X İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR
ARKADAŞINA GÖNDER Hz. Osman'ın emanetine sahip çıkamadık
* Birden fazla kişiye göndermek için, mail adresleri arasına “ ; ” koyunuz

Hz. Osman'ın emanetine sahip çıkamadık

  • Giriş Tarihi: 27.12.2015 13:53 Güncelleme Tarihi: 27.12.2015 14:18
Hz. Osman'ın emanetine sahip çıkamadık
Hz. Osman'ın emanetine sahip çıkamadık

Hz. Osman zamanında yazılan ve altı adet olduğu düşünülen mushaf örneklerinin hiç birinin günümüze ulaşmadığının tespit edildiğini dile getiren Tayyar Altıkulaç, “Zaman içinde yangında yananı olmuş, diğerleri muhtemelen parçalanıp tarihin karanlıklarında yerlerini almıştır. Ne yazık ki müslümanlar Hz. Osman’ın emaneti olan bu mushafları koruyamamışlardır” diyor.

Geçtiğimiz aylarda dünyadaki en eski mushaf örneği bir doktora öğrencisinin dikkati sonucunda İngiltere'deki Birmingham Üniversitesi'nin kütüphanesinde ortaya çıktı. Bu iki yaprağın 100 yıldır üniversitenin kütüphanesinde olduğu ama bugüne kadar fark edilmediği belirtildi. Yapılan karbon testine göre bu iki yaprak 568-645 yılları arasında yazılmış. Meryem ve Taha suresinin bir bölümünün yer aldığı yaprakları incelemek için 29 Mayıs Üniversitesi'nden Prof.Dr. Tayyar Altıkulaç da araştırma görevlisi Elif Behnan Karabıyık'ı İngiltere'ye gönderdi ve bununla ilgili bir rapor hazırlandı. Uzun yıllardır en eski Mushaf örnekleri üzerine çalışan Altıkulaç'a göre Taha ve Meryem surelerinin peş peşe geldiği dönem Hz.Osman'ın yazdığı Mushaf örneklerinde görülüyor. Bu yüzden Hz. Osman'ın yazdığı Mushaf örneklerinden kopya edildiğini düşünüyor.



İslam tarihinde ulaşılan bilgilere göre Kur'an-ı Kerim Peygamber Efendimiz zamanında vahiylerin devam etmesi sebebiyle kayda alınmadı. Ancak sahabeler arasında toplu olmasa da kemik, ağaç ya da deri parçalarına bazı bölümlerinin yazılmış olacağı tahmin ediliyor. Hz. Ebubekir zamanında yazılan ve Hz. Osman zamanında çoğaltılarak dünyanın dört bir yanına dağıtılan en eski mushaf örneklerinden ne yazık ki günümüze ulaşan yok. "Ne yazık ki müslümanlar Hz. Osman'ın emaneti olan bu mushafları koruyamamışlardır" diyen Tayyar Altıkulaç yıllardır dünyanın dört bir yanındaki en eski mushaflar üzerine çalışmalarını sürdürüyor. Müslümanların bugüne kadar "Kur'an'ın bir harfinin bile değişmediği" inancının rehavetine kapılıp kendi ellerinde bulunan paha biçilmez mushaf nüshalarını yabancılara üç beş kuruş karşılığında devrettiklerini söyleyen Altıkulaç, oryantalistlerin ise 100 yıldır yaptıkları çalışmalarda ortaya koydukları 'Kur'an'ın sonradan değiştiği' ve 'Peygamber Efendimizden önce yazıldığı' tezleri ışığında araştırmalarını sürdürdüklerini dile getiriyor ve ekliyor: "Bugün biz Müslümanlar Kur'an'ı oryantalistlere karşı savunur duruma düştük."

Bundan bir kaç ay önce İngiltere'deki Birmingham Üniversitesi Kütüphanesi'nde dünyanın en eski mushafının bulunduğu iddia edildi. Siz de ekibinizden bu mushafı incelemesi için uzman gönderdiniz…

Önce şu yanlışı düzeltelim: Basında da konu hakkında bilgi verilirken sizin sorunuzda olduğu gibi "mushaf" sözcüğü kullanıldı. Ortada mushaf filan yok. Sadece bir mushaftan veya cüzden iki varak (yaprak), yani dört sayfa söz konusu. Birmingham Üniversitesi bu iki yaprak üzerinde karbon incelemesi yaptırmış, inceleme raporunda onların 568-645 yılları arasında yazıldığı ileri sürülmüş. Doğruluk oranı ise yüzde 95'miş.

''En eski mushaf" iddiası için neler diyeceksiniz?

Ben linkten indirerek bu varaklar üzerinde yer alan âyetleri inceledim. Ayrıca 21 Ekim 2015 tarihinde bu üniversitede konu ile ilgili olarak yapılan uluslararası toplantıya katılmak üzere gönderdiğimiz 29 Mayıs Üniversitesi araştırma görevlisi Elif Behnan Karabıyık'ın raporunu da okudum. Bu varakların sahabe kaleminden çıktığını söylememize bir engel görünmüyor. Ama en eski bir mushaf veya cüzden parça olduğunu söylemek çok doğru olmaz. Çünkü 1965 ve 1972 yıllarında Yemen'in San'â şehrinde ortaya çıkmış çuvallar dolusu varakların henüz hepsi incelenmiş değil. Onlar içinde daha da eskilerinin bulunmadığını kimse söyleyemez.

TEST SONUCU ŞÜPHELİ

Karbon incelemesi 568-645 yıllarını gösteriyor ama, testin güvenirliğiyle ilgili şüpheniz mi var hocam?

Evet Birmingham'daki varakların 568-645 yılları arasında yazılmış olacağına dair karbon incelemesi raporu var ama şunları da dikkate almamız gerekiyor: Biliyorsunuz, Hz. Peygamber'e risâlet 610'da gelmiştir. Buna göre bu varakların 620'li yıllardan veya Hz. Peygamber'in vefat tarihi olan 632 yılından önce yazılmış olması kanaatimce uzak ihtimaldir. Raporun gösterdiği son tarih 645 yılı ise Hz. Osman'ın hilafetinin henüz ilk veya ikinci yılıdır. Yani henüz onun mushafları yazılmamıştır. Yani bu tarihte veya daha önce yazılmış bir mushafın Hz. Osman'ın mushaflarından kopya edilmiş olması da düşünülemez.

Sizin tahmininiz nedir peki?

Bu varaklarda Meryem sûresinin son kısmı ile Tâhâ sûresinin ilk kısmı yer aldığı ve sûre tertibinin Hz. Osman'ın mushaflarındaki tertibe uyduğu dikkate alındığında bu varakların ait olduğu cüz veya mushafın 645'ten de 5-10 yıl sonra, onun mushaflarından kopya edilmiş olabileceği akla geliyor. Diğer taraftan bu iki surenin Mekke'de nazıl olduğunu hatırlayınca bu defa bu tarihten daha önce y.y'da düşünmek mümkün oluyor.Bu itibarla sözü edilen karbon incelemesinin kanaatimce başka laboratuvarlarda tekrarlanmasına ihtiyaç olduğu anlaşılıyor. Bu inceleme tekrarlanır da aynı veya yakın bir sonuç çıkarsa o takdirde konuyu yeniden değerlendirmemiz gerekir.

Sizin gibi bu teste itiraz eden başka isimler de var mı?


Biraz önce sözünü ettiğim toplantıya katılan oryantalistlerden Prof. Ingo Kottsieper de bu raporu şüphe ile karşıladığını belirtmiş, bu testin başka laboratuvarlarda tekrarlanması gerektiğini söylemiş.

Bu raporun sonucunu oryantalistlerden Prof. İngo Kottsieper de şüpheli bulduğuna göre bu teknikler ne kadar güvenilir?

Bu tekniklere ne kadar güvenileceğine dair şahsen bir fikrim yok. Aslında bu teknikler bildiğim kadarıyla mushaf varaklarına son yıllarda uygulanmaya başlandı. Biraz pahalı ve zaman alan bir teknik olduğu da söyleniyor. Bu varaklar üzerindeki teknik inceleme, özellikle ortaya koyduğu tarihler itibariyle kendisinin de test edilmesine ihtiyaç olduğunu ortaya koyuyor. Basın yoluyla meydana getirilen küresel boyuttaki etkileri itibariyle değerlendirildiğinde buna bilhassa ihtiyaç var diye düşünüyorum. İlgili üniversite bu işi yapar mı, bilmiyorum.

ÖNCE BİZDEKİLERE SAHİP ÇIKALIM

Yeniden karbon testi yapılsın diye bir talebiniz olacak mı?

Bu varaklardan önce bizim kendi kütüphanelerimizde bulunan ve bazıları Hz. Osman'a nisbet edilen mushaflarımızın ve parşömen varaklarımızın karbon incelemesine tabi tutulması gerekmez mi? Yıllar önce bu konuda benim yaptığım başvuruya bizim Kültür Bakanlığı'mız maalesef izin vermemiş, bunun için gerekli olan bir cm kare varak parçası kesip vermeye cesaret edememişti.

Hocam o zaman bütün bu söylediklerinizden yola çıkarak şunu öğrenmek istiyorum: Günümüze ulaşan en eski mushaf örneği hangisi?

Günümüze ulaşan ve inceleme imkânı bulduğumuz mushaf veya mushaf parçaları içinde Paris'te Biblioethèque Nationale'de bulunan ve üçte ikisinden çoğu eksik olan mushafla Londra'da British Library'de muhafaza edilen ve yüzde 40'tan fazlası eksik olan mushafın diğerlerine göre daha eski olduğunu tahmin ediyorum. Ama bu konuda yine başvurulacak yol karbon incelemesi yoludur. Özellikle Berlin ve Paris oryantalistlerinin koordineli olarak bu maksatla çalışma yaptıklarını biliyorum. Yakın bir gelecekte elimize yeni bilgiler ulaşacaktır diye düşünüyorum. Ortaya çıkan bu son örneğe gelince; üzerindeki zamanlama ile ilgili şüphe henüz giderilmemiş olan bu örneğin sözünü ettiğim örneklerden daha eski olduğunu söylemeye bir engel bulunmamakla birlikte bu konuda kesin bir şey ileri sürmenin mümkün olmadığı kanaatindeyim. Her biri için teknik incelemenin sürdürülmesi gerekiyor.

İLK ÖRNEKLER DERİ ÜZERİNE YAZDIRILMIŞ

Mushafın ilk örneklerinin Hz. Osman zamanında yazıldığını biliyoruz. Yine ilk örneklerin kâğıttan ziyade kemik, deri gibi parçalara yazıldığı iddia ediliyor. Bu konuda yapılan araştırmalar bize tam olarak ne söylüyor?

"Bize tam olarak" söylenen bir şey yok maalesef. Kemik ve benzeri ilkel yazı malzemelerinin âyet ve sûrelerin yazımında yaygın olarak kullanıldığı yıllar, kanaatime göre vahyin ilk dönemleriyle ilgili olmalıdır. Bilhassa bazı cüz ve mushaf yazımlarında kullanılan malzemenin ise işlenmiş deriler olduğunu biliyoruz. Hz. Osman'ın mushafları da deri üzerine yazılmıştır. Bununla birlikte tam mushaf nüshalarının yazımında olmasa da, kısa sûre ve bazı âyetlerin yazımında daha sonraki dönemlerde de kürek kemiklerinin kullanıldığına dair örneklere rastlıyoruz. Günümüze ulaşmış mushaf veya mushaf parçalarına gelince, incelediklerimizin hepsi deri üzerine yazılmışlardır.

TOPKAPI SARAYI'NDAKİ EN ESKİLERDEN

Topkapı Sarayı'nda Halife Hz. Osman'ın kendi el yazısı ile yazıldığı iddia edilen mushafın yapılan incelemelerde öyle olmadığı ortaya çıktı. Bizdeki en eski mushaf hangi dönemlere ait?


Bizde Hz. Osman'a nisbet edilen iki mushaf var. Bunlardan biri Topkapı Sarayı Müzesi Kütüphanesi'nde, diğeri Türk ve İslâm Eserleri Müzesi'nde korunuyor. Topkapı nüshasının diğerinden daha eski olduğunu söylemek mümkündür. Bunların dışında kütüphane ve müzelerimizde tam veya eksik pek çok eski mushaflar mevcutsa da maalesef bunları bugüne kadar ne ben ne de başkası incelemiştir. Her biri genç ilâhiyatçıların himmetini beklemektedir.

ALTI ADET KUR'AN GÖNDERİLMİŞ

Hz. Osman'ın dünyanın değişik bölgelerine gönderdiği mushaf örnekleri kaç adet?

Sayı hakkında kaynaklarda farklı rakamlar verilmekte ise benim kanaatime göre Hz. Osman'ın -biri kendinde kalmak üzere- yazdırdığı ve çeşitli merkezlere gönderdiği mushafların sayısı altıdır.

Kimlere gönderilmiş?

Söylediğim gibi bunlardan biri kendi özel nüshasıdır. Diğerlerinden dördünü Mekke, Kûfe, Basra ve Şam'a göndermiş, bir nüshasını da Medine'de alıkoymuştur.

Bunlardan kaçı günümüze ulaşmış?


Bunlardan hiçbirinin günümüze ulaştığına dair bilgimiz yoktur. Ona nispet edilenler ise bu orijinal nüshalardan veya onlardan kopya edilmiş olanlardan yazılmıştır ve yapılan incelemeler sonunda bunların orijinal olmadıkları anlaşılmıştır. Zaman içinde yangında yananı olmuş, diğerleri muhtemelen parçalanıp tarihin karanlıklarında yerlerini almıştır. Ne yazık ki müslümanlar Hz. Osman'ın emaneti olan bu mushafları koruyamamışlardır.

Şu an üzerinde çalıştığınız eski mushaf örnekleri var mı?

Konu ile ilgili çalışmalarımıza fırsat bulduğumuz ölçüde elbette devam ediyoruz. Şu an itibariyle Londra'da British Library'de bulunan nüsha ile meşgulüm.

Bunlar üzerinde çalışmalar tamamlandığı zaman yeni neler söylenebilecek?

Bunlar üzerindeki çalışmalarımız ne kadar sürerse sürsün veya bir yerde noktalansın, kanaatime göre Kur'an'ın mevsûkıyeti üzerine bir gölge düşmeyecektir. Oryantalistlere gelince; onların çalışmalarının epeyce bir kısmından müstağni olmamız mümkün olmamakla birlikte sonuç diye ortaya koyacakları aykırı şeyler birer senaryo olmaktan öte bir anlam taşımayacaktır.

MÜSLÜMANLAR ÜÇ KURUŞA EN ESKİ MUSHAFLARI BATI'YA SATARKEN UTANMADILAR


İslami kesimden önce en eski mushaflar üzerine oryantalistlerin çalışmaya başlamasını nasıl yorumluyorsunuz?

Bu sorunuzun cevabı gayet açık ve kısa: Müslümanlar "Kur'an'ın bir harfinin bile değişmediği" inancının rehaveti ile uyudular. Kendi ellerinde bulunan bu paha biçilmez mushaf nüshalarını yabancılara üç beş kuruş karşılığında devrederken utanmadılar. Bu konudaki örnekler aklıma geldikçe sıkıldığımı hissediyorum. Berlin, Paris, Londra kütüphaneleri ve diğerleri bunun örnekleriyle doludur. Tarih ve kültür anlayışları müslümanların çok üstünde olan oryantalistler ise gördükleri yerlerde bu değerlerimizin üzerine hevesle atladılar, diplomatları bile bulundukları ülkelerden bu tür değerleri satın alıp ülkelerine taşıdılar. Araştırmacıları da şimdi bunlar üzerinde çalışmak, onlardan bazıları da Kur'an'ın güvenilirliği üzerine senaryolar üretmekle meşguller.

Genelde Kur'an tarihi ve daha özelde erken döneme ait mushaflar üzerinde çalışan müslüman araştırmacılarla oryantalistlerin konuyu ele alışlarındaki en önemli metot ve yaklaşım farkı ya da farkları neler?

İlim adamlarının araştırmalarında önyargısız hareket etmeleri esas olmakla birlikte, müslüman yazarların Kur'an araştırmaları konusunda genelde bu kurala uymadıklarını, yani Kur'an'ın herhangi bir değişikliğe uğramadan günümüze ulaştığı görüşüyle konuyu ele aldıklarını söylemek yanlış olmayacaktır. Aslında onaylamasak da bunu anlayışla karşılamamız mümkündür. Çünkü: Kur'an nâzil olduğu günlerden itibaren önce yüzlerce, asırlar ilerledikçe hemen her dönemde binlerce, hatta on binlerce müslüman tarafından okunup ezberlenmiştir. Diğer taraftan onun hakkında yapılan çalışmalar henüz Hz. Peygamber'in vefat ettiği yıl içinde, ilk Mushaf'ın veya mushaf sayfalarının bir araya getirilmesiyle başlamıştır ve aralıksız devam etmiştir. Kütüphaneleri dolduran tefsirler ve değişik adlar altında Kur'an'ı inceleyen nice eserler yazılmış, hemen her dile onun tercümeleri yapılmıştır. Bu itibarla kimlikleri ve kişilikleri sözünü ettiğim bu birikim, bilgi ve ilmî çevre içinde oluşmuş müslüman araştırmacılardan, onun güvenilirliği konusunu şüpheci bir anlayışla ele almaları beklenemez.

Peki Batı'daki oryantalistlerin çıkış noktası nedir?

Batılı araştırmacılara gelince; Kur'an'ın güvenilirliği konusunu müslüman yazarların aksine onların şüpheci bir anlayışla ele almaları normal kabul edilmelidir. Ancak, Kur'an'ın güvenilirliği aleyhine bir önyargı içinde olmaları da kabul edilemez. Ama maalesef konu ile ilgili olarak Batıda yazılıp çizilenlerin hepsi olmasa da, önemli bir kısmının, bir takım zorlamaların ürünü senaryolar olduğunu söylemek gerekir.

Ne tür zorlamalar?

Bu zorlamalarda temel iki yaklaşım dikkat çekiyor. Birinci yaklaşım şöyle: Tevrat ve İncil'de olduğu gibi zaman içinde Kur'an'ın da değişim süreci geçirmiş olması gerektiği üzerinde durulmaktadır. Bunu ispat etmek için de genellikle iki şeyi ön plana çıkararak değerlendirmeye çalıştıkları görüyoruz. Bunlardan biri, gerek vahiy dönemindeki gerekse o dönemle Hz. Osman'ın mushaflarının yazıldığı dönem arasındaki rivayetlerin yetersizliği ve bazı rivayetler arasındaki çelişkilerdir. Burada bir yetersizlik olduğu ve bazı rivayetler arasında çelişkilerin bulunduğu doğru ise de, Kur'an'ın değişmeden günümüze geldiğini izah edebilmek için bizzat Resûl-i Ekrem zamanından itibaren Kur'an'ın her nesilde binlerce kişi tarafından ezberlenmesinin ve yine Resûl-i Ekrem'in Medine döneminden itibaren Kur'an'ın tedris edildiği kurumsal çalışmaların varlığından habersizmiş gibi davranmanın bir anlamı yoktur.

HAYALCİ ORYANTALİSTLER VAR

Hz. Osman zamanında yazılan örnekler arasındaki bütünlük, Kur'an'ın günümüze kadar değişmediğini ispat etmiyor mu zaten?

Batılı araştırmacılar bu noktada eski mushaf veya mushaf varaklarında gördükleri kâtip hataları üzerinde durmayı yeğliyorlar. Bunlar üzerinde mesela bir kelimede kalem oynatılıp tashih yapılmışsa bu tür örnekleri değişimin delilleri olarak kullanabiliyorlar. Oysa bu kadar uzun bir metni hatasız yazmak mümkün mü? Yazımdan sonra o metni kontrol edenlerin gerekli tashihleri yapmış olmalarından tabii bir şey olabilir mi?

Hattatlarımızın yazdığı mushaflar basımdan önce mesela Türkiye'de Diyanet'in Mushafları İnceleme ve Kıraat Kurulu'nun tetkiki sonunda onlarca kâtip hatasının tashihi sağlanmıyor mu?

Kur'an'ın değişime uğradığını ispat etmeye çalışıyorlar o zaman?

Sadece bu değil. Aynı zamanda Kur'an'a dair metinlerin Hz. Peygamber'den önce de var olduğunu, Resûl-i Ekrem'in onları şuradan buradan derleyip vahiy diye insanlara tebliğ ettiğini ileri süren hayalci senarist oryantalistler de vardır. Bunlar arasında, Hz. Peygamber gibi bir şahsın aslında mevcut olmadığını, onun mevhum bir şahsiyet olduğunu ileri sürenler de yok değil. Tamamen hayal ürünü bu düşüncede olanlar, Birmingham Üniversitesi Kütüphanesi'nde bulunan iki varak için yapılan karbon testi sonuçlarında Hz. Peygamber'in doğumundan da öncesini gösteren 568 tarihini görünce herhalde büyük ümitlere kapılmış olmalıdır.

HİÇ AKLIMDAN ÇIKMADI Kİ

Oryantalistlerin bu çalışmasına canı sıkılmış biri olarak mı siz de bu alanda çalışmaya karar verdiniz?

Benim bu konuya niçin ilgi duyduğum sorusuyla zaman zaman karşılaştığım olmuştur. Bugün siz de aynı şeyi soruyorsunuz bana. Hz. Osman'a nisbet edilen mushaflardan birinin basımı vesilesiyle yapılan tanıtım toplantısında konuşmamı tamamladıktan sonra ilâhiyatçı bir ilim adamının sorusu aynen şöyle idi: "Bu mushaflar yıllar ve hatta asırlarca kütüphane ve müzelerde durup dururken onlar üzerinde çalışma yapmak nereden aklına geldi?". Benim cevabım da kısaca şöyle olmuştu: "Hiç aklımdan çıkmamıştı ki!". Ayrıca Kur'an'ın mevsûkıyeti konusunu öğrencilik yıllarımdan beri önemsemiş, diğer semavî kitapların akıbetleriyle yapılan mukayeseler karşısında bana müslüman olmanın ve bu Kitab'a inanmanın ayrıcalığını yaşatmıştır. Oryantalistlerin Kuran'ın mevsûkiyetine dair iddiaları açısından baktığınızda da yapılması gereken bir çalışmaydı bu. Geç bile kalmıştık. Çünkü onlar bizim metodumuzla olmasa da bu ilk mushaf nüshalarına ve varaklarına el atalı nerede ise bir asır olmuştu. Diğer taraftan onlardan bazılarının Kur'an'ın mevsûkıyetine gölge düşürme çabasıyla bu tür varak ve nüshaları incelediklerini göz önünde bulundurarak karşı tezlerin geliştirilmesi gerektiğini de unutmamak gerekir.

BENZER BİR ÇALIŞMA YOK

Sizden önce bu alanda çalışan başka kimse var mıydı?

İslâm dünyasında benzer bir çalışma olmadığını biliyorum. Benim üzerlerinde çalışıp tahkik ettiğim mushaflar üzerinde oryantalistler de henüz benzer bir çalışma yapmadılar. Onların bu konuda yaptığı şey, bazı varaklar veya bu varaklar üzerinde takıldıkları bazı unsurlar üzerinde yoğunlaşarak değerlendirmeler yapmaktır. Ancak onların Kur'an, İslâm, Hz. Peygamber hakkında yaptıkları çok şey var elbette. Ancak konumuzla ilgili olarak yaptıkları bir şey var ki ben onu gerçekten önemsiyorum. Şöyle ki: Onların bu tür mushaf nüshalarının ve varaklarının fotoğraflarını çekerek arşiv oluşturmaya başladıkları tarih 1930'lu yıllara kadar uzanır. Halen Berlin, Paris, Zaarland gibi merkezlerde dijital ortama da aktardıkları bu fotoğraf sayfalar üzerinde yoğun bir çalışma içindeler.

BANA DESTEK ÇIKAN YOK

Sizin çalışmalarınızın oryantalistlerden farkı nedir hocam?

Söylediğim gibi onlardan hiçbiri benim incelediğim ve tahkikli olarak neşredilmiş mushafların herhangi birini başından sonuna kadar okumuş değiller. Metotlarında böyle bir şey yok. Tahkikli ve karşılaştırmalı olarak neşrettikleri herhangi bir mushaf yok. Onların bu metinler üzerinde aradıkları şeyler başka. Benim yaptığım ise bu nüshaları olduğu gibi araştırmacıların önüne koymak, değişik coğrafyalarda yazılmış bu mushaflarda tam bir birlikteliğin bulunduğunu göstermektir.

Bu çalışmalarınıza kimler destek sağlıyor?

Bu vesile ile belirtmeliyim ki, oryantalistlerin bu çalışmaları devlet tarafından desteklenmektedir. Mesela Yemen'deki çalışmaları için Alman oryantalist Dr. Gerd-R. Puin ve ekibi emrine -hatırımda yanlış kalmamışsa- Alman makamları 2 milyon 200 bin DM gibi bir ödenek vermişti. Berlin'deki Corpus Coranicum projesi için yine Alman hükümetinin bu projede çalışan ekip emrine 10 milyon EUR ödenek tahsis ettiğini bu projede çalışanlardan biri bizzat bana söylemişti. Beni destekleyen bir cihet henüz olmadığı gibi, çalışmalarımda bana yardımcı olan bir asistan, bir ferd-i vâhid de yok. Ancak IRCICA Genel Direktörü Doç. Dr. Halit Eren'in teşvik ve destekleri için kendisine şükran borçlu olduğumu ifade etmeden bu konuyu geçmem doğru olmaz. Çünkü söz konusu mushaflardan altısının karşılaştırmalı ve tahkikli olarak neşri ve çalışmalarımın ilim dünyası ile buluşturulması bu destekle mümkün olmuştur.

AYRI KÂTİPELERİN ELİNDEN AYNI METİN ÇIKMIŞTIR

Yaptığınız çalışmalarda en eski mushaf örneklerini karşılaştırıp aralarında bir çelişkinin bulunmadığını tespit ettiniz. Bu bilgi bize Kur'an'ın hiç değişmeden günümüze ulaştığını söylüyor diyebilir miyiz?

Elbette diyebiliriz. Yıllardır bunu demeye çalışıyoruz. İnceleyip şu ana kadar neşrine muvaffak olduğumuz altı nüshadan hiçbiri Hz. Osman'ın yazdırdığı mushaflardan biri olmasa da verdikleri ortak mesaj önemlidir. Şöyle ki:

Bu mushafların hemen hepsi hicrî I. asrın ikinci yarısından veya II. asrın birinci yarısından bize ulaşmışlardır. İçlerinde I. asrın ilk yarısından bize ulaşanın bulunması da ihtimal dışı değildir.

Bunlardan Taşkent Mushafı Hz. Osman'ın çeşitli merkezlere gönderdiği mushaflardan Kûfe Mushafı ile, Topkapı, San'â ve MEFİ (Kahire Methafü'l-fenni'l-İslâmî) mushafları Medine Mushafı ile, TİEM (İstanbul Türk ve İslâm Eserleri Müzesi) ve St. Petersburg mushafları Basra Mushafı ile, Kahire Mushafı (el-Meşhedü'l-Hüseynî) yine muhtemelen Kûfe Mushafı ile, Londra, Paris ve Tübingen mushafları Şam Mushafı ile irtibatlıdır. Yani o mushaflardan veya onlardan istinsah edilmiş nüshalardan yazılmışlardır. Onlar için böyle bir şecere tesbiti yapabiliyoruz. Özellikle Kahire'deki el-Meşhedü'l-Hüseynî Mushafı dışındakiler için bu değerlendirmeyi kesine yakın bir ifade ile yapmak mümkün görünmektedir.

Bu mushaflar arasında Londra ve Paris mushafları gibi aynı bölgede yazılanlar varsa da genellikle 13 asır önceki şartlarda birbirinden çok uzak coğrafyalarda yazılmış olduklarının göz önünde bulundurulması gerekmektedir.
Hepsi ayrı ayrı kâtipler tarafından kaleme alınmıştır.

Kâtiplerinin birbirlerini tanıma ve dolayısıyla birbirinden kopya edilmiş olma ihtimali yok gibidir. Bir başka ifade ile söylemek gerekirse, ayrı ayrı kâtipler tarafından birbirinden uzak bölgelerde ve birbirlerinden habersiz olarak, ama Hz. Osman'ın bu farklı bölgelere gönderdiği nüshalardan istinsah edilmişlerdir.
Boyutları, varak sayıları, satır sayı ve düzenleri birbirlerinden çok farklıdır. Yani kâtiplerinin bu konularda birbirlerinden etkilenmedikleri açıktır.

Gerek sûre, gerekse sûreler içindeki âyet düzeni ve sıralaması açısından aralarında (ve bugün okuduğumuz matbû mushaflar arasında) hiçbir ayrılık yoktur. Başlarından sonlarına kadar metin birlikteliğine sahiptirler. Bir âyet birinde nasıl yazılmışsa diğerlerinde herhangi bir farklılık olmaksızın aynı şekilde yazılmıştır. Mana açısından önemi olmayan bazı imlâ farklılıklarıyla bazılarında görülen basit ve sınırlı sayıda kâtip sehivlerinin yüce kitabın korunmuşluğu açısından kayda değer hiçbir önemi yoktur.

Tam bir iç huzuru ile ve özetle söylenmesi gereken şudur: Yaklaşık 13-14 asır öteden bize ulaşan nüshalarını inceleme fırsatı bulduğumuz bu yüce kitab, bütün coğrafyalarda ve zaman dilimleri içinde sadece karîlerin ezber ve tilâvetleriyle değil, ashâb nesline çok yakın dönemlerde ve muhtemelen onlardan bazıları hayatta iken (belki de bazıları sahâbî kalemiyle) değişik bölgelerde yazılmış belgelerle de 21. asrın insanının önündedir. Bir başka ifade ile söylemek gerekirse o, satırlarda ve sadırlarda (hâfızların ezberlerinde) korunmuş mukaddes metindir.

Ayşe OLGUN / Yenişafak