X İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR
ARKADAŞINA GÖNDER "Vizyoner ve aktif bir diplomasi en öncelikli hedefimiz"
* Birden fazla kişiye göndermek için, mail adresleri arasına “ ; ” koyunuz

"Vizyoner ve aktif bir en öncelikli hedefimiz"

  • Giriş Tarihi: 17.4.2015 09:09 Güncelleme Tarihi: 17.4.2015 12:37
"Vizyoner ve aktif bir diplomasi en öncelikli hedefimiz"
Vizyoner ve aktif bir diplomasi en öncelikli hedefimiz

'nin sının ülkenin savunduğu tutarlı ilkeler ve evrensel değerlerden oluştuğunu belirten Dışişleri Bakanlığı sözcüsü Tanju Bilgiç, bazı çevrelerce dile getirilen Türkiye'nin uluslararası toplumda yalnızlaştığı iddialarının temelsiz olduğunu ekledi.

Özellikle 'yi çevreleyen bölgelerde artan uluslararası boyutlara sahip krizler ve çatışmalar, uluslararası toplumun, ülkelerin larının ve nin tekrar ön plana çıkmasına sebep oldu. Ülkelerin yaşanan bu gelişmelere dair görüşlerini ileten sözcüler, diplomasi ve dış politikanın asli unsurlarından birini oluşturmaktadırlar. Daily Sabah muhabiri Ali Ünal, sözcülük kurumunu ve niteliklerini, dış politikayı ve insan haklarıyla olan bağlantısını ve Türkiye'nin yalnızlaştığı iddialarını Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Tanju Bilgiç ile konuştu.

Bakanlık sözcülüğü nasıl bir görev? Bize biraz işinizi tanımlar mısınız?

Herşeyden önce kendine has ve doğası gereği son derece kritik bir görev. Kendine has derken, ülkemizde sözcülük makamının sadece belirli kurumlarda mevcut olduğunu vurgulamak istiyorum. Hükümet sözcülüğüne ilaveten, bu makam yalnızca Cumhurbaşkanlığımız ve Dışişleri Bakanlığımızın uhdesinde mevcut.

Tabiatıyla, sözcü olarak temsil ettiğiniz kurum adına konuşuyorsunuz ve ağzınızdan çıkan her kelimenin önemi var. Yaptığınız açıklamalar, sarfettiğiniz ifadeler dış politika açısından bağlayıcı olabiliyor. Dış politika alanında ülkemizin radarına giren her konuda en güncel gelişmeleri yakından izleyerek, görüşlerimizi yerel ve uluslararası kamuoyuna zamanlıca duyurabilmek, bunun için de Bakanlığımızın ilgili birimleriyle etkili ve hızlı eşgüdüm sağlamak başlıca sorumluluklarımdan biri.

Küreselleşen dünyada Türk Dış Politikasının son 15 yılda ilgi ve etki alanının ne kadar genişlediği malum. Öte yandan, medya ve internetin bilginin yayılması ve bu bilginin kontrol edilmesindeki rolünü de göz önünde bulundurursak, Sözcülük görevi, meydana gelen tüm uluslararası gelişmeler karşısında bazen 7 gün 24 saat mesainin bile yetersiz kaldığı bir görev. Bununla birlikte, yoğunluğuna ve getirdiği ağır sorumluluğa rağmen bir o kadar da tatmin edici ve keyifli bir görev.

Türk Dışişlerinde bakanlık sözcülüğü belirli bir süre için yapılan bir görev. Bir önceki görevinizden sonra sözcü olarak göreve başladığınızda karşılaştığınız en büyük zorluklar neler oldu?

Daha önce hem ikili hem de çok taraflı diplomasinin esas olduğu görevlerde bulundum. Her bir görevimde mesleki gelişimim ve kariyerim açısından önemli tecrübeler edindim. Meslek büyüklerimden çok şey öğrendim. En son görevim olan St Petersburg Başkonsolosluğu sırasında da yabancı bir ülkede Türkiye'yi üst düzeyde temsil etme onurunu yaşadım. Orada basın mensuplarıyla yakın işbirliğim ve diyaloğum vardı.

Sözcülük ise, pek çok ülkenin Dışişleri Bakanlıklarında olduğu gibi, bizim kurumumuzda da müstesna bir görev. Sorumluluklarınız çok yüksek, hata marjınız da bir o kadar düşük. Bir yerde kurumunuzun yüzü ve sesi oluyorsunuz. Yoğun bir tempoda hata yapmadan yol almaya çalışıyorsunuz. Benim en zorlandığım husus, görevimin ilk aylarında yoğun seyahat temposuna alışmak oldu. Ama insan vücudu kendini tempoya hemen alıştırıyor. Görevin, Türk Dış Politikasının tüm veçhelerine detaylı bir şekilde hakim olmanızı gerektirmesi de, başlı başına bir sınama teşkil ediyor. Ben de bu sınamayı –eksik kaldığım konular olduğunda- işin uzmanı meslektaşlarıma danışarak bertaraf etmeye çalışıyorum. Böylesi durumlarda desteğini eksik etmeyen ve olur olmaz saatlerde telefonla rahatsız ederek bilgi talep ettiğim meslektaşlarıma bu vesileyle teşekkürlerimi ifade etmek isterim. Bu çerçevede, Dışişleri Bakanlığı'nın etkin ekip çalışmasına örnek gösterilebilecek bir kurum olduğunu da söylemem gerek.

Odanızda ki bütün mobilyalar siyah renkte iken oturduğunuz koltuğun rengi kırmızı. Bunun özel bir nedeni var mı?

Hatırlarsınız özellikle Soğuk Savaş döneminde Vaşington-Moskova arasındaki doğrudan telefon hattı "kırmızı hat/kırmızı telefon" olarak adlandırılıyordu. En kritik iletişim hatlarından biri olan bu hattın "kırmızı hat" olarak nitelendirilmesiyle kırmızı rengine diplomaside de bir anlam atfedilmiş oldu. Benim odamdaki kırmızı koltuk da; aslında sözcülük makamında yaptığımız hassas işleri, zamana karşı yarışımızı ve görevin hata affetmeyen niteliğini simgeliyor. Bu koltuğu, göreve başladığımda temin ettim ve kullanmaya başladım. Temel amacım, bu hassasiyetlerin her zaman aklımda kalmasıydı. Görevden ayrılırken de, yeni sözcü arkadaşıma kırmızı koltuğu devredeceğim. Belki, kırmızı koltuk bakanlığımız sözcülüğünün kurumsal bir simgesi olur ve her sözcüye yaptığı işin hassasiyetini hatırlatır.

Peki diğer ülkelerdeki mevkidaşlarınız ile ilişkileriniz nasıl? Sıklıkla iletişim içinde olduğunuz ülke sözcüleri var mı?

Diğer ülkelerin Dışişleri Sözcüleriyle tabiatıyla profesyonel temaslarım var. Bazılarıyla ise arkadaşlık ilişkilerim var. Sayın Bakanımızın hemen hemen tüm yurtdışı ziyaretlerinde kendisine eşlik ediyor olmam nedeniyle, ikili ve çok taraflı ziyaretlerin gerçekleştirildiği ülkelerdeki mevkidaşlarımla yakın temas kurma fırsatım oluyor. Bu temaslar yaptığımız işin daha iyi ifa edilmesine önemli katkılar sağlıyor. Özellikle, müttefik ve yakın coğrafyamızdaki ülkelerin sözcüleriyle gerektiğinde temas ediyor ve bazı konularda görüş alışverişinde bulunuyorum.

Mesleki kariyerinizin yanında doktoranız da var. Tez konunuz da yanılmıyorsam insan haklarının dış politikada kullanılması. İnsan hakları dış politikada nasıl kullanıyor biraz bahsedebilir misiniz?

Doğru. Tezimde esasen, "bir ülkenin dış politikasında insan hakları unsurlarının neden bulunduğunu, neden bir ülkenin diğer ülkelerdeki insan hakları ihlallerine ilgi gösterdiği" hususlarını inceledim.

İnsan hakları tarihsel süreç içinde, kaçınılması mümkün olmayan devrimci bir kavram olarak ortaya çıkmış, temel haklar, demokrasi ve özgürlük akımları doğrultusunda toplumları dönüştürmeye başlamıştır. Tarihsel bir süreç çerçevesinde kendiliğinden ortaya çıkan bu değişim ihtiyacı aslında devletlerin ve uluslararası ilişkilerin doğasına önemli bir etki yaparak, uluslararası ilişkilerin insan hakları çerçevesinde yeniden tanımlanmasına ve önemli ölçüde değişmesine neden olmuş, böylece devletler insan hakları normlarının korunmasını dış politika önceliklerinin bir parçası haline getirmişlerdir. Öte yandan, insan hakları normları ülkelerin çıkarlarını yeniden tanımlanmasında da rol oynayarak, ülkelerin dış politikalarını bu yolla da şekillendirmeye başlamıştır. Bir diğer değişle insan haklarının dış politikaya girmesi devletlerin uzun dönemde milli çıkarlarının belirlenmesinde temel bir değişiklik anlamına da gelmiş ve devletler insan hakları perspektifinden bakarak milli çıkarlarını tekrar değerlendirmeye ve belirlemeye başlamışlardır.

İnsan hakları normlarının, dış politikaya etkisine en güzel örnek, Sovyetler Birliği'nde başlayan ve yansımaları Avrupa başta olmak üzere tüm dünyada hissedilen ve Soğuk Savaş'ı bitiren değişim sürecidir. Bu süreç sonunda, Varşova Paktı dağıldı, Avrupa'da bölünmüşlük sona erdi ve Almanya birleşti. Eski Varşova Paktı üyesi ülkelerin bir bölümü NATO ve AB üyesi oldu. Bazı düşünürler, bu değişim sürecini "tarihin sonu" olarak değerlendirdiler. Temelde, bu değişimi insan haklarının bir zaferi olarak görmek doğru olur.

Konuyu Türk Dış Politikası açısından değerlendirdiğimizde ise, insan haklarının korunması ve geliştirilmesinin Türkiye'nin temel öncelikleri arasında olduğunu söyleyebiliriz. Bu çerçevede, özellikle son yıllarda Türkiye; demokrasi ve hukukun üstünlüğünün sağlanmasını teminen kapsamlı bir reform süreci gerçekleştirdi. Ülke olarak, hem insan haklarının korunmasına ilişkin uluslararası örgütlere tarafız ve bu örgütlerle yakın ilişkilerimizi sürdürüyoruz, hem de uluslararası platformlarda evrensel ilkeler ve değerlerin her zaman arkasındayız.

Bu ilkeli tutumumuzu, pek çok krize rağmen tavizsiz bir şekilde, ciddi sınamalara rağmen hayata geçirmeye çalışıyoruz.

Açıklamalarınızda zaman zaman Türk dış politikasını belirleyen temel unsurlardan birinin 'vicdani dış politika' olduğunu ifade ediyorsunuz. Bunu biraz açabilir misiniz?

Tabii. Dünyada ve bölgemizde kapsamlı bir değişim ve dönüşüm sürecinin yaşandığı bir dönemden geçiyoruz. Bu değişim ve dönüşüm süreçleri tabiatıyla bazı istikrarsızlıklar da yaratıyor. Uluslararası alandaki güncel dış politika sorunlarına baktığımızda, bu sorunların büyük bir kısmının Türkiye'ye yakın coğrafyaları ilgilendirdiğini hatta bu bölgelerden kaynaklandığını görüyoruz. Hem küresel gelişmeler hem de bölgemizde son dönemde yaşanan olaylar çerçevesinde, aktif, çok boyutlu ve vizyoner bir dış politika sürdürmek temel önceliğimizdir. Dış politika gelişmelerine karşı ön almaya, gelişmeleri yönlendirmeye çalışıyoruz. Dış politikamızın pusulasını ilkelerimiz ve her zaman savunduğumuz evrensel değerler oluşturmaktadır. Bu evrensel değerler ise aslında temelini insan haklarının korunması, hukukun üstünlüğü ve demokratikleşmeden alan vicdani değerler bütünüdür. Kısa vadeli kazanımlar veya gündelik çıkar hesapları üzerinden dış politika icra etmiyoruz.

Çeşitli bölgeler ve alanlarda izlediğimiz dış politikaya baktığınızda, savunduğumuz ilkelerin ve değerlerin herzaman arkasında olduğumuzu ve koşullar ne olursa olsun bunları dile getirmekten kaçınmadığımızı görüyorsunuz.

Son yıllarda uygulanan dış politikasının Türkiye'yi yalnızlaştırdığı yorumlarına ne cevap verirsiniz?


Doğal olarak, ülkemizin ilkeli ancak tavizsiz politikaları, bizimle aynı görüşte olmayan ve dile getirdiğimiz hususlardan memnuniyet duymayan bazı ülkeler nezdinde hoşnutsuzluk yaratabilmektedir. Bununla birlikte, ortaya çıkan bu hoşnutsuzlukların ülkemizi yalnızlaştırdığına ilişkin iddialar gülünçtür. Ülkemizin halihazırda öncülük ettiği uluslararası girişimlere, üstlendiğimiz dönem başkanlıklarına, evsahipliği yaptığımız uluslararası etkinliklere bakıldığında, hiç de yalnızlaşan bir ülke profili çizmediğimiz son derece açıktır. Tam tersine, Türkiye, son yıllarda, uluslararası alanda görünürlüğü artan, işbirliği aranan, görüşlerine ve değerlendirmelerine sıklıkla başvurulan bir ülke konumuna gelmiştir.

Örnek vermek gerekirse, İspanya ile birlikte BM bünyesinde eşbaşkanlığını yaptığımız "Medeniyetler İttifakı Girişimi" 141 üyesiyle BM içerisinde en fazla üyeye sahip girişimdir. Finlandiya ile "Barış İçin Arabuluculuk", ABD ile "Terörizmle Mücadele Küresel Forumu"na eşbaşkanlık yapıyoruz. 1 Temmuz 2014 itibariyle "Küresel Göç ve Kalkınma Forumu"nu; 1 Aralık 2014 itibariyle ise G-20 Dönem Başkanlığını devraldık. 2015 Kasım'ında G-20 Zirvesi'ne Antalya'da evsahipliği yapacağız. Önümüzdeki ay Antalya'da NATO Dışişleri Bakanları toplantısına ev sahipliği yapacağız. Öte yandan 2016 yılında İslam İşbirliği Teşkilatı Dönem Başkanlığını devralarak 13. İslam Zirve Toplantısı'nı ülkemizde düzenleyeceğiz. Yine aynı dönemde, ilk kez düzenlenecek "Dünya İnsani Zirvesi&'ne ve 23. Dünya Enerji Kongresi'ne evsahipliği yapacağız. 2016 yılında ayrıca, Antalya'da Dünya Botanik Sergisi'ni düzenleyerek EXPO'yu ilk kez ülkemize getirmiş olacağız. Benzeri örnekleri çoğaltmak mümkün.

Tüm bunlara ilaveten yaklaşık on yıldır istikrarlı biçimde geliştirmekte olduğumuz Afrika ve Latin Amerika'ya açılım stratejilerimiz var. 2014 yılının sonunda Ekvator Ginesi'nin başkenti Malabo'da II. Türkiye-Afrika Ortaklık Zirvesini düzenledik. Sayın Cumhurbaşkanımız Şubat ayı içerisinde Latin Amerika'da Kolombiya, Küba ve Meksika'ya ziyaretler gerçekleştirdi. Bu ziyaretlerde bölge ülkeleriyle siyasi, ekonomik ve askeri ilişkilerimizin derinleştirilmesine yönelik önemli anlaşmalara imza attık. Sayın Bakanımız da ahiren Asya-Pasifik bölgesine, Vietnam, Kamboçya ve Tayland'a bir dizi ziyaret gerçekleştirdi. Dünya ekonomisinde gittikçe önplana çıkan bu ülkelerle de her alanda diyalog ve işbirliğimizi geliştiriyoruz.

Ayrıca ülkemiz uluslararası alanda yükselen profiliyle aynı zamanda BM'nin de bölgesel merkezlerinden biri haline geldi. Son dönemde birçok BM kuruluşu, BM Kalkınma Programı-UNDP; BM Kadın Örgütü-UN Women; BM Nüfus Fonu-UNFPA, İstanbul'u bölgesel faaliyetleri için merkez olarak seçti.

Aynı zamanda, yurtdışındaki temsilcilik sayımız da her geçen yıl artıyor. Sadece son beş yılda elli yeni temsilcilik açtık. Halihazırda 228 Büyükelçilik, Daimi Temsilcilik ve Başkonsoloslukla dünyanın en yaygın altıncı diplomatik temsil gücüne sahibiz.

2002 yılında ülkemizde 166 Büyükelçilik, Başkonsolosluk ve Uluslararası Örgüt Temsilciliği faaliyet göstermekteyken, bu sayı bugün 254'e yükselmiş bulunmaktadır. İstanbul, bugün New York'tan sonra dünyada en fazla başkonsolosluğun bulunduğu ikinci şehir haline gelmiştir.

İfade ettiğim tüm bu hususlar Türkiye'nin yalnızlaştığı iddialarına verilebilecek en somut yanıtları teşkil ediyor. Şunu gönül rahatlığıyla söyleyebilir ki, Türkiye'nin uluslararası görünürlüğü ve etkinliği her geçen gün daha da artıyor. Şüphesiz bu da daha önce bahsettiğim ilkeli tutumumuzun bir sonucu.

Daily Sabah / Ali Ünal