Doyumluk değil, tadımlık

  • 16.09.2009

Yaşar Kemal'in bu ay yayımlanan Binbir Çiçekli Bahçe'sinin yanı sıra önümüzdeki ay çıkacak iki kitap, Paulo Coelho'nun Kazanan Yalnızdır ve Gaye Boralıoğlu'nun Aksak Ritim kitaplarından birer parça sunuyoruz

Yeni bir roman yazmak, yeni imgeler bulmak, yeni bir dünyaya açılmaktı benim için İnce Memed. İnce Memed'in bende oluşturduğu yeni düşünceler, bana getirdikleri yalnız "mecbur insan" değil, sonradan yazdıklarımın hemen hepsini etkileyen bir insan anlayışıdır: İnsanlar sıkıştıklarında, ölümün acılarını yüreklerinde duyduklarında bir mit dünyası yaratıp ona sığınırlar. Mitler yaratmak, düş dünyaları kurmak, dünyadaki büyük acılara karşı koymak, sevgiye, dostluğa, güzelliğe, belki de ölümsüzlüğe ulaşmaktır. Bir karanlıktan gelip bir karanlığa gidiyoruz. Homeras İlyada'da, "İnsanoğlu en acı çeken yaratıktır," diyor. Çünkü ölümün bilincine varmış tek yaratık insandır. Dostoyesvki Budala'sında, "İnsanoğlunu sonsuz bir uçurum üstüne ayağını koyacak kadar orada yaşamaya mahkûm edin; yağmur altında, karda kışta, o acı içinde, açlıkta yoklukta yaşar da ölmeye razı olmak, yaşamını sürdürmekte direnir," diyor. Belki bu bir simge. Ama biliyoruz ki, insanoğlu açlıklar, yokluklar, sömürüler, sefaletler, aşağılanmalar arasında yaşamaya devam ediyor. Şimdi, nedir bu dünyaya bağlılığımız? Nedir bu? Varmak istediğim gerçek insanın içindeki bu sevinç ne? ... Ben hiçbir zaman kahramanlara inanmadım. Yazdığım başkaldırı romanlarında da, o kahraman dediklerimizin halkın elindeki araçlar olduğunu hep vurguladım. Bu araçları halk kendi yaratıyor, kendi de koruyor, onlarla birlikte yeniliyor, yeniyor. O mecbur insan tipini, kişiliğini, birtakım sebeplerden ötürü halk şıp diye buluyor. Ya da uzun aramalardan sonra buluyor. Ama buluyor. En azından benim roman kişilerim böyle. Ben, her insanı yaratıcı saydığım gibi, her insanın içinde de bir başkaldırı kurdu olduğuna inanırım... Her çağın bir mit yaratma biçimi var. Eski Mısır'da başka mitler var, Sümerlerde, Asurlarda, Hıristiyanlarda, Müslümanlarda, kuzeyde, güneyde mit yaratma biçimleri hep değişiyor. Benim savım şu ki, kıyamate kadar insanlar mit dünyaları, düş dünyaları yaratarak o dünyalara sığınacaklardır... Günümüzün bu karmaşasında bile her gün ne mitler yaratılıp sığınılıyor. İnsanoğlu düş gördüktçe insandır. Mutluluğumuz düş dünyaları yaratmaktır. Aşk dediğimiz ulvi yücelme bir düş, bir mit değil mi? Kahramanlık da öyle değil mi? Öyle değilse Don Kişot yüzyıllardır kitaplığımızda ne arıyor? Ben de kendimi azıcık bir yazar sayıyorsam, insan gerçeğine bilinçli olaraktan miti, düşü getirdiğimdendir... Ancak korkarım ki bu gidişle eski mitlere sığınacağız. Çağımızın getirdiği en büyük kötülük olan ve tehlikesini yeterince anlamadığımız doğa kırımı karşısında atalarımız gibi korku mitleri yaratacağız. Yel tanrıları, güneş, horoz, boğa, ay, toprak, toprak ana mitleri yaratıp onlara sığınacağız. Yıllardır romanlarımda, röportajlarımda, konuşmalarda hep üstünde durdum, doğanın her öğesinin ayrı bir kimliği vardır, her otun, her çiçeğin ayrı bir kişiliği, kendine özgülüğü vardır. Doğanın en küçük parçasının bile bir kimliği, bir kişiliği var. Kişiliği derken, bir ad bulamadığım için böylesine bocalıyorum. Bir gün insanlar, bilim adamları, yazarlar bunun da adını koyacaklar. Savrun Çayı İnce Memed'e başlamadan önce doğayla ilk karşılaştığım Toros Dağları'ndan Çukurova'ya yani Kilikya'ya inen birçok çaydan, iki ırmaktan biridir. Eğer Savrun Çayı'nı yaşamasaydım, doğayı böylesine duyumsayamazdım. Yıllarca ben Savrun Çayı kıyılarında dağlara yürürken, doğayla iç içe yaşadım. Pirinç tarlalarında yıllarca su kontrolörlüğü yaptım da... İşte o zamanlar yavaş yavaş, bir daldaki bir çiçeğin öbürüne benzemediğini, bir çimenlikte hiçbir yaprağın, köredeki hiçbir karıncanın, bir pınarın, Toroslardan ovaya inen Savrun Çayı gibi birçok çayın hiçbirinin birbirine benzemediğini gözlemledim. Bunların hepsini de Savrun Çayı'ndan öğrendim. Beni doğaya, ayrıntılarına götüren Savrun suyudur. Öyleyse son soluğuma kadar doğayı, insanları, ilişkileri, mümkünse yaşayabilmek, zenginleşmek dünyayla, evrenle. Doğa maceramı zenginleştirerek, benzemezliklerin gizine varmak... Doğa çok zengin. Yazarlar da doğaya yardım etmeli, doğayla birlikte insanları zenginleştirmeli. Eğer modern edebiyatla karşılaşmasaydım, karşılaşmam tesadüftür, bir destancı olurdum. Destancı olmama ramak kalmıştı, o sıralarda köyümün yakınındaki köye ilkokula gittim. Bu yüzden Rus, Fransız, İngiliz, Doğu, Batı klasiklerini okudum. Bu yüzden Stendhal, Çehov, Charlie Chaplin ustalarım oldu.

(Paulo Coelho'nun 1 Ekim'de çıkacak KAZANAN YALNIZDIR kitabından.)
Her şeyin, 1953 Cannes Film Festivali'nde, kimsenin tanımadığı 19'luk bir kızın, yapacak daha iyi bir işi olmayan fotoğrafçılara bikiniyle poz vermesiyle başladığı söylenir. Genç kız bir anda yıldız olmuş, adı efsaneleşivermişti: Brigitte Bardot. Şimdi herkes aynı şeyi yapabileceğini sanıyor. Bir aktris olmanın önemini kimse anlamıyor; tek geçerli şey güzellik. Uzun bacaklı ve saçları boyalı kadınların, bu dünyanın sahte sarışınlarının, sırf bütün gün plajda boy göstererek görülmek, fotoğrafçılara poz vermek ve keşfedilmek umuduyla yüzlerce, hatta binlerce kilometre uzaklardan Cannes'a akın etmelerinin nedeni de bu. Bütün kadınları bekleyen o tuzaktan kurtulmak; her akşam kocasına yemek yapan, her gün çocukları okula götüren, arkadaşlarıyla oturup sırf dedikodu olsun diye komşularının tekdüze hayatını çekiştiren bir ev kadını olmaktan sıyrılmak istiyorlar. Bu kadınların istediği, şan, şöhret ve parıltılı bir hayat; kasabalarında yaşayanları da, onları çocukluklarından beri hep çirkin ördek yavruları olarak gören, bir gün büyüyüp çiçek gibi açacaklarını, herkesin kıskanacağı dünya güzeli bir kız olacaklarını düşünemeyen kızlar ve oğlanları da çatır çatır çatlacak biri olmak. Göğüslerine silikon taktırabilmek ya da yeni ve seksi giysiler edinebilmek için borç almak zorunda kalsalar bile, hayaller dünyasında yükselmek isterler. Oyunculuk okulu mu? Boşversene, güzellik ve doğru bağlantılardan başka bir şey gerekmez. Sinema mucizeler yaratabilir, yeter ki o dünyaya kapağı atabilesin. Taşra kentinin hapishanesinden, o geçmek bilmeyen, sıkıcı, tekdüze hayattan kurtulabilmek için her şeyi yapmaya değer. Böyle yaşamaya aldırmayan milyonlarca insan, bırak bildiği gibi yaşamayı sürdürsün. Ama Festival'e geliyorsan, gözünü budaktan esirgememeli, her şeyi yapmaya hazır olmalısın: Anında kararlar vermeli, gerektiğinde yalan söylemeli, olduğundan genç görünmeli, nefret ettiğin insanlara gülümsemeli, seni sıkan insanları bile ilginç buluyormuş gibi davranmalı, sonuçlarını hiç düşünmeden "Seni seviyorum" demeli ya da bir zamanlar sana destek olmuş, ama artık istenmeyen bir rakip haline gelmiş arkadaşını sırtından bıçaklamalısın. Pişmanlık ya da utanç, yolunu kesmemeli. Elde edeceğin ödül, her türlü özveriye değer. Şan. Şöhret. Parıltılı hayat. Gabriela bu düşünceleri ürkütücü buluyor. Yeni bir güne başlamanın en iyi yolu olmadığı kesin. Daha da kötüsü, akşamdan kalma. Yine de avunabilir. Hiç değilse, beş yıldızlı bir otelin odasında, film satmak ya da satın almak gibi çok önemli bir işi olduğu için bir an önce giyinip gitmesini söyleyen bir adamın yatağında uyanmadı. Kalkıp arkadaşlarından biri hâlâ evde mi diye etrafa bakınıyor. Tabii ki hiçbiri yok. Çoktan kendilerini Croisette Bulvarı'na atmışlar; şimdi ya bir yüzme havuzunda, ya bir otelin barında ya da bir yattalar, belki biriyle öğle yemeğinde buluştular, belki de birine rastlarız umuduyla plajda dolaşıyorlar. Bir süreliğine çok pahalıya ortaklaşa kiraladıkları küçük apartman dairesinde, yere beş şilte serilmiş. Şiltelerin çevresi, kimsenin yeniden gardıroba yerleştirme zahmetine katlanmadığı giysiler, ayakkabılar ve askılardan geçilmiyor. Gabriela, "Burada giysiler insanlardan daha çok yer kaplıyor," diye geçiriyor içinden. Elie Saab, Karl Lagerfeld, Versace ya da Galliano marka giysiler giymeyi hayallerinden geçirmeleri bile mümkün olmadığından, evin içi yalnızca bikiniler, mini etekler, tişörtler, yüksek topuklu seksi ayakkabılar ve bir yığın makyaj malzemesiyle dolu. "Bir gün ben de canımın çektiğini giyeceğim, yeter ki bir şans tanınsın bana da." Peki, o şansı neden istiyor? Çok basit. Çünkü okulda yaşadıklarıyla annesiyle babasını hayal kırıklığına uğratmış olmasına ve güçlüklerin, bunalımların, yenilgilerin üstesinden gelebileceğini kendine kanıtlamaya kalkıştığından beri karşısına dikilen engellere karşın, kendisinin en iyi olduğunu biliyor. O kazanmak ve ünlü olmak için yaratılmış, bundan hiç kuşku duymuyor.

Gaye Boralıoğlu'nun önümüzdeki ay yayımlanacak AKSAK RİTİM adlı romanından 'Şeytan Çekici' başlıklı ilk bölümden bir parça.)
İki elinde birer mavi naylon torba, bahçe kapısını ayağıyla itip içeri girdi Güldane. Eteği fırfırlı, yeşil üzerine bordo çiçek desenli elbisesinin cebinden çıkardığı anahtarla evin kapısını açtı. Topukları iyice yenmiş, yanından hafifçe açılmış ayakkabılarını kapının önünde çıkarırken gözü aynaya takıldı. Yeni açmış narçiçeği gibi bir şey ona bakıyordu. Alelacele bağladığı yemenisinden çıkan kınalı saçları omuzlarının iki yanına dökülüyor, alnındaki perçemler orman yeşili gözlerini gölgeliyordu. Beğendi bu renk cümbüşünü Güldane. Sonra bakışları yine çillerine takıldı. Elini elmacık kemiklerine götürüp vazgeçemediği bir ısrarla çillerini silmeye çalıştı, olmadı. Yüzü asıldı. Beş yaşında, yüzündeki çilleri fark ettiği günden beri onlardan nefret ediyordu. Şimdi 15'indeydi ve o lanet olasıcaların sayısı her geçen yıl artıyordu. Güldane mutfağa giderken kenarı kırık, ahşap çerçeveli aynanın içinde olağanüstü güzellikte, vahşi hayvan parlaklığında, hayat suyu kadar akıl karıştırıcı görüntü kayboldu; geride, üzerinde gül desenli solmuş bir örtü bulunan bir divanın kenarı, boyası dökülmüş tahta bir iskemle, kirli yeşil renkte bir duvar ve o duvara çakılmış paslı bir çivi kaldı. Güldane elindeki torbaları mutfaktaki tezgâhın üzerine boşalttı: İki paket süt, pirinç, makarna, üç paket Samsun, iki paket çekirdek, bir demet maydanoz, üç limon... Ama bu ıvır zıvırla hiç ilgilenmedi. Mavi naylon torbalardan birini aldı, oturma odasına geçti. Kanepeye oturup poşeti kafasına geçirdi, uçlarını neredeyse boğazını sıkacak bir şekilde boynundan bağladı. Torbanın içinde nefesi, kendi nefesine karışıyordu. Naylonun kokusu genzine doluyor, nefes alıp verdikçe ağzını daha çok açma ihtiyacı duyuyordu. Kendi varlığının ya da yokluğunun bu kadar farkında olmak tarifi zor bir haz veriyordu ona. Zihni 15 yıllık küçücük hayatının üzerinde bir salıncak gibi sallandı... Annesinin iri memeleri, babasının sigara kokan nefesi, yırtık entarisinin içinden görülen ayva tüylü bacağı, bazen beline bağladığı yemenisinin pulları, sobanın maşası, Yunus'un darbukaya vuran parmakları, kurbağalar, derenin çamuruna bulanmış lastik pabuçları, aslanın ağzı, kirli donu, cama çarpan kelebek, gri bulutlar, hiç görmediği rüyalar birbiri ardına ve bazen de birbirine karışarak geçip durdu zihninden. O sırada uzaktan bir ses işitti Güldane. Yunus'un darbukası dokuz sekizlik bir ritim atıyordu. Trak, tak tak ta tak... Trrraaak tak. Güldane ayağa kalktı. Kafasında mavi naylon torba, kollarıyla havayı yara yara, dünyayla birlikte döne döne dans etmeye başladı. Tak tak... Ta tak tak... Yunus darbukaya vurdukça Güldane gerdanını kırdı, kalçalarını çalkaladı, omuzlarını titretti, memelerini salladı. Ağır ağır, müziğin en hassas yerlerine vurdu. Göğsüyle, göbeğiyle, parmaklarıyla vurdu. Ellerini yumruk yapıp birbirine vurdu. Kafasında naylon torbayla kendi nefesinden geçen Güldane, dünyanın da dibine vurdu. Bedeniyle ruhu iyice ayrı köşelere savruldu. Sonunda şak diye yere düşüverdi boylu boyunca.

kalan karakter 460

ÖNEMLİ NOT: Bu sayfalarda yayınlanan okur yorumları okuyucuların kendilerine ait görüşlerdir. Yazılan yorumlardan SABAH veya sabah.com.tr hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Diğer Kitap - Edebiyat Haberleri
Diğer Kitap - Edebiyat Haberleri
Çizgi roman artık burada peki siz neredesiniz?
Bu kitap yakılmayı hiç hak etmiyor
Çarpıcı bir ilk roman
Nazlı Eray: Çocuklara düş gücümü tanıtmak istiyorum
Bir temel kaynak
Dan Brown yine rekora koşacak
"Herkese Biraz Bilim" ufaldı
Onat Kutlar'ın "İshak"ı 50 Yaşında
Punk şair Carrol hayatını kaybetti
'Latife Hanım 15'inde Beethoven çalıyordu'
Atayman, çevirisiyle ödül aldı
"Niteliksiz Adam 1 ve 2" sürpriz yaptı
Açlığın Şarkısı Türkçede
Yaşar Kemal'den sürpriz kitap
Çırağan Okumaları’nın Eylül konuğu Selim İleri
ESKADER kursları başlıyor
Frankenstein çizgiyi iyice aştı!
Sorduk söyledi
Gross'un nefes kesen romanı
Nick Cave'in kitabı iPhone'da
Masumiyet Müzesi New Yorker'da
Uzuner, barış için Avusturya'daydı
'Sanatı kimler şirketleştirdi?'
En tepedeki 20 yazarın piyasa etkisi 42 milyon
Ikea kataloğuna yeni yazı karakteri 'krizi'
Büyükadalı Rum Türklerinin kitabı
Aşkı Aradığın Yer ikinci baskıyı yaptı
Orada bir çöplük var
Orhan Pamuk Meksika yolcusu
'Maykıl' çizgileri ve heykeli ile yine gündeme geldi
www..com.tr
Facebook’un en iyi gazetesi
SABAH’ı beğen,
son dakika haberlerini kaçırma
facebook.com/Sabah
Son dakika haberlerini
Twitter’ın en iyi gazetesi
Sabah’da takip et
twitter.com/sabah
Sosyal Medya' nın En Çok Paylaşılanları
ÜCRETSİZ SABAH BÜLTEN ÜYELİĞİ

Üye olun, son dakika haberleri e-postanıza gelsin.

Adı Soyadı :
E-posta :
Üye Ol