurutamazsınız' demiştir. 28 Şubat'ı da bu açıdan da değerlendirmek gerekir."

"TSK'DA ENDİŞE YARATMASI KAÇINILMAZDI"

"Bu gerginliğin sebepleri nelerdir? Sebep olanlar kimlerdir? Ülkemizde huzursuzluk yaratacak neler yapmışlardır? Öncelikle onu görmek ve değerlendirmek gerekir" diyen Karadayı, şöyle konuştu:

"Oysa, o günlerdeki huzursuzluğu yaratanlar, sebep olanlar, unutuluyor, bunlardan hiç ama hiç bahsedilmiyor. Bunlar, bugün, kronik mağdurlar görüntüsü içinde, kendilerine göre yargıdan, ordu aleyhine çıkacağını düşledikleri mutlu sonuçlara odaklanmışlardır. Aslında bugünün gerçek mağdurları, yasalara uygun olarak ülkesine her kademede, şerefle hizmet etmeye çalışan sivil-asker çalışanlardır.

Zaman zaman MGK'da da dile getirilen bu tür olayların, toplumumuzun bir parçası olan Silahlı Kuvvetlerimiz de de endişeler yaratması, elbette kaçınılmazdı."

Sağlık sorunları bulunan Karadayı'nın, savunmasını zaman zaman keserek, ilaç ve su içtiği görüldü.

"MAKSADI AŞAN BEYANLAR OLABİLİR"

28 Şubat Davası sanığı, dönemin Genelkurmay Başkanı emekli Orgeneral İsmail Hakkı Karadayı, "Yıllar geçti, unuttuklarım, bana arz edilen veya edilmeyen evraklar olabilir. Hatta maksadı aşan beyanlar, yersiz konuşmalar olabilir. Onlar, o zaman TCK ve Askeri Ceza Kanunu çerçevesinde belki soruşturulabilirdi" dedi.

Karadayı, Ankara 13. Ağır Ceza Mahkemesindeki duruşmadaki savunmasında, MİT'ten, valiliklerden, jandarmadan ve değişik istihbarat kaynaklarından bölücü, yıkıcı faaliyetler ve irtica tehdidi ile gelen raporların, ordu olarak kendilerinde de kaygı uyandırdığını ifade etti.

"Bazı camilere pompalı tüfek depolandırıldığı" iddialarının kendilerini daha da endişelendirdiğini söyleyen Karadayı, sözlerini şöyle sürdürdü:

"Konuştuğum, dinlediğim asker sivil herkes, olaylardan rahatsızlıklarını ve endişelerini belirtiyor, 'Memleket nereye gidiyor' demekten kendilerini alamıyorlardı. Bu durumda, yasal sorumluluğum gereği, haftalık ziyaretimde, bunlar Sayın Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel ile görüştüğümde de gündeme geldi. Bana ulaşan bilgileri, aldığımız raporları ve gelişmeleri izah etmeğe çalıştım. Anladığım kadarıyla kendilerinin de bazı bilgileri ve ciddi endişeleri vardı. Konunun ciddiyeti sebebiyle bizden brifing talebinde bulundu. Kendilerine 17 Ocak 1997'de Genelkurmay'da bir brifing takdim ettik. Brifingle ilgili bu raporları talep ettiler, sanıyorum, verdiğimiz belgeleri makamında yeniden inceletti ve değerlendirdi. Müteakip görüşmemizde konunun MGK'da ele alınması gerektiği ortaya çıktı ve 28 Şubat 1997'de MGK toplandı. Hatırladığım kadarıyla toplantı MİT'in ve Genelkurmay'ın özet takdimleriyle başladı."

Karadayı, MGK'nın anayasal bir kurum olduğunu, sivillerin ve askerlerin burada cumhurbaşkanlığının başkanlığında önemli konuları konuşup, değerlendirdiğini belirterek, "Burada her şahıs, cumhurbaşkanının verdiği söz hakkı çerçevesinde dilediği gibi konuşur, fikirlerini açıklar, buna da kimse müdahale etmez. Sayın Cumhurbaşkanı ayrıca her üyeye MGK'da alınan kararlara iştirak edip etmediğini sorar. İsteyenin de alınan kararlara şerh koyma hakkı vardır. 6 yıl iştirak ettiğim bu toplantılarda bunun aksine asla bir tutum görmedim. Yüksek Askeri Şura'da da anlayış ve uygulama böyledir" diye konuştu.

"GECE ÇOK GEÇ OLMUŞTU"

İddianamede, 28 Şubat 1997'deki MGK'ya ilişkin, "Tahminen 9 saatten fazla devam eden bu toplantıda alınan kararların, daha önceden TSK tarafından hazırlandığı ve baskı içeren tavırlarla Kurul'un sivil üyelerine dayatılmış, böylece Sayın Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel de dahil olmak üzere Kurul'un sivil unsurlarının inisiyatif alması engellenmiştir" ifadesi bulunduğunu kaydeden Karadayı, yine iddianamede dönemin Başbakanı Necmettin Erbakan'ın kararları geç imzalamasının, "darbe ve müdahale endişesinden kaynaklandığının" belirtildiğini söyledi.

Karadayı, şunları kaydetti:

"Tamamiyle uydurma ve inanılmaz olan bu ifade dahi bu iddianamenin ne kadar temelsiz esaslara dayandığını kesin bir göstergesidir. O günkü MGK belgeleri tetkik edilir veya Sayın Süleyman Demirel'in Meclis Araştırma Komisyonundaki söyledikleri dikkate alınırsa bunların ne kadar yalan ve uydurma şeyler oldukları ortaya çıkacaktır. Evet, kararların imzalanması ertesi güne kalmıştır. Sebebi ise hatırladığım kadarıyla, gece çok geç olmuştu. Ayrıca MGK Genel Sekreteri tarafından kaleme alınan kararlarda bazı düzeltmeler de gerekiyordu. Madde sayısı herhalde 18'den fazlaydı. Bir kısmının itirazlardan dolayı çıkarılarak yeniden yazılması gerekiyordu. Gecikmenin esas sebebinin bunlar olduğunu hatırlıyorum."

Karadayı, 28 Şubat 1997'de alınan kararların, bilahare 14 Mart 1997'de Bakanlar Kurulu kararları haline getirildiğini ve diğer hükümet birimlerine direktif olarak yayınlandığını söyledi.

"EMİR, BAKANLIKLARA VE İLGİLİ BİRİMLERE İLETİLDİ"

Böylece MGK'nın tavsiye niteliğindeki bu kararlarının Başbakanlık emirleri şekline sokulduğunu ve her birimin de kendi sorumluluğu çerçevesinde çalışmalara başladığını ifade eden Karadayı, "İrticai olaylarda aynen terör ve bölücülük gibi tehdit kavramı içinde kabul edilerek Milli Güvenlik Siyaset Belgesi'nde yer almıştır. Dolayısıyla bu belge toplumun tüm kurum ve sorumlularını ilgilendirir" dedi.

Karadayı, 14 Mart 1997'de Başbakan Necmettin Erbakan imzası ile yayınlanmış Başbakanlık emrinin ikinci paragrafında , "İrtica ile etkin bir şekilde mücadele edilmesi kararının önemle takip edilmesi, konuyla ilgili kısa, orta ve uzun vadeli tedbirlerin dikkat ve ihtimamla alınması, mali destek ve yasa değişikliğine ihtiyaç gösteren tedbirler varsa bunlar hakkında da Bakanlar Kurulunca gereğinin yerine getirilebilmesi için Başbakanlığa bildirilmesini rica ederim" ifadesine yer verildiğine işaret ederek, emrin bakanlıklara ve ilgili birimlere iletildiğini anlattı.

"OLAYLARIN BOYUTU ÇOK DAHA ÖTEDE"

Bu direktifle Başbakan'ın da ülkedeki huzursuzluğun sebeplerini ve kaynağını bizzat kabul ettiğini öne süren Karadayı, şunları kaydetti:

"MGK kararlarından ve Başbakanlık emrinden sonra mevcut huzursuzluğun geçeceğine dair inancımız arttı. Zira bu direktifte ayrıca her MGK toplantısında, Başbakanlık Genelgesi ile yapılan ve yapılmayan işlerin Kurul'a sunulması da emrediliyordu. Bu hususta, başta İçişleri ve Adalet Bakanlıkları olmak üzere ilgili bakanlıklar kendi birimlerine genelge yayınlamışlardı. Bu genelgeler okunduğunda olayların boyutunun, asker olarak bizim bildiklerimizin çok daha ötesinde olduğu görülecektir.

Hatırladığım kadarıyla kısa bir süre, Genelkurmay da 2. Başkan'a bağlı bir çalışma grubu kurularak, bunlara gerektiğinde yardım imkanı sağlanmıştı. İddianameyi inceleyince gördüm ki bugün suçlanan Batı Çalışma Grubu, muhtemelen o gruptur. O tarihte hem TBMM'de hem de yargıda bu grupla ilgili yapılan şikayetler sonucu, yapılan tahkikatta çalışma grubu hukuka uygun bulunarak herhangi bir yasa dışı oluşum olmadığı kesin hüküm haline geldi. MGK kararlarından ve Başbakanlık emrinden sonra mevcut huzursuzluğun geçeceğine dair inancımız arttı. Bundan sonra bu konularla fazla ilgilenmedik ve çalışmalar kendi akışında devam etti."

"HAYALİ DARBE OLGUSU YARATILDI"

Aradan 17 yıl geçtiğini, pek çok şeyin unutulduğunu, yanlış yorumlar, varsayımlar, niyet okumaya dayanan tahminlerin ortaya çıktığını iddia eden Karadayı, doğru olmayan, duyumlara dayanan rastgele kitaplar yazıldığını, gazete ve televizyonlarda çoğu gerçek dışı değerlendirmelerin, bilgisi ve ilgisi olmayan kişilerle yapılan röportajların, sohbet toplantılarının, konuşmaların, silahlı kuvvetlere antipati besleyenlerin yalan yanlış suçlamalarının, darbe dedikodularının, iftiraların, basına yansıdığını öne sürdü.

Karadayı, "Bir bakıma böylece, hayali bir darbe olgusu yaratılarak, yıllar sonra, aleyhimizdeki bu haksız ve inandırıcılıktan tamamıyla uzak böyle bir davanın açılması meşru gösterilmeye çalışıldı" ifadesini kullanarak, şunları söyledi:

"Maalesef son günlerde yine çeşitli çevrelerce ve bir kısım basında yapılan geniş kampanyalar ile de özellikle, o günleri yaşamamış veya unutmuş toplum üzerinde de gerçek bir darbe yapıldığı intibaı uyandırılmaya çalışılmaktadır. Sayın Süleyman Demirel'in açık ve netçe söylediği 'Bunların neresi darbe? Her şey demokrasinin kuralları içinde olmuştur, prosedüre uygun çalışmalardır' sözlerini bugün kimse gündeme getirmemektedir. Bunlar gerçekten son derece üzücüdür.

Maksatları,Türk Silahlı Kuvvetlerini yıpratma sürecine destek vermektir. Bu da ülkemize yapılabilecek en büyük kötülük ve ihanettir. Oysa hiçbirimizin aklından uydurulduğu gibi yasa dışı bir eylem asla geçmemiştir. Şunu üzülerek söylemek istiyorum ki iddianamedeki yorumlar ve değerlendirmelerde, bunlara benzer gerçek dışı çok şeyler görüyor ve hayret ediyoruz."

Gerçekleri anlatma arzusuyla soruşturmayı yürüten Cumhuriyet Savcısına avukatı kanalıyla başvurarak, ifadesinin alınmasını istediğini anlatan Karadayı, savcının çok sonra kendisini sorguya çağırdığında gösterdiği belgeleri ilk defa gördüğünü savundu.

Savcının özet halinde gösterdiği 60-70 belgenin hiçbirinde imza ve parafının bulunmadığın ifade eden Karadayı, Karargah'ta her zaman birçok çalışma grubu olduğunu ve bunların gerekmedikçe, doğal olarak komutana bilgi vermediğini ifade etti. Karadayı, şöyle devam etti:

"Yıllar geçti, unuttuklarım, bana arz edilen veya edilmeyen evraklar olabilir. Hatta maksadı aşan beyanlar, yersiz konuşmalar olabilir. Onlar, o zaman TCK ve Askeri Ceza Kanunu çerçevesinde belki soruşturulabilirdi. Ancak onların zaman aşımı dolduktan sonra, olmayan bir olayın delili diye şimdi, o belgelerin dava konusu yapılması, insafın ve aklın kabul edeceği bir yaklaşım değildir. Kaldı ki o gün bana gösterilen 6 ve 27 Mayıs 1997 tarihli belgelerin, gerçek olmadığı yargılama aşamasında ciddi dayanaklarla ileri sürülmüştür" dedi.

Genelkurmay İkinci Başkanı'nın, karargahın amiri olarak, MGK kararları çerçevesinde böyle çalışma yapmak, gerekirse her alanda değişik çalışma gurupları da kurmak görev ve yetkisine sahip olduğunu söyleyen Karadayı, "Bu belgelerle ilgili Sayın Savcı'nın bana sorduğu sorulardan anladığım kadarıyla gerek BÇG'nin teşkili gerekse buna paralel yayımlanmış detaylı emirlerin, Başbakanlığın 14 Mart 1997'de yayımlamış olduğu genelgede 'İrtica ile etkin şekilde mücadele kararının önemle takip edilmesi, konu ile ilgili kısa, orta ve uzun vadeli tedbirlerin ihtimamla alınması' anlayışı içinde detaylı ve ileriye yönelik çalışmalar olduğunu değerlendiriyorum. Bunların hiçbirinde bir darbe çağrısı veya iması asla görmedim" diye konuştu.

"BİLGİ VERİLMESİNE GEREK GÖRÜLMEDİ"

Karadayı, Karargah'ta her zaman çalışma grupları olduğunu bildirerek, grupların çalışma ve değerlendirmelerinin, Genelkurmay Başkanı'nın, gerek Cumhurbaşkanı ve Başbakan gerekse MGK'da arz edilecek konulara ışık tuttuğunu söyledi.

İstisnai durumlar dışında, çalışma gruplarının, Genelkurmay Başkanı ile doğrudan ilgisi olmadığını belirten Karadayı ancak önemli konuların İkinci Başkan'ın emri ile Genelkurmay Başkanı'na çıkarıldığını, onun da değerlendirerek emir verdiğini aktardı.

Bütün karargah çalışmalarının "Türk Silahlı Kuvvetlerinin Karargah Hizmetleri Yönergesi"ne uygun yürütülmesi gerektiğini vurgulayan Karadayı, iddianameye geçmiş bazı ifadelerdeki "Komutana arz edildi" veya "Arz ettim" gibi bir kısım konuların hepsini bugün hatırlamasının mümkün olmadığını söyledi. Karadayı, ancak anladığı kadarıyla bazı konularda kendisine bilgi verilmesine gerek görülmediğini belirtti.