X İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR
ARKADAŞINA GÖNDER O çocuğun bakışlarını unutamam
* Birden fazla kişiye göndermek için, mail adresleri arasına “ ; ” koyunuz

O çocuğun bakışlarını unutamam

  • Giriş Tarihi: 3.8.2014

A Haber muhabiri Ahmet Görmez görev için İstanbul'dan Tel-Aviv'e uçarken aynı uçakta görevli hostes eşiyle helalleşti. Kameraman Taşkın Ural'la bombalar altında iki hafta geçiren Görmez, "Çocuk ölümlerini unutmak mümkün değil" diyor

Gazze'ye yönelik saldırılar başladığı anda ATV haber merkezi de hareketlendi. Kısa süre içinde Gazze için hazırlıklar başlamıştı bile. Önce İsrail'e inilecek, Erez üzerinden Gazze'ye geçilecekti. Ekip Gazze'ye gönüllü olarak gidecek iki kişiden, muhabir olarak benden kameraman olarak da Taşkın Ural'dan oluşuyordu. Vizeler alındı, hemen yola çıkıldı. İstanbul- Tel Aviv yolunda ise böyle bir yolculuk öncesinde olabilecek en iyi sürpriz gerçekleşti. 2,5 yıl önce evlendiğim ve işlerimiz nedeniyle 1,5 yıldır farklı şehirlerde yaşamak zorunda kaldığımız eşim, bindiğimiz İstanbul-Tel Aviv uçağında görevli kabin amirlerinden biriydi. Tel Aviv'e indiğimizde uçaktan inen son kişiler bizdik. Eşim son kez sarıldı, "Allah'a emanet" dedi. O söz, yanımızdaki çelik yeleklerden, miğferlerden çok daha güven verecekti bize. Tel Aviv'e indiğimizde bizi alarmlar karşıladı. Hamas'ın askeri kanadı İzzettin El Kassam Tugayları, Tel Aviv'e yönelik roket atmış, İsrail'in savunma sistemi Demir Kubbe, havada roketleri vurmaya çalışıyordu. Ertesi sabah ise Erez üzerinden Gazze'ye ulaştığımızda sınırda bizi Gazze içindeki patlamanın sesleri karşıladı. Gazze girişinde İsrail kontrol noktasından geçip, yaklaşık 1 km'lik o ünlü 'güvenlik kafesinden' yürümeye başladık. Yanımızda TRT ekibi vardı. Zaten Gazze'de yaklaşık 10 gün kadar sadece 2 Türk TV ekibi görev yaptı: ATV ve TRT. Gazze sınırında Hamas'ın yeni bir kontrol noktasını kurduğunu duymuştuk ancak Gazze'ye girdiğimizde o noktanın vurulduğunu gördük. Filistinli yetkililer bilgilerimizi derme çatma bir masanın üzerinde aldı. Kayıt işlemlerinin ardından bir taksiye atlayıp, sahil şeridindeki otele doğru yola çıktık. Sahildeki o üç otel, uluslararası basının 'haber karargahı' olacaktı.

GECEDE İKİ SAAT UYKU
Otele yerleştiğimizde bu tür bölgelerdeki standart uygulamamızdır, yine aynı şeyi yaptık. Odamızın pencerelerini açtık, perdeleri sıkıca kapattık. Amaç, gece otel yakınlarında bir nokta bombalanırsa basınç dalgalarının açık pencereden içeri girerek camı kırmasını, eğer camlar kırılırsa da perdeye takılarak üzerimizde şarapnel etkisi yaratmasını engellemekti. İşe de yaradı. Ayrıldığımızda otelde kırılmayan nadir sayıdaki camdan biri de bizimki olacaktı. İlk gece -ve ondan sonraki birkaç gece- muhtemelen sadece bir-iki saat uyuyabildik. İsrail ordusu her gece 03.00 sularında yani tam da Gazzeliler sahura kalktığında bombardımanı hızlandırıyordu. Uçaklar dalışa geçtiğinde hesaplamıştım, sesi duyduktan üç saniye sonra patlama oluyordu. Bu nedenle uçakların sesinden sonra saymaya başlıyorduk, 1...2...3... sonrasında şiddetli bir patlama. O üç saniye boyunca bombanın nereye düşeceğini düşünüyor insan. Bizim binaya mı, yakınlarımıza mı yoksa uzakta bir noktaya mı? Uzağa düştüğünde de sevinemiyor ki insan...

ÇOCUĞUN GÖZLERİNDEKİ IŞIK GİT MİŞTİ
Gazze sokaklarında haber yapmak değildi zor olan. Zor olan Gazze'de hayatta kalabilmekti. Bunu pek çok kez sadece sokakta ilerlerken bile hissedecektik. Sahil şeridinde çekim yapıyorduk. Tam da o esnada bulunduğumuz yere çok yakın şiddetli bir patlama geldi. Biz nerenin vurulduğunu anlamaya çalışırken, birkaç saniye sonra ikinci bir patlama yaşandı. Bu kez ses daha şiddetliydi. Kafamızı çevirdiğimizde 100 metre bile uzağımızda bulunmayan sahilde bembeyaz dumanların yükseldiğini gördük. Katliam, sahil şeridindeki o üç otelin hemen önünde gerçekleşti, yani Gazze savaşını takip eden habercilerin hemen gözlerinin önünde. İsrail ordusu otellerin önündeki limanda bulunan balıkçı barınağını vurmuş, patlama nedeniyle can havliyle kaçmaya zalışan çocuklar yüzlerce kilo ağırlığındaki ikinci bir bombanın hedefi olmuştu. Patlama alanına doğru siper alarak koşmaya başladık. Saniyeler sonra 20'li yaşlarında bir gencin kucağında bir çocuk gördük. Sahile yaklaştıkça gelen çocukların sayısı artıyordu. Hızla köşeyi döndüğümüzde ise onunla karşılaştık. Yeşil tişörtlü küçücük bir çocuktu. 30'lu yaşlarda birinin kucağında o sırada gelen ambulansa yetiştirilmeye çalışılıyordu. Elimde mikrofon anons çekiyordum. Kanlar içindeki o küçücük çocukla göz göze geldik, gözlerinde o bütün çocuklarda olan yaşam ışığı, o parıltı kaybolmuştu. Anonsa başladım, ama söyleyemedim, "çocuklar öldü" diyemedim. Sahilde futbol oynamaktan başka suçu olmayan bir çocuğa ölümü konduramadım. "Belki" umuduyla "durumu çok ağır görünüyor" diyebildim. Belki, günlerdir aralıksız çalışan, iftarlarını sadece iki yudum suyla açabilen Şifa Hastanesi'nin doktorları, o yeşil tişörtlü çocuğu hayata döndürebilirdi, olmadı... İki saat sonra saldırının yaşandığı plajın birkaç yüz metre ilerisinde bir kalabalık dikkatimizi çekti. Kameraman arkadaşım Taşkın Ural'la beraber yürüdük, yetişemedik koşmaya başladık. Derken omuzlarda o "belki" dediğim yeşil tişörtlü çocuğu gördüm. Gözleri hâlâ açıktı. Tekbirlerle uğurlanıyordu. Taşkın'la göz göze geldik. İkimiz de kendimizi zor tutuyorduk. Bütün savaş süresinde ikimizin de çöktüğü belki de tek andı. "Ahmet" dedi "Ne olur gidelim, benim oğlum da bu yaşlarda"

CAN HAVLİYLE SIÇRADIM
İsrail saldırısının ilk günlerinde, sadece hava harekatının yapıldığı günlerde, gece yoğunlaşan saldırılar öğle saatlerinde biraz olsun hafifliyor, hava kararmaya başladığında, özellikle iftar vaktinde tekrar artıyordu. İşte bu günlerin birinde Gazze'nin doğusundaki Wafa Hastanesi'nden bir bilgi geldi. İsrail Gazze sınırına sadece birkaç yüz metre uzaklıktaki hastane vurulmuştu. Aynı dakikalarda İsrail ordusu, Şecaiyye ve Zeytun bölgelerinde yaşayanları aramaya başlamış ve evlerin derhal boşaltılmasını istemişti. Haberi alır almaz Şecaiyye bölgesine doğru yola çıktık. Nihai hedefimiz hastaneye ulaşabilmekti. Ancak Şecaiyye'ye girdiğimizde "bölgeyi boşaltın" diyen İsrail ordusunun evleri çoktan vurmaya başladığını gördük. İlk gördüğümüz bina, üzerinde kocaman bir Kızılay işareti bulunan bir yıkıntıydı. İsrail ordusu, söz konusunu binanın yanında Hamas militanları olduğu iddiasıyla poliklinik binasını vurmuş, iki katlı bina yerle bir olmuştu. Anonsu çekerken şiddetli bir patlama daha oldu, birkaç saniye sonra bir ikincisi. Tam ortada kalmıştık. İsrail ordusu Şecaiyye'yi vurmaya başlamıştı. Hemen yanımızda 20 kadar Gazzeli bir çatının altına sığınmıştı. Onların yanında sokakta son bir anons daha çekecektik. Kameranın karşısına geçtim tam da o esnada sanki gök yarıldı. Bugüne kadar duyduğunuz en şiddetli gök gürültüsünü düşünün, işte onun onlarca katı bir ses. Savaş uçakları, hemen iki bina arkamızdaki apartmanı vurmuştu. Can havliyle zıpladım. Sağ kulağım çınlıyordu, patlamanın şiddetiyle kaskım kaymıştı. Kafamı kaldırdığımda Taşkın'ın hâlâ kayıtta olduğunu gördüm. Anonsu çekip koşmaya başladık. Sokaktaki herkes koşuyordu. Aracımızı göremedim, Arapça "Araba, Araba" diye bağırıyordum. Gazzeli şoförümüzü gördüm. Biz Şecaiyye'den çıkarken, mahalleye ambulanslar giriyordu. Sonraki saatlerde o mahalleden 100'e yakın cenaze, yüzlerce yaralı çıkacaktı. Gazze'deki günlerden birinde sabah saatlerinde birkaç saatlik geçici ateşkes ilan edilmişti. Akşamüstü karşılıklı saldırılar yeniden başlasa da yabancı gazeteciler biraz olsun rahatlamış halde, sahildeki otellerden birinde yemek yiyorduk. Gemiler tekrar vurmaya, helikopterler deniz üzerinden Gazze'ye yaklaşmaya başladı. Hemen her gece gördüğümüz, artık alıştığımız manzaraydı. Ancak bu kez bir fark dikkatimizi çekti. İsrail hücumbotlarının biri, kıyıya hiç olmadığı kadar çok yaklaşmış, kıyıya ilk kez roketlerle değil ağır makinalılar ve uçaksavar toplarla saldırmaya başlamıştı. İzli mermileri açıkça görebiliyorduk. Yemeği bırakıp çekime başladık. O sırada otel içinde bir hareketlilik yaşandı. Fransız gazetecilere İsrail ordusundan bir telefon gelmiş ve otelleri derhal boşaltmamız istenmişti. İsrail kara harekatına başlamıştı... Beş Türk gazeteci, Gazze'nin merkezinde bir Türk işadamına ait eve sığındık. Ancak birkaç gün sonra hepimiz otellerimize dönmek zorundaydık. Ancak bütün yabancı basının otellerinde toplandığı bir gece bu kez e-postayla ikinci bir 'uyarı' geldi. Özetle, "savaşın haberini yaparken, mesleğimiz gereği kendi hayatlarımızı riske attığımız, zaten Hamas'ın bizi canlı kalkan olarak kullandığı, bu çerçevede İsrail'in, başımıza gelebilecek hiçbir şeyden sorumlu tutulamayacağı" belirtiliyordu.

İSRAİL ORDUSUNDAN GELEN E-POSTA
Yaklaşık iki haftanın ardından Gazze'den ayrılma vakti geldi. O gece İsrail ordusundan bir e-posta daha geldi. Günlerdir kapalı olan Erez geçişinin kısa bir süre için açılacağı. Saat tam 14:00'te Gazze'nin kuzeyinde bizim için bir otobüs bulunacağı eğer zamanında ulaşabilirsek Gazze'den ayrılabileceğimiz belirtiliyordu. Ancak söz konusu bölge Beit-Hanoun bölgesindeydi yani İsrail ordusunun günlerdir vurduğu alandaydı. Aracımızla ilerlerken bir anda kendimizi hiçbir canlının ve aracın bulunmadığı, her yerden dumanların yükseldiği bir yolda bulduk. İsrail ordusunda gazetecilerin 'tahliyesi'nden sorumlu subayı aradık. Bulunduğumuz bölgede bizden başka kimsenin olmadığını, tahliye güzergahının ateş hattından geçtiğini bilip bilmediklerini sorduk. Aldığımız yanıt netti "buluşma noktasına zamanında varmak sizin sorumluluğunuzda". Aracımızı o kimsesiz yolun ortasında durdurmuştuk, ilerlemeye çekiniyorduk. Aldığımız kararın doğruluğunu saniyeler içinde anlayacaktık. Zira üzerinde olduğumuz yola tek el havan ya da tank atışı yapıldı. Hızla geri dönüp uzaklaşlamaya başladık. İsrailli subayı defalarca aradık o da bize risk altında olduğumuzu ve bize ateş edilmeyeceğine yönelik bir garanti veremeyeceğini söyledi. Haklı da çıktı, üzerimizde PRESS yazan yelekler olduğu halde kurşunlar başımızın üzerinden vızıldayarak geçti. İsrail Heronları hep tepemizdeydi. Ama netice de Erez Sınır Kapısı'na ulaştık. Kameraman arkadaşım Taşkın Ural'la birlikte zor da olsa sağ salim Gazze'den çıkmıştık. Ancak ardımızda 2 milyona yakın insanı 365 km kare alandaki Gazze'de bombaların altında bırakmıştık. Gazze'de kimse ölümden korkmuyor. Ancak korktukları tek bir şey var, aileleri ölürken kendilerinin sağ kalması. Gazze bu durumdaki yüzlerce çocukla dolu.