X İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR
ARKADAŞINA GÖNDER Parklara, pazarlara gider sık sık dolmuşa binerim
* Birden fazla kişiye göndermek için, mail adresleri arasına “ ; ” koyunuz

Parklara, pazarlara gider sık sık dolmuşa binerim

  • Giriş Tarihi: 13.3.2016
Parklara, pazarlara gider sık sık dolmuşa binerim
Parklara, pazarlara gider sık sık dolmuşa binerim

'Yeter' dizisinin başrol oyuncusu Yurdaer Okur, "İzleyiciyle arama öyle 'büyük büyük' mesafeler asla koymam. Parklara, pazarlara gider, dolmuşa binerim. Yaşantımızı değiştireceksek o zaman bizi besleyen damarları da kesmiş oluruz" diyor

atv'de bir dönem yayınlanan 'Karadayı'nın Savcı Turgut'una ve şimdilerde ise 'Yeter'in beyin cerrahı 'Yekta Harmanlı'ya hayat veren Yurdaer Okur, kendisiyle ilgili merak edilenleri Esquire dergisine anlattı.

Tiyatro okuyup da dizi oyuncusu olma fikrine karşı mıydınız?
Genellikle o dönemde tiyatro oyuncularının böyle bir duruşu vardı. Bizler daha çok sahneye ve tiyatroya konsantre olduğumuz için; açıkçası olumsuz bakıyorduk. Ama zamanla şunu gördüm ki; televizyon denilen cihaz milyonların evine giriyor ve etkisi inanılmaz büyük; oyuncu ile seyirci arasında bambaşka bir bağ kuruluyor. Bu bağı tiyatroda asla kuramazsınız. Bir kamera vasıtasıyla evlere girip gözünüzün içindeki hissiyatı alıyor izleyici. Dolayısıyla bunun oyuncuya büyük bir sorumluluk da yüklediğini anladım. Televizyon işini küçümsememek gerekiyor. Kamera hiçbir şeyi affetmiyor çünkü.

YAPIMCI RİSK ALMIYOR

Sokakta hayranlarınızla aranızdaki mesafeyi nasıl koruyorsunuz?
Öyle çok 'büyük büyük' mesafeler asla koymam, koyamam da. Sonuçta ne olursa olsun sizi televizyondaki karakter olarak da tanısalar çevresel faktörlerden kaygı duymam, genellikle oldukça rahat yaşayan birisiyim; buraya gelirken dolmuşa binip geldim mesela... Parklara, pazara giderim. Bir de tabii şöyle bir şey de var; siz ne kadar rahat olursanız karşınızdaki de o kadar rahat oluyor. Biz bu ilişkilerden besleniyoruz sonuçta, bunu da unutmamak gerekiyor.

Uzun süre canlandırılan karakterler, insanın üzerine yapışıp kalıyor mu?
Doğruyu söylemek gerekirse; evet kalıyor. Hani diyorum ya; bu tamamen seyirci ile ilgili bir durum, seyirci de bizim piyasamız da yavaş yavaş gelişiyor diye... Arz-talep meselesi gibi de görebilirsiniz bunu. İzleyici, oyuncu ile karakteri özdeşleştirince; yapımcılar da oyuncunun üzerinden riske girmek istemiyor. Artık hiçbir yapımcı oyunculara değişik karakterler vererek riske girmiyor. Halbuki bir oyuncu her karaktere girebilmeli. Bu arada benzer durum iyi tutmuş işleri uzatmak için de geçerli. Tadında bırakmak lazım... Koca bir yanılgı üzerinden zaman kaybı, para kaybı, her türlü kaybı yaşıyorsunuz.

PSİKOPATLAR SEVİLİYOR


Siz de 'Savcı Turgut'tan sonra 'Yekta' ile benzer bir karakteri canlandırmış oluyorsunuz. Size göre 'Yekta'nın 'Turgut'tan farkı ne?
Kabaca 'kötü' sayılabilecek bir adamı canlandırıyorum. Seyirci bu karaktere alışkın değildi. Bir önceki karakterime bir parça yakın bulmakla beraber bu meselenin tamamı beni çok etkiledi. Beyin cerrahı bir adam, işinde çok başarılı ama böyle bir adamın ailesiyle problemler yaşaması etkileyici. Bu karakteri oynamak ve zamanla şifreleri çözmek çok hoşuma gitti açıkçası. 'Yekta', şaşırtıcı bir şekilde tuttu. Karakterin naif bir yanı da var; oradan yırtıyor bence.

Kötü bir karakteri canlandırmak oyuncu için bir avantaj mı, dezavantaj mı sizce?
Avantaj bence... Çünkü iyiyi oynamak sınırları çok zorlamaz. O karakterin yapabilecekleri hep gördüğümüz şeylerle sınırlı kalır. Daha 'kahramanvari' yani. Oysa ki, bir 'Batman'e bakın; 'Joker' o kadar iyi oynamasaydı, 'Batman' kahraman olamazdı. İyinin karşısında onu ne kadar zorlayan kötü bir karakter varsa; iyi karakter de o kadar iyi oluyor. Bir oyuncu kötüyü her zaman en 'iyi' şekilde oynamak zorunda. Toplum olarak da biraz 'zor'u seviyoruz sanırım. Zor şartlarda büyüyoruz, zor şartlarda çalışıyoruz; dolayısıyla hafif zeki ama psikopat roller daha çok seviliyor. Bence bu durumu sosyologlar bir araştırmalı. Pek normal bir durum değil çünkü bu.

YENİ NESİL GENÇ OYUNCULARIN CESUR OLDUĞUNU DÜŞÜNÜYORUM

Oyunculuk yapmak için illa ki almak gerektiğine inanıyor musunuz; yoksa yetenek de olabilir mi?
En önemli şeyin Allah vergisi yetenek olduğuna her zaman inanırım. Ne kadar çalışırsa çalışsın insanın içinde yoksa, başarının geleceğini pek sanmıyorum. Aslında konservatif bir yapım da var; eğitimin şart olduğunu düşünüyorum. Konservatuvarda geçirdiğiniz süre zarfında sesinizi, vücudunuzu, nefesinizi, elinizi-kolunuzu sahneye nasıl koyacağınızı öğrenirsiniz. Ama bunu kitaplar alıp kendi kendinizi de eğiterek ya da bir hocadan destek alarak da yapabilirsiniz. Konservatuvarda tiyatro eğitimi almanın diğer sanatlara göre tek farkı, ekip halinde yapılıyor olması. Kısacası bir topluluğun parçası oluyorsunuz. Yoksa konservatuvar okumadan kendini çok iyi yetiştirmiş kişiler de izliyoruz.

GURUR DUYUYORUM


Yeni nesil oyuncular hakkında neler düşünüyorsunuz?
Gençleri çok cesur buluyorum. Kendi yazdıkları oyunu oynayanlar var. Türk tiyatrosu için bence çok büyük şanslar. Cesaret dediğimiz şey sayesinde genç yaşta önünüzü daha çok görüyor, çok daha güzel adımlar atabiliyorsunuz. O yüzden burada 'bıçaksırtı' bir olay ortaya çıkıyor. Sağlam adımlar atabilen arkadaşlarla gurur duyuyorum. Ama 'Kaybedeceğim ne var ki!' diye yola çıkanlara özgüvenli olmalarını ama bir yandan da klasik duruşu unutmamalarını tavsiye ediyorum.

ADIM ATARKEN ÖNCE KIZIMI DÜŞÜNÜYORUM

Genelde sakin bir yapınız var. Sizi neler kızdırır?
Evet, genelde çok sakinimdir ama haksızlığa uğradığımda, birisinin haksızlığa uğradığını gördüğümde ya da üzerine vazife olmayan durumlar karşısında yorum yapanlar olduğunda tepkim daha farklı olabiliyor. Sonunda başka bir dilden anlamayanlara son çare olarak siz de farklı bir dil kullanmaya başlıyorsunuz. Keşke herkes karşılıklı empati kurabilse...

Ani ve zor durumlar karşısında soğukkanlılığınızı koruma beceriniz ne durumdadır?
O konuda gerçekten iyiyimdir. Soğukkanlılığı her an en üst seviyede tutabilirim.

Ne de olsa artık babasınız, hayata karşı daha sağlam durmanızı gerektirir bu... Baba olmak sizde neleri değiştirdi?
Doğumdan sonra anneyi dikişe aldıklarında bebek ile babayı çok kısa bir süre yalnız bırakıyorlar. Bizim de öyle bir yalnız kalmışlığımız var. O esnada Nar, gözlerini açıp bana baktı ve "Ben hep vardım, siz kimsiniz?" diyordu resmen. İşte orada bir şeyler oldu bana. "Bu nasıl bir dünya, ben nereye geldim?" gibi değil de "Zaten burası benim alanımdı. Sen kimsin?" bakışıydı. O an aslında bu dünyada yalnız olmadığımızı anladım. Baba olduktan sonra artık adımlarımı atarken ilk önce kızım Nar'ı, ailemi düşünüyorum. Daha evcimen oluyorsunuz... Onunla bir an önce görüşmek için eve hızlıca gidiyorum. Anlatılamaz, bu duyguyu yaşamanız gerekiyor. Anne-çocuk, babaçocuk, aile-çocuk ilişkisi çok kutsal.

40'lı yaşlarınızın başındasınız. Hiç yaşlanma ile ilgili bir derdiniz oldu mu?
Öyle bir derdim yok ama insan çocuğunu düşünüp ona odaklanıyor. 10 yıl sonrayı görememek ve çocuğum için bir güven çemberi oluşturamamak beni kaygılandırıyor.

kalan karakter 1000

ÖNEMLİ NOT: Bu sayfalarda yayınlanan okur yorumları okuyucuların kendilerine ait görüşlerdir. Yazılan yorumlardan SABAH veya sabah.com.tr hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.