X İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR
ARKADAŞINA GÖNDER Pehlivan kahveye doymaz
* Birden fazla kişiye göndermek için, mail adresleri arasına “ ; ” koyunuz

Pehlivan kahveye doymaz

  • Giriş Tarihi: 10.3.2013

18. yüzyılda bir Polonyalı araştırmacının yazdığı en eski kahve kitabı, Türkçeye çevrildi. Yazar, kahveyi Tanrıların içeceği olarak tanımlıyor ve pehlivanların dövüşten sonra güç kazanmak için içtiğini anlatıyor

Kahvenin geçmişi efsanelere dayanır ve ağızdan ağza geçen bu efsaneler, zamanla gerçekmiş gibi algılanır. Öyle ki, bir efsaneyi çürüten bir belge ortaya çıktığında bile efsane yok olmaz, varlığını sürdürür. Örneğin kitaplarda, Avrupa'da ilk kahvehanenin 2. Viyana Kuşatması'nın ardından, 1683'te, geri çekilen Türk birliklerinin bıraktıkları kahve çuvallarını bulan Franz Kolschitzky adlı bir Avusturya casusu tarafından Viyana'daki St. Stephan Katedrali'nin hemen yanında açıldığını okursunuz. Oysa bu şehir efsanesinin Gottfried Uhlich adlı bir kişinin çok sonra, 1783'te yazdığı bir makalede ilk kez ortaya atıldığı bugün biliniyor. Gerçi Viyana'daki ilk kahvehanenin hangisi olduğu hakkında hâlâ bilgi yok, ama ilk kahvelerden birinin, 1685'te Johannes Theodat adlı bir Ermeni tarafından açıldığı kesin kanıtlanmış durumda. Ama Kolschitzky efsanesi hâlâ sürüyor. Yeme içme kültürümüzün tarihi hakkındaki bilgisine büyük saygı duyduğum Turgut Kut, kahve hakkında bilinen en eski kitabın Osmanlı İmparatorluğu ve İran'ı iyi tanıyan Thadeusz Krusinski adlı bir Polonyalı tarafından Türk Kahvesinin Usulünce Tüketilmesinin Tarifi başlığıyla 1769'da yayımlandığını söylemişti. Kitabın peşine düştüm ve Polonya'daki bir kütüphanede orijinal nüshasına ulaştım. Türk Kahvesi Kültürü Araştırmaları Derneği bu eserin fotokopisini temin etti, İstanbul'daki Polonya diplomatik temsilcileri aracılığıyla bu eski metni Türkçeye aktaracak bir çevirmen buldu ve Türk kahvesi hakkındaki literatürümüz bir yeni belge daha kazandı. Eserle ilgili tarihsel araştırmaları uzmanlarına bırakıyor, sadece içinden ilginç bulduğum bölümleri aktarmakla yetiniyorum: "İşbu eser, yazarının, tadı itibariyle 'ambrosia' yani 'tanrılar içeceği' diye adlandırmaktan hoşlandığı Türk kahvesi hakkındadır," diye başlayan önsözün ardından yazar sadede geliyor: "Türkler aç karnına kahve içmez. Bunda o kadar kararlılar ki bir atasözleri bile vardır: 'Kahve içmeden önce atıştıracak bir şeyin yoksa kaftanından bir düğme kopar da onu ye.' Bundan dolayı olacak ki Türkçe sözlükte kahvaltıya 'kahve altı' denir." Yazar bunun, kahvenin sindirimi hızlandırmasından, midede sindirilecek bir şey bulamadığı takdirde, hayati organları sindirip, iktidarı zayıflatmasından kaynaklandığı görüşünde. Surname-i Vehbi'den aldığı "Ehl-i irfan arasında bir ziyafet büsbütün / iki fincan kahve ile bir lüle keskin tütün..." beytini, yazar "Misafir ağırlarken şu adet uygundur: Ver bir fincan kahveyle bir lüle tütün," diye yorumluyor ve aç karnına içilmemesi için kahvenin yanında reçel ikram edildiğini, Türklerin çocuklarına yetişkin oluncaya kadar, hatta daha da uzun süre kahve içmelerini yasakladıklarını da belirtiyor.

CARİYE İHMALE GELMEZ
O dönemlerde kahvenin bazı zararları olduğuna inanıldığı anlaşılıyor. Kolschitzky, "Acemistan'da dolaşan bir rivayete göre: Safevi hanedanının ilk şahı İsmail, kahve içmeye başlayınca en gözde cariyesini ihmal etmeye başlamış. Cariye bir gün huysuzlaşan bir tayın dizginlenemediğini görünce, 'Cesur tayı neden yoruyorsunuz?' demiş ve 'Efendim gibi kahve içirseniz azgınlığı geçer,' diye eklemiş. Bundan dolayı padişahlar nesillerdir kahve kullanmazlar, maksatları da Osmanlı ailesinin başarısını temin etmek. Aksi takdirde çoktan Giraylara veya Tatar hanlarına yenilirdi," diyor. Kolschitzky'nin diğer bazı gözlemleri de şöyle: "Türkler, fazla hareket ettikten sonra ya da kavga dövüşün hemen ardından içilen kahvenin gücü yeniden kazandırdığına inanırlar. Türk pehlivanları veya güreşçileri dövüşten sonra kahve içip tekrar meydana çıkıp güreşmeye devam ederler. Tecrübelere dayanarak söylüyorum insan alkolü fazla kaçırınca da kahve sağlığa kavuşma yolunda yardımcı olur. Türk efendilerin her gün taze kavrulmuş kahve içebilmeleri için özellikle tuttukları kahvecileri vardır."

POLONYALI YAZAR, KAHVE İÇİN BİR ŞİİR DE YAZMIŞ

KAHVE ÜZERİNE HOŞBEŞ
Güneşin doğduğu sıcak, mahsuldar diyar Beni dünyaya getiren canımdır vatan, Bir memleket var mı bana sahip çıkmayan! Özelliklerimi, marifetlerimi kıskanmayan? Tanrı aşkına! Bu sonum neden? Neden bu ceza? Kabahatim nedir? Kıymayın bana! Suçunu bilmez uzuvlarımı ateş kavurur Vücudum yarılır, var mı bir suçum? Sonra zevk için beni toz yaparlar Aman yarım kalmasın benim şu cezam Suda boğarlar, çöktürür dibe Üzülecek yok mu kimse bu halime? İntikam almak yerine celladımdan Ona can katarım kendi canımdan Sıhhati benden, gönlünün şeni Tadım acı geldiyse, üzdümse seni Damağında bırakırım azcık şekeri.

TÜRKLER ŞEKERSİZ İÇER
Krusinski, kahvenin nasıl pişirilmesi gerektiğini de anlatıyor: "Türkler kahveyi şekersiz içer, çünkü acı kahve safraya iyi gelir, şeker ise safrayı bozar. Acemler kahve yaparken kokulu olsun diye birkaç tane karanfil veya tarçın koyarlar, bazen de ağızlarına kıtlama şekeri atarak kahvenin acısını giderirler." diyor. Nezleye, öksürüğe, böbrek taşlarına iyi gelmesi için kahveye neler katılması gerektiğine de değinen yazar "En çok beğenilip övülen, kakuleyle içilen kahvedir. Ancak kakuleyi toz halinde değil de biraz dövüp kullanmak gerek," diyor.