X İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR
ARKADAŞINA GÖNDER Sykes-Picot'un mirası Ortadoğu...
* Birden fazla kişiye göndermek için, mail adresleri arasına “ ; ” koyunuz

Sykes-Picot'un mirası Ortadoğu...

  • Giriş Tarihi: 3.7.2014

Mısırlı yazar Tarık Osman, 1916 tarihli Sykes-Picot anlaşmasının neden olduğu sıkıntıları bugünkü Ortadoğu'ya olan etkilerini ve de güncel gelişmelere nasıl yön verdiğini derledi

Düz çizgiler, tamamlanmamış sınırları gösteriyor. İngiltere hükümetini temsil eden Mark Sykes ve Fransa hükümetini temsil eden Francois Georges-Picot'un 1916'da uzlaşıya vardığı çizgilerinin çoğunun düz olması da büyük olasılıkla bu sebepten kaynaklanıyor. Sykes ve Picot, "imparatorluğu içselleştirmiş kişiler." Her ikisi de sömürge yönetiminde yetişmiş, bölge halkının Avrupa imparatorluğu altında daha iyi koşullarda olabileceğine inanan aristokratlar. Her ikisi de Orta Doğu'ya dair derin bilgilere sahip. I. Dünya Savaşı'nın yarattığı karmaşanın ortasında alelacele yürüttükleri müzakerelerde varılan anlaşmanın prensipleri bugün de Orta Doğu'yu etkilemeye devam ediyor.

YENİ DÜZEN ÜÇ SORUN...

Sykes-Picot'un düz çizgileri, 20. yüzyılın ilk yarısında İngiltere ve Fransa'ya önemli ölçüde yardımcı olsa da, bu çizgilerin bölge halkına etkisi çok daha farklı oldu. İki kişinin çizdiği bu harita, 16'ncı yüzyılın başından beri Osmanlı idaresinde olan toprakları parçalayıp yeni ülkelere böldü ve siyasi oluşumları iki etki alanına dâhil etti:
Irak, günümüzde Ürdün'ün bulunduğu topraklar ve Filistin, İngiltere etkisine...
Suriye ve Lübnan da Fransız etkisine girdi. Sykes ve Picot'a, Kuzey Afrika'daki Arap ülkelerinin de sınırlarını yeniden çizmeleri için yetki verilmedi. Ama bölünen etki alanları orada da varlığını gösterdi. Mısır İngiltere yönetimine girdi, Fransa Mağrip'i kontrolü altına aldı. Sykes-Picot Antlaşması'yla oluşan yeni jeopolitik düzende üç farklı sorun ortaya çıktı.

MEZHEPSEL HATLAR
İlk olarak, Arapların bilgisi dışında gizlice varılan bir antlaşmaydı. Ve İngiltere'nin 1910'lu yıllarda Araplara, Osmanlılara karşı ayaklanırlarsa ve Osmanlı İmparatorluğu çökerse, bağımsızlıklarına kavuşacakları yönünde verdikleri sözü de boşa çıkarmış oldu. Birinci Dünya Savaşı'ndan sonra bu bağımsızlık gerçekleşmedi. Bu sömürgeci güçler 1920'li, 30'lu ve 40'lı yıllarda Arap dünyasındaki nüfuzlarını kullanmaya devam edince, Kuzey Afrika ve Akdeniz'in doğusundaki Arap siyaseti yönünü, asıl amacı sömürgecilerden ve sömürgeci sistemden kurtulmaya çalışan milliyetçiliğe çevirdi. Birçok Arap ülkesinde 1950'lerden 2011'deki Arap isyanlarına kadar olan süreçte askeri rejimlerin yükselmesindeki kilit faktör de buydu. İkinci sorun da, haritada düz çizgi çizme eğiliminde yatıyor. Sykes-Picot, Levant'ı mezhepler temelinde bölme eğilimindeydi. Coğrafya da bu mezhep temelindeki ayrışmaya yardımcı oldu. Haçlı seferlerinin sonundan, 19'uncu yüzyılda Avrupalı güçlerin bölgeye gelişine kadar olan süreçte, bölgenin canlı ticaret kültürüne rağmen, farklı mezhepler birbirlerinde ayrı yaşadı. Fakat Sykes-Picot'un ardındaki düşünceler uygulamaya dönüşmedi. Yani yeni yaratılan sınırlar, sahadaki mevcut mezhepsel, aşiretler veya etnik ayrımlarda karşılığını bulmadı. Bu farkların üzeri, ilk olarak Arapların Avrupalı güçleri bölgeden çıkarma mücadelelerinde, daha sonra da Arap milliyetçiliği dalgasını bölgeden süpürürken örtüldü. 1950'lerin sonundan, 1970'lerin sonuna doğru, özellikle Mısır'da Cemal Abdül Nasır'ın en parlak döneminde Arap milliyetçiliği, birleşik bir Arap dünyasının, halklar arasındaki sosyo-demografik farklılıkları hafifleteceği fikrine çok büyük bir ivme kazandırdı. Arap dünyasının güçlü liderleri, Levant'ta Hafız Esad ve Saddam Hüseyin, Kuzey Afrika'da da Albay Muammer Kaddafi gibi, 1980'li ve 1990'lı yıllarda farklılıkları zulümle bastırdı. Fakat bu farklılıkların tırmandırdığı gerilimler ve hırslar ne kayboldu, ne de hafifledi. Bu ülkelerde, ilk başta güçlü liderlerin yok olması, daha sonra da bazı Arap cumhuriyetlerinin, küçük grupların ekonomik çıkarları tarafından kontrol edilen kalıtımsal derebeyliklerine dönüşmesi ve son olarak da 2011'deki isyanlarla eski ihtilaflar, hayal kırıklıkları ve yıllar boyunca gizlenen umutlar tekrar gün yüzüne çıktı. Üçüncü sorun da, Birinci Dünya Savaşı sonrasında oluşan devlet sisteminin, bir yanda milliyetçilik ve laiklik, diğer yanda da İslam anlayışıyla (bazı durumlarda da Hıristiyan odaklı anlayış) Arapların son 150 yıldır karşı karşıya oldukları kimlik sorununu kışkırtmış olmasıdır. Arap milliyetçiliğinin güçlü liderleri, toplumun büyük desteğiyle beraber, sosyalist ve zaman zaman militarist anlayışı savundu. Ama bu, sivil ve siyasi özgürlüklerin yitirilmesini de beraberinde getirdi.

BEKLEYEN TEHLİKE

Son 40 yılda Arap dünyası, toplumsal dokusundaki zıtlıklarla mücadelede ulusal bir proje sunamadı veya ciddi bir girişimde bulunamadı. Devlet yapısı patlamaya hazır haldeydi ve tetiği çeken de demografik yapının değişmesi oldu. Son 40 yılda, Arap dünyasının nüfusu ikiye katlandı ve 330 milyonu aştı. Nüfusun üçte ikisi de 35 yaşın altında. Bu kuşak, hiçbir katkıları olmamasına rağmen keskin sosyo-ekonomik ve siyasi sorunların miras bırakıldığı bir kuşak. Eğitim kalitesinden, istihdama, ekonomik beklentilerden geleceğe yönelik algıya kadar, tüm bu sorunların doğurduğu sonuçları da yaşayan bir kuşak. 2011'de başlayan Arap isyanları da, bu kuşağın, Birinci Dünya Savaşı sonrasında başlayan devlet düzeninin sonuçlarını değiştirme teşebbüsüydü. Orta Doğu'nun yaşadığı değişim, daha iyi bir gelecek arayan yeni bir kuşağa ve bölgeyi seneler boyu büyük bir kaosun içine sürükleyebilecek bir tehlikeye de işaret ediyor.

BBC TÜRKÇE