X İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR
ARKADAŞINA GÖNDER 10 parmağında 10 marifet
* Birden fazla kişiye göndermek için, mail adresleri arasına “ ; ” koyunuz

10 parmağında 10 marifet

  • Giriş Tarihi: 13.4.2014

Seyirci her ne kadar onu diziler üzerinden tanıyorsak da, Ankaralı Deniz Çakır, sanatın farklı alanlarında faaliyet gösteren biri. Tiyatro yapıyor, fotoğraf çekiyor, şiiri seviyor... Çocukları da çok seven oyuncu büyük kahvaltı sofraları kuracağı günleri hayal ediyor

Memleket insanı onu ilk kez Kadın İsterse adlı diziyle tanıdı. Yaprak Dökümü ile de samimiyeti ilerletti. Rolünü gözleri ve dudakları arasında mükemmel paylaştıran ama bu arada ellerini, omuzlarını, yürüyüş hallerini de iyi kullanan oyuncu. Dizilerin yerli olanlarıyla pek yakınlığı bulunmayan biri olarak ben pek tanımıyordum Çakır'ı. Yaprak Dökümü'nü çocukluğumda Şehir Tiyatroları'nın Harbiye Sahnesi'nde izlemiştim. Çok da etkilenmiştim. Televizyon dizisi olduğunda ise, nasıl yorumlamışlar acaba diye düşünüp birkaç bölümü takip ettim. Reşat Nuri'nin kaybolup gittiğini görünce de peşini bıraktım. Deniz Çakır'ı ilk kez o dizide gördüm. Sonra unuttum gitti. Bundan beş sene kadar önce Çanakkale'deydim William Shakespeare'in Aşk Sözleri adında bir oyunu var dediler. Deniz Çakır da sahnedeydi. Shakespeare'in 'Oyuncular Tiradı'ndaki sözlerini dinlemiş olduğu; sesini ve bedenini buna göre eğittiği belliydi. Fazla durgun değildi mesela ve aklını kullanıp ölçüyü bulmuştu. Yaratılışa ve tabiata aykırı tek bir mimik bile çıkmıyordu bu kızdan. İşte bu oyundan sonra merak ettim Deniz Çakır'ı. Başka bir hal vardı bu kızda. Geçenlerde bizim büyük şef Şengül Balıksırtı yazı işleri toplantısında bana dönüp "Yakında atv'de Yasak adında bir dizi başlıyor. Çok iyi oyunculardan oluşan bir ekip kurmuşlar. Deniz Çakır da var aralarında. Sen bu oyuncunun farklı olduğunu düşünüyordun. Onunla bir söyleşi yapmak ister misin?" diye sordu. Ve hikaye böyle başladı.

ANKARALI BİR AİLENİN KIZI
Hakkında şöyle üstün körü bir okuma yaptım. Birkaç soru hazırlayıp randevulaştığımız sette buluşmak üzere yola çıktım. Tanıştırıldık. Sohbete koyulduk. Ankaralı bir ailenin kızı olarak dünyaya gelmiş. İlkokuldayken ailesiyle birlikte çocuk tiyatrolarını izlemiş. Ama tiyatroyla olan platonik hikayesi ortaokuldayken başlamış. Bir gün babası onu alıp Ankara Devlet Tiyatrosu'nda sahnelenen Kız Doğdu adlı oyuna götürmüş. Melek Baykal'ın oyunundan çok etkilenmiş. Aklı sahnede kalmış. Bu oyun onunla tiyatro arasında kurulan ilk köprü olmuş. Ayrancı Lisesi'nde okurken de neredeyse her hafta tiyatroya gitmeye başlamış. Genellikle yalnız gidermiş. Çünkü arkadaşlarının pek sanatla falan ilgisi yokmuş. Öylece gider, biletini alır, koltuklarda oturur, yalnız başına izler, sahnenin ocağında ısınır, oyun bitince de Ankara'nın soğuk sokaklarına çıkarmış. Bu hep böyle olmuş. Shakespeare, Reşat Nuri, Çehov, Haldun Taner, Tennessee Williams gibi devlerin oyunlarını izleyen bu küçük kıza yaşıtlarının okuduğu kitaplar ve ilgilendiği şeyler hafif gelmeye başlamış. Mesela o dönem her genç kızın odasında Tarkan posteri bulunurken Deniz'in duvarını gazetecilerin, yazarların resimleri süslermiş. Can Dündar'a hayranmış. Yayından büyük okumalara yönelmiş. Bu da onun önünde yeni ufukların açılmasını sağlamış. Bu arada tiyatroya da devam ediyormuş. Günlerden bir gün Zeynep Aronat'ın oynadığı bir oyunu izlerken birden uçmaya başlamış. Durrenmatt'ın o eşsiz eseri Büyük Romulus sahneleniyormuş. "İlk defa orada olmak istedim. Seyirci koltuklarından uçup karşı tarafa geçmek istedim" diye anlatıyor heyecanla o anı. Lise son sınıftayken kesin kararını vermiş ve konservatuvar sınavlarına hazırlanmaya başlamış. Ama bir yandan da çok korkuyormuş. Çünkü ortalarda, "Yıldız Kenter gibi büyük bir sanatçı bile bu okula kabul edilmek için üç kez sınava girdi" diye kocaman kocaman laflar dolaşıyormuş. Ve o yıl sınava girip Hacettepe Üniversitesi Ankara Devlet Konservatuvarı'nı kazanmış. İyi bir öğrenci olmuş. Oyunlarda yer almış. Derin ve incelikli okumalar yapmış.

VER ELİNİ İSTANBUL
Okulun son sınıfında ilk kez İstanbul'a gelmiş. İstanbul'u hiç görmeden sevmiş aslında. Şiirlerden, şarkılardan, eski filmlerden, okuduğu tarih kitaplarından. Birkaç okul arkadaşıyla birlikte ilk kez geldiği şehir onu şaşırtmış. Okul bitiyor ya iş bulma telaşı başlamış. Her biri birer CV hazırlayıp çeşitli ajansları dolaşıyorlarmış. İki aşığın ilk buluşmasında olduğu gibi acemilikler yapmış. Birkaç ajansa uğrayıp CV'sini bırakmış. Akşam olunca CV'sine ne bir adres ne de bir telefon numarası eklemediğini fark etmiş. Hiçbir iletişim adresi vermemiş. Sadece ismi, soyadı ve fotoğrafları varmış dosyada. Ama iş işten geçmiş. Gece Beyoğlu gezmesine çıkmışlar. Taksim'de ansızın, siyah gözlükleri ve elindeki bastonuyla görme engelli bir vatandaş çıkmış karşısına. Son anda fark edip "pardon" diyerek yana çekilmiş. Adam da aynı yana doğru hamle yapmış. Sonra sola geçmiş, adamdan da aynı hamle gelmiş. Sonra karşılıklı pardonlaşıp gülüşerek ayrılmışlar. Olayı anlatırken "İstanbul körlerin de gördüğü bir şehirmiş, onu anladım" diyor. Ve devam ediyor: "Sonradan üzülerek, bizim gibi gözü açık olanların bu şehre karşı kör olduğunu anladım..." ÜÇ

SİNEMA FİLMİNDE ROL ALDI
Okul bittikten bir müddet sonra hocası Cihan Ünal çağırmış onu İstanbul'a. "Yeni bir dizi başlayacak. Sen de özgeçmişini yaz ve yapımcıya ver" demiş. Hem yapımcı hem de yönetmen beğenmiş Deniz'i. Deneme çekimlerinde de çok büyük bir başarı gösterince ilk rolünü kapmış ve böylece Kadın İsterse dizisinde oynamaya başlamış. Cihan Ünal gibi büyük bir sanatçıyla birlikte oynamak onu çok heyecanlandırmış. Hülya Avşar'la aynı listede olmanın kendisi için şans olduğunu söylüyor. "Hülya Avşar muazzam disiplinli ve sıfır kaprisli bir sanatçı. Rolünü yaparken Hülya Avşar olmaktan çıkıyor, oradaki sihirli makinanın bir parçasına dönüşüyor. Alçakgönüllü, güzel bir insandır" diye anlatıyor o günleri. Sonrasında Yaprak Dökümü dönemi başlamış. Deniz Çakır, üç sinema filminde rol aldı. Bu sayı çok az tabii ki. "Niye?" diye sorduğumda, bu konuda çok seçici olduğunu söyledi. İyi bir senaryoda, harbi bir yönetmenle çalışmak istediğini belirtti. Daha çok arşiv ve festival sineması adı verilen tarzı seçtiğini söyledi. Ben de bunun üzerine bir yandan popüler alanın dinamiklerinden biri olan dizilerde oynayıp diğer yandan sinemada marjinal ve orijinal olanın peşinde koşmanın çelişki olup olmadığını sordum. Şıp diye "Popüler olan her zaman kötü değildir" diye cevap verdi. Son filmi Özcan Deniz'le yaptı. Bu filmdeki performansından çok, filme de adını veren ve kendisinin seslendirdiği Ya Sonra adlı parça üzerine çok konuşuldu. Çakır küçüklüğünde Muazzez Abacı ve Emel Sayın taklidi yapar, onların şarkılarını okurmuş. Ya Sonra' yı da sanki Ajda Pekkan gibi okuyordu. Bunu kendisine söylediğimde "Hayır bugüne kadar hiç Ajda Pekkan taklidi yapmadım" dedi. Sanki biraz da sinirlendi.

ASLINDA MUZİP BİR KIZ
Ortamı yumuşatmak için müzikal konusuna geçtim. Birkaç yerde müzikal ve komedilerde oynamak istediğini ama Türkiye'de müzikal adına okul müsameresi benzeri işlerin çıktığını söylemiş. Aslında haklıydı. Deniz Çakır'ın iyi bir eser çıkarsa müzikal alanında kendisini ispatlayacağına ve o yolculuk boyunca sesini bulacağına inanıyorum. İlgilenenlere duyurulur... Aslında muzip bir kız Deniz Çakır. Hiç ummadığın yerde aradan çat diye bir espri çıkarıyor. Kendine has bir espri anlayışı ve acayip ilginç bir komikliği var. Bu memlekette komedilerin zayıf olduğunu ve altına gülme efekti konularak durumun idare edildiğini düşünüyor. Deniz Çakır da bu ülkeyi herkes kadar seviyor ve geleceği hakkında endişeler taşıyor. Toplumun gün geçtikçe ayrıştığını, bölündüğünü, biz olmaktan ben olmaya doğru yuvarlandığını savunuyor. Bu durumun yakında içinden çıkılmaz bir hal alacağından korkuyor. Ve politikacılara, ayrıştırıcı değil birleştirici, kutuplaştırıcı değil kucaklaştırıcı olmaları uyarısında bulunuyor. Çocuklarla ilgili konuşuyoruz bir ara. Çocukları çok sevdiğini söylüyor. "Niye yapmıyorsun o zaman" diye soruyorum. "O adamı bulsam yapacağım hemen. Biz çekirdek aileydik, iki kardeştik ama ben geniş aileleri seviyorum. Büyük kahvaltı sofralarını, evde çocuk cıvıltılarını seviyorum. Doğru insanla karşılaştığımda büyük bir aile kurmayı, güzel ve temiz bir aile ortamı yaratmayı planlıyorum. Hem de altı çocuk birden yapmayı hedefliyorum. Çünkü benim gibi düşünen insanlara Türkiye'de daha fazla ihtiyaç olduğuna inanıyorum" diyor.

CEMAL SÜREYA SEVİYOR
Deniz Çakır'ın resmi internet sitesi Edith Piaf'ın "Milord" şarkısıyla açılıyor. Hüzünlü bir şarkıdır aslında. Bu şarkının ardından Diana Krall'dan Autumn Leaves geliyor. Bu kadar neşeli bir kızın yanında hüzünlü şarkılar taşıması, ilginç. "Sizi derinden kıran ve yaralayan bir ayrılık mı yaşadınız?" diye soruyorum. Cevaplıyor: "Yaşadığımız yer pek pembe değil ki. Gri tonlarda yaşıyoruz bu ülkede. Hüzün hep yanımızda geziyor. Ondan da besleniyoruz fark etmeden." Hüzün lafı şiire getiriyor ve en sevdiği şairin Cemal Süreya olduğunu söylüyor. Bu büyük şairin bütün eserlerini severmiş. Tabii Nazım'ın da. Ondan sonraki sırayı Edip Cansever alıyormuş. Belki "Mendilimde kan sesleri" der umuduyla "En çok hangi şiirini seversiniz bu şairin" diye soruyorum. "Ne gelir elimizden insan olmaktan başka" diyor. Bu şiiri seven kızı ben de sevdim. Güzelliğinin yanında hüzünleri de merhametle taşıyan, insanları ayırmadan şefkat gösteren, kendinden çok memleketi için endişelenen iyi bir kız bu. Artık yazıyı okuyup bitirdiniz, sizce de öyle değil mi?

Fotoğraf çekiyor
Çakır, komple bir sanatçı. Diziler, sinema filmleri, seslendirme, tiyatro sahnesi ve fotoğraf. Özellikle fotoğrafa çok önem veriyor. Binlerce fotoğraf çekmiş bugüne kadar. Fotoğrafçı Serdal Güzel'le birlikte Rabarba başlıklı bir proje yapmışlar ve bir buçuk yıl boyunca 140 seslendirme sanatçısını stüdyoda fotoğraflamışlar. Olağanüstü güzel kadreler çıkmış ortaya. Mehmet Ali Erbil, Tamer Karadağlı, Oktay Kaynarca gibi isimlerin dışında filmlere ses ve ruh veren çok sayıda saklı seslendirme sanatçısı da bu projede yer almış. Bugünlerde iyi bir mekanda geniş bir sergi açmak istiyorlar. Bunu da duyurmuş olalım...