X İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR
ARKADAŞINA GÖNDER Hoşçakal futbolun zarif 'General'i...
* Birden fazla kişiye göndermek için, mail adresleri arasına “ ; ” koyunuz

Hoşçakal futbolun zarif 'General'i...

  • Giriş Tarihi: 6.7.2014

Dünya Kupası’nın heyecanı arasında gözlerden kaçtı belki ama bir futbol efsanesi oyuna veda etti. İsviçre elenince emekliye ayrılan Hitzfeld ardında, taktisyenlik, insan yönetimi becerisi ve zarafetle örülü çok parlak bir kariyer bıraktı.

Asla Jose Mourinho gibi dergi kapaklarını süsleyecek bir karizması olmadı... Jilet gibi takım elbiselerin içinde saha kenarında kameralara poz da vermedi. Ya da Guardiola gibi belli bir oyun felsefesini bir kulübün kimliği haline de getirmedi. Sansasyonun parçası olmadı, oyuncularıyla ya da rakip meslektaşlarıyla girdiği polemiklerle anılmadı. Kim bilir belki biraz da bu yüzden pek çokları için çok sık duydukları ama aslında neler başardığını tam bilemedikleri bir figür olarak kaldı. Başarıları, oyuna katkısı, hafızalarda hak ettiği yeri tam bulamadı.

Ve uzatmanın son anlarında yediği golle Arjantin'e yenilerek çeyrek finalde kupaya veda eden İsviçre'nin bilge teknik adamı Ottmar Hitzfeld, arkasında üç-dört üst düzey meslektaşının toplam kariyerine sığacak bir CV, 25 yıla sığan 26 kupa ve yeni kuşakların adımlarını izleyeceği bir yol haritası bırakarak emekliye ayrıldı.

Sahada kusursuz bir organizasyon ve tam bir disiplin içinde oynayan takımlar yarattığı için "Der General" (General) dediler Hitzfeld'e... Ama bu disiplini diktatörcülük oynayarak, bağırıp çağırarak değil, tam aksine oyuncularıyla kurduğu mükemmel iletişim sayesinde inşa etti. Mehmet Scholl'den Oliver Kahn'a ve Sammer'e kadar en ünlüsünden en sıradanına kadar tüm eski talebelerinin onda altını çizdiği şey hep aynıydı: Oyuncularına hak ettiği saygıyı vermesi, göstermelik disiplin şovlarıyla değil, insanca yaklaşarak ve dozunda özgürlük tanıyarak onlardan en yüksek verimi almayı bilmesi...

DORTMUND'UN TARİHİNİ DEĞİŞTİRDİ

Almanya'nın İsviçre sınırına yakın bir yerde doğdu Hitzfeld. İsviçre'de top koştururken gayet üretken bir forvetti. 296 maça 169 gol sığdırdı. Teknik direktörlüğe de yine bu ülkede adım attı. Bilhassa Grasshoppers'a üç yılda kazandırdığı dört kupa onu bir anda ülkesinde en çok istenen teknik adamların listesinin başına çıkardı. O ise Borussia Dortmund'u tercih etti.

1991'de devraldığında siyah-sarılar vasatla özdeşlemiş, çeyrek asırdır ligde ve Avrupa'da başarıya hasret haldeydi. Dortmund'u yeniden Bundesliga'nın en dişli, en rekabetçi parçalarından biri yaptı. Yedi seneye iki lig şampiyonluğu sığdırdı. Ama asıl mühimi 1997'de yıldızlar topluluğu Juventus'u 3-1'le alt edip Şampiyonlar Ligi kupasını kaldırdı.

KADERİ İKİ DAKİKADA DEĞİŞTİ

Bayern Münih bu duruma, bu adama seyirci kalamazdı elbette. Genlerinin, geleneklerinin gereğini yaptı. Uli Höness, olimpik milli takımdan arkadaşını Bayern'in başına geçirdi. Burada çok daha büyük starları ve çok daha karmaşık bir camiayı yönetmesi, çok daha büyük beklentileri karşılaması gerekiyordu. Sorun olmadı... Hitzfeld 7 yılda 4 lig 2 de kupa kazandı. Dahası 2001'de çeyrek asırlık Avrupa'da en büyük kupa hasretine son verdi. O zamana kadar Şampiyonlar Ligi'ni-Şampiyon Kulüpler Kupası'nı iki farklı takımla kazanan ikinci teknik adam olarak tarihe geçti. Mourinho, Heynckes ve Ancelotti ondan sonra gelecekti.

Kaderin cilvesi, Hitzfeld'in kariyerindeki en önemli, en dramatik kırılma noktaları hep oyunun son saniyelerine sığdı. 1999'daki Şampiyonlar Ligi finalinde Manchester United'a karşı zafer için saniyeleri sayarken, takımı son iki dakikada iki gol birden yedi. Üç yılda ikinci Avrupa zaferi hayali kurt hocanın avuçlarının içinden bir anda kayıp gitti.

Başarıyı da başarısızlığı da aynı olgunlukla karşılayan bir zarafeti vardı General'in. Öylesi bir hayal kırıklığı dahi bunu bozamadı. Fakat asla tek bir sisteme saplanıp kalmayan büyük taktisyen, o günden sonra biraz daha tedbirci, biraz daha tutucu olmaya başladı.

2004'te Bayern'den ayrıldığında kendi tabiriyle "tükenmişlik sendromunun eşiğine gelmişti." Futboldan zevk almaz haldeydi. Öyle ki milli takımın başına geçip, iki yıl sonra kendi evlerinde yapılacak Dünya Kupası'nda takımı çalıştırması isteğini, her Alman futbol adamının hayalini kuracağı böyle bir teklifi dahi geri çevirdi. Farklı bir adamdı zira General... "Dinlenmem lazım" dedi ve 2007'ye kadar da takım çalıştırmadı.
2007'de sezon ortası kriz halindeki Bayern Münih kapısını çaldığında ise geri çeviremedi. Eski takımının ona ihtiyacı vardı. Ertesi sezon takımı yine şampiyonluğa taşıdı. Sonrasındaysa ikinci vatanı gibi gördüğü İsviçre'nin başına geçti. Ve bu küçük ülkeyi FIFA sıralamasında ilk 10'a kadar çıkardı.

"Son turnuvam" dediği Dünya Kupası'nda bir kez daha son saniyelerle kesişti yolu... Arjantin'e karşı uzatmanın son anlarında yedikleri gole, uzatmanın uzatmasında karşılık verecek şansı buldu takımı ama top mucizevi bir şekilde direkte patladı. Bir gün önce ağabeyinin ölüm haberini almış halde sahaya çıkan Hitzfeld, her zamanki olgunluğu ve sakin ses tonuyla "Penaltılara kalabilirdi ama olmadı. İsviçreliler başlarını dik tutsun takımlarıyla gurur duyabilirler" demekle yetindi. Ve ekledi: "Artık emekli oluyorum. TV'de yorumculuk yapacağım. En azından televizyonda maç kaybetme ihtimalim yok."

İNSAN MÜHENDİSİ...

Hitzfeld elindeki malzemeye göre sistemini geliştirmesini bilen çok yönlü bir teknik adamdı. Misal 97'de Dortmund'u Avrupa şampiyonu yaparken üçlü, Bayern'i 4 yıl sonra aynı zafere taşırken ise zaman zaman beşli defansla oynamıştı. İnsan yönetimi ise en büyük uzmanlığıydı şüphesiz. Yıldız ya da genç her oyuncuya nasıl yaklaşması gerektiğini bilirdi. Akıl oyunlarına ya da çatışmaya abanarak değil, talebelerine inanıp saygı göstererek onlardan sahada maksimumu alırdı.

İstatistikler arasında geçen bir isimden ibaret olmayı, ona yetişmek için daha çok yol kat etmesi gereken kendinden sonraki kuşak hocaların yanında bu denli az bahsedilmeyi belki de en son o hak etti. Endüstrileşen ve giderek acımasız hale gelen futbolun yeni kuşak makinelerinden biri olmadı asla. Kazanmanın cazibesinin, karakterini ve prensiplerini gölgelemesine asla izin vermedi. Zirvedeyken, pek çoklarının yapamayacağını yapıp "Ben artık yokum" demesini bildi. Kim bilir belki de bu futbol efsanesinin asaleti ve karakteri, bu oyunun kirlenmiş çarklarına biraz fazla geldi. Ve kariyeri boyunca olduğu gibi, aynı olgunluk ve ağırbaşlılıkla, yıllarca damga vurduğu, insanların ve kulüplerin kaderini değiştirdiği sahneden, kıymetini bilenleri selamlayarak çekildi.

Onun kariyerindeki görkemle zıt orantılı sadeliğini belki de en güzel anlatansa Borussia Dortmund'un Twitter'daki veda mesajında gizliydi: Elveda trençkotlu adam...