X İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR
ARKADAŞINA GÖNDER Demir kapılar ve kahramanlar...
* Birden fazla kişiye göndermek için, mail adresleri arasına “ ; ” koyunuz

Demir kapılar ve kahramanlar...

  • Giriş Tarihi: 10.8.2014

Üşüyen, ağlayan, insani kahraman Selçuk Yula'yı yitireli bir yıl oldu. Artık kahramanları dev demir kapılar 'koruyor' ve o kapılar bir basın emekçisinin hayatının üzerine kapanıyor

Şimdiki koşullar o zaman hayal bile değildi. Bugün sıradan görünen Kara Şimşek teknolojisi o zaman ne kadar bilim kurguysa, 'gerçek anlamda' yeşil sahalar, modern statlar ya da gece maçları da bir o kadar hayal ötesiydi. O patates tarlası zemin hele bir de yağmuru yedi mi, bıçak gibi keserdi adamın derisini. Maça gitmek demek gün ağarmadan hatta bazen önceki geceden stat önünde beklemek demekti. Metrobüs yok, metro yok, dönüşü ayrı bir çileydi. 90 dakikanın her anını yazardık belleklere, her golü hatırlardık ezbere. Zira bilirdik ki yok bir daha tekrarı... Ancak belki TRT'de pazar akşamları. Şimdi ise dünyanın tüm golleri, istatistikleri, çalımları sadece bir 'tık' ötesi... Futbol çok yorucu, zahmetli bir sevdaydı o zamanlar. Belki de o yüzden böylesine güçlü, böylesine tutkuluydu aşkımız. Uğruna çok emek verdiğimiz için böyle kıymetliydi. Üstüne öylesi titreyişimiz bu yüzdendi. Aslında çok daha eski sayılmaz, 30 yıl kadar öncesi böyleydi oyunun kuralı. Selçuk Yula da o zahmetli aşkın en büyük kahramanlarından biriydi. Fuleli çalımları, sürati, golleri, kaleye mecali yetmez gibi penaltıları, uzun kıvırcık saçlarıyla, posterleri duvarları en fazla süsleyen birkaç isimden biri... Bundan tam bir yıl dört gün önce çekip gitti bu hayattan. Barış Manço'nun dediği gibi, genç yaşında uyandı yaşam denen uykudan. Ve tıpkı geçen çarşamba olduğu gibi onun her veda yıl dönümü insanın yüzüne tokat gibi çarpacak artık eski aşkımızın nasıl kılık değiştirdiğini. Her şeyin nasıl değişip oyunun nasıl acımasızlaştığını... Hislerin yerini bol sıfırlı rakamlar aldı artık. Rekabetin yerini ise düşmanlıklar, entrikalar, bel altından vurmalar. Artık çocuklar sokakta oynarken kendine hayranı olduğu bir yıldızın adını almıyor. Hem zaten artık çocuklar sokakta oynamıyor. Playstation'da, bilgisayarda istediği yıldızı alıp beğenmediği adamı satıyor. Zamane çocukları, annelerin terlemeyelim diye sırta koyduğu atleti dahi bilmiyor. Onun yerini, saatlerce joysticki tutmaktan terleyen elleri silen ıslak mendiller alıyor. Fenerbahçelisi, Galatasaraylısı, Beşiktaşlısı istisnalar hariç rakibini Avrupa'da desteklemiyor. Tribünler derbilerde yarı yarıya oturmuyor. En ayıplı sözü mahallede oynarken arkadaşına "pas versene" diye bağırmak olanlar artık Twitter'dan karşı takım taraftarına en sinkaf küfürleri saydırıyor. İslam Çupilerin yerini ise amigo yazarlar alıyor. Endüstriyel futbolun çarkları, romantizmi, asaleti, saflığı, centilmenliği ezip parçalıyor. Artık eskisi gibi değil, futbol kolay bir aşk artık... Herkes her şeye çok kolay ulaşıyor, çok çabuk tüketiyor.

KAYBEDİNCE SEVEBİLMENİN ADI ...
Yıldızlar artık Selçuk gibi, sevdiği takımın formasını giyebilmek için evini satıp bonservisini ödemiyor. Ya da kulübün borçlarını ödemek için satılacağını öğrenince gözyaşı döküp "Ne olur beni formamdan koparmayın" demiyor. Belki de bu yüzden Selçuk Yula ve daha niceleri gibi kahramanlar yetişmiyor. Onlardan daha yeteneklileri, daha hızlıları, daha çok gol atanları geliyor belki ama işte 'kahraman' olamıyor. Artık taraftarlar antrenmanlara iki tepsi baklava götürüp oyuncularla aradaki buzları eritmiyor. Onun yerine oyuncuların önünde, kaleyi düşman birliklerden koruyan surlar misali tonlarca ağırlıkta simsiyah çelik kapılar yükseliyor. Kazanmayı her şeyin üzerinde gören, bu yolda her şey mübah diyen sistem dallanıp budaklandıkça kapılar daha da büyüyor. Sonra bir gün o kapılardan biri, genç bir basın emekçisinin katili oluveriyor. Hayallerinin, umutlarının, ailesinin üzerine kapanıyor. Selçuk Yula soğuk günlerde oynanan maçlarda formasını aşağı doğru çekiştirir, ellerini eldiven gibi formayla sarıp ısıtırdı. Bu onu daha zayıf ya da daha kırılgan değil daha 'insan' yapardı. Eski kahramanlar öyleydi, daha bir insandı. Hayran olup posterlerini, kartlarını biriktirecek kadar yıldız ama bir o kadar da yakındı. Bir o kadar da bizdi... Taraftar dediğinse endüstriyel futbolun tozuna pasına böylesine bulanmamıştı. Bordeux zaferinde Türkiye'de milyonlarca hanede çınlayan Murat Ünlü'nün sesiydi Selçuk Yula. Tribünde gazete kağıdından külahta çekirdek çitlemekti. Zira renk sevdasının daha bir naif, taraftarın daha küçük şeylerle mutlu olduğu günlerdi. En mühimi de kaybedince de sevebilmek demekti Selçuk Yula. Zaten biraz da o yüzden bir yıl önce onu kaybedince anladı pek çokları Yula'yı ne denli sayıp sevdiğini. Şimdi muhtemelen bir yerlerde takım arkadaşları Doktor Hüseyin, Erdoğan Arıca ve solbek Sedat'la oturmuş olan biteni seyrediyor biraz da endişe içinde. O günleri, onlar gibi nice kahramanları ve bugünün beş tonluk demir kapılarını düşündükçe insanı bir üşüme alıyor. Ellerini formanın içine sokup ısıtası geliyor.