X İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR
ARKADAŞINA GÖNDER Ortadoğu'ya 'Anadolu-santrizm' modeli
* Birden fazla kişiye göndermek için, mail adresleri arasına “ ; ” koyunuz

Ortadoğu'ya 'Anadolu-santrizm' modeli

  • Giriş Tarihi: 1.9.2013

Anadolu, yeni dünya düzeninde istinat noktası olabilir. Ancak bunun için yeni bir ideolojiye ihtiyacı var. ‘Anadolumerkezci’ yumuşak bir ideoloji, sokaklarında kan dökülen Ortadoğu’ya da ihraç edilebilir.

Kabil'in, kardeşi Habil'i öldürdüğü, Hazreti Yusuf'un kardeşleri tarafından bir kuyuya atıldığı, kız çocuklarının diri diri gömüldüğü, Hazreti Muhammed'in taşlandığı/göçe zorlandığı ve nihayet günümüzde etnik ve mezhepsel savaşlarla cehenneme çevrilen bir coğrafyanın adıdır Ortadoğu.

'Eurocentrism'in, yani Avrupamerkezci düşüncenin ürettiği bir kavramdır. 'Vahşi Batı'dan çok daha acımasız ve vahşi bir bölgedir. Öyle ki, yıllar önce röportaj yaptığım İngiliz casusluk romanları yazarı Frederick Forsyth'ın The Devil's Alternative, yani Şeytan Seçeneği romanındaki gibi 'daha az ölümlü ehven-i şer opsiyonlar'ın tercih konusu olduğu bir iklimdir. Bir nevi, 'Nasılsa öleceğiz, ne kadar az ölürsek o kadar iyi vaziyeti' yani…
Nüfusu göreceli olarak fazla olduğundan mıdır nedir, öleni çoktur. İnsanlarının damarlarından fışkıran kan, topraklarının derinliklerinden fışkıran petrolle yarışır âdeta.

Batı; Jungien tabirle, 'şeytani bir erdem' olarak görülen çatışmayı tarihin kadim dönemlerinden beri Ortadoğu'ya yığmayı bir strateji haline getirmiştir. Bu yüzden Büyük İskender'den Haçlılar'a, İtilaf Devletleri'nden ABD'ye tekmil Batılılar, cepheleri hep bu coğrafyada açmışlardır. Bu kötücül ilke, Hitler'in çılgın taarruzuyla başlayan İkinci Dünya Savaşı'nda ihlal edildi. Fatura, Avrupa için ağırdı: Yaklaşık 42 milyon ölü… Dünyada toplam kayıp, yaklaşık 73 milyon insandı. En büyük kaybı, diğer savaşlardakinin aksine Avrupa vermişti. Günümüzde savaşlardaki ölü sayısı kısmen azaldı. Ama bu, trajedileri hafifletmiyor.


AVRUPA DEĞİL, 'ANADOLUMERKEZCİLİK'

Bu hafta Üç Boyutlu Portre'de barış için masaya oturmanın en zor olduğu coğrafya olan Ortadoğu'yu masaya yatıracağız. Ortadoğu'yu analiz ederken o hep eleştirdiğimiz Batılılar kadar bölgenin gerçeklerine kafa yormamız ve bölge ülkelerindeki siyasi atmosferi 'non-oryantalist' bir gözle, mümkün olduğunca empatiyle, ama alelacele hamiliğe de soyunmadan anlamaya çalışmamız gerekiyor.

Çünkü kendi içimizdeki sorunları çözdükçe hamiliğe soyunmadan da Ortadoğu ülkeleri için model olabiliriz. Ya da zaten hali hazırda var olan model olma pozisyonumuzu geliştirip güçlendirebiliriz. Bunun aksi gerçekleşir ve bizim sorunlarımız da büyüyüp derinleşirse Suriye, Mısır ve giderek tüm Ortadoğu coğrafyasında demokrasi idealleri hep 'başka bahara' kalır.

Türkiye; dindar/seküler Müslüman, Türk ve Kürt kimliklerinin aynı kültürel/ideolojik çatı altında barış içinde yaşayabileceği bir ülke. Zaten sosyal hayatta var olan bu ortak yaşamın siyasal bir formüle dönüşmesi gerekiyor. Batı ülkelerinin; dini, ideolojisi ve yaşam tarzıyla İslam ülkelerine model olamayacağı aşikâr. Türkiye ise; dini, yumuşayan laikliği ve her kesimden insanın yaşam tarzına saygılı sosyal düzeni ile İslam ülkelerine model olabilecek tek ülke. İslam ülkelerinde çatışmanın sona ermesi bu modelin yerleşmesine bağlı. Bu model; Anadolu'dan ihraç edilir ve Ortadoğu'da yerleşirse 'Anadolu-santrizm' (Anadolumerkezcilik) olarak adlandırılabilir. Öyle ya, Avrupa'nın dünyada merkezi bir konuma sahip olduğu 17. yüzyıl-20. yüzyıl arasında Eurocentrism (Avrupamerkezcilik) nasıl geçerli bir perspektif olduysa Anadolu da en azından Ortadoğu'ya 21. yüzyılda bir süre için model olabilir.


DÜNYA, ŞEYTAN SEÇENEĞİ'NE RAZI

Dünya, şimdilerde postmodern bir savaş yaşıyor. Taraflar ve cepheler belli. Aslında NATO ile Rusya ve müttefikleri arasında bir savaş bu ve cephe de yine Ortadoğu. Bu süreçte Türkiye de sarsıntı geçiriyor.

Birinci ve İkinci Dünya Savaşı askerler arasındaydı, Soğuk Savaş casuslar arasında… Şimdilerde yaşanan özel savaş ise sivillere karşı. En tehlikelisi bu özel savaşın Ortadoğu'da siviller arası bir savaşa dönüşmesi. Bu, ölenlerin sayısını kat be kat artıracaktır. Öyleyse soru şu: Kayıpları minimum düzeyde tutup savaşı sonlandırmak için ne yapmalı?

Şeytan Seçeneği'nde liderler, önce ekolojik felaket ile Batı Avrupa-Sovyetler savaşı arasında bir tercih yapmak zorunda kalıyor, sonra her Forsyth romanında olduğu gibi ölümleri azaltmak için casuslar marifetiyle üçüncü bir yol buluyordu.

İkinci Savaş'ta Pearl Harbor baskınını gerekçe göstererek Hiroşima ve Nagazaki'ye atom bombası atan ABD, son 2.5 yılda 100 bini aşkın insanın öldüğü Suriye İç Savaşı'nın sonlandırılması için Rusya ile birlikte bir adım at(a)madı. Hâlbuki 2003 Irak Savaşı'nda ne kadar da gönüllüydü. Şimdi Batı, Suriye'de ABD öncülüğünde gönülsüz de olsa bir operasyona hazırlanıyor. Sırf bu gönülsüz hareketlenme bile Suriye krizinin en az zararla çözülmesi için artık son raddeye ulaşıldığını gösteriyor.

Suriye'ye olası müdahalenin çerçevesinin sınırlı tutulacağı söyleniyor. Esad'ın güçlerinin vurulması ile güç dengesinin Özgür Suriye Ordusu'ndan yana bir parça değişmesi ve böylelikle 2. Cenevre Konferansı'nda muhaliflerin elinin güçlendirilmesi amaçlanıyor.

Sonuçta kimse müdahaleyi alkışlamıyor. Ama sırf ABD ve Rusya, anlaşamadığı için Suriye'de 2.5 yıldır 100 binden fazla insan öldü. Bu ölümlerin durdurulması için dünya kamuoyuna, daha doğrusu ABD ve Rusya'ya çağrı yapmak, Birinci ve İkinci Körfez Savaşları sırasında Türkiye'de kimi çevrelerin yaptığı gibi "Bir koyalım üç alalım," demekten farklı. Sivillerin, hatta çocukların öldüğü bir iç savaş yaşanırken "Savaş çıkmasın," demek de totolojiden ibaret. Savaş zaten var, mesele bunun nasıl sonlandırılacağı.

Suriye'ye yönelik askeri müdahale, noktasal olsa da sonuçlar genel olacaktır. Bu sonuçlar da en çok Türkiye'yi ilgilendiriyor. Türkiye, post-Esad dönemi senaryolarını ayrışma değil, bütünleşme üzerine kurmalı. Aksi, akıntıya kürek çekmek olur. Eğer Suriye, Sünni Arap bölgesi, Kürt bölgesi ve Nusayri bölgesi olarak üçe bölünürse Şırnak'tan Urfa'ya, Hatay'dan Adana'ya uzanan hattaki akrabalıkların Kürt ve Nusayrilerle sosyo-kültürel bütünleşmeyi zorunlu kıldığını unutulmamalı.

Yani Türkiye, Esad ve Baas'ı istemese de Nusayrilerle anlaşmak zorunda. Aynı şekilde PKK ve PYD'ye mesafeli yaklaşsa da Rojava Kürtlerini kazanmak zorunda. Paradoksal ama gerçek…Sünni Araplara gelince… Baas'a yakın da olsa Sünni Araplarla ve Müslüman Kardeşler üyeleriyle geçinmek zor değil. Nusra gibi radikal unsurların ılımlılaştırılarak sisteme entegre edilmesi görevi de Türkiye'ye düşüyor. Bu sonuncusunun kolay olmayacağı da aşikâr.

Sonuçta Türkiye'nin, iç savaşın başından beri Suriye konusundaki duruşu, tutarlı ve vicdanlıydı. Müdahale, bu duruşun haklılığını ispatlar. Ama Türkiye, ülkedeki katliamları durdurmak için yapılacak olsa da müdahalenin ne kadar az bir parçası olursa o kadar iyi. Bugüne kadar üzerine düşeni fazlasıyla yaptı zaten.

Son 10 yıldır izlenen aktif dış politikada Türkiye'nin elini tek güçlendirecek şey, geç de olsa haklılığının ortaya çıkması. Türkiye'nin on yıllık dış politika hikâyesini üç motto özetliyor. Bunlardan ilki olan 'win-win', bir oksimoron değildi elbette ama 'Zeitgeist'a aykırıydı. Çünkü birilerinin kaybetmesi gerekiyordu. 'Sıfır sorun' ise imkânsız değildi, ama zordu. Çok güzel bir ihtimaldi, fakat olmadı. 'Değerli yalnızlığa' gelince... Yalnızlık zaten başlı başına bir değerdir, ama bedeli de büyüktür.


YENİ, POSTMODERN İDEOLOJİ

Türkiye'nin geleceği, biraz da Suriye ve giderek tüm Ortadoğu'daki gelişmelerin nasıl bir seyir izleyeceğine bağlı. Suriye sürecin sonunda her halükârda üçe bölünecekse bu, ne kadar az kan dökülerek gerçekleşirse o kadar iyi. Bölge paramparça olsa da, Ortadoğu
-teşbihte mübalağa olmaz- atomlarına kadar bölünse de bir arada yaşama zorunluluğumuz devam edecek. Öyleyse bizi barış içinde bir arada yaşatacak yeni bir sosyo/kültürel anlayış, bir ideolojinin oluşması zaruri. Kemalizm gibi, çağın koşulları gereği sert/tahakkümcü/modernist değil, yumuşak/melez/postmodernist bir ideolojiden söz ediyorum.

19. yüzyılın sonlarında, hatta Türkiye için 20. yüzyılın sonlarında bile geçerli bir fikir olan Eurocentrism iflas etmediyse de artık eski değerini yitirdi. Öyleyse dünyadaki güç dengesinin Tolkien'in deyişiyle Orta Dünya'da yeniden kurulması gerekiyor. Bu yeni düzenin jeopolitik merkezi de Türkiye olacaktır. Ama Türkiye, henüz hem Batı'ya kabul ettirebileceği, hem de Ortadoğu'ya ihraç edebileceği olgunlaşmış bir ideolojiye sahip değil.
Yine de güneş doğudan yükselir misali bu ideoloji de Anadolu'dan yavaş yavaş yükselebilir. Yükselirse/doğarsa ismi, dediğimiz gibi 'Anadolu-santrizm' olabilir. Zaten Anadolu da -adıyla müsemma dişildir- neden bir ideoloji doğuramasın!