X İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR
ARKADAŞINA GÖNDER Her bebek pespembe doğdu onları biz kirlettik
* Birden fazla kişiye göndermek için, mail adresleri arasına “ ; ” koyunuz

Her bebek pespembe doğdu onları biz kirlettik

  • Giriş Tarihi: 1.3.2015
Her bebek pespembe doğdu onları biz kirlettik
Her bebek pespembe doğdu onları biz kirlettik

Feraye Sünev Çokgürses bir jinekolog. Meslek hayatı boyunca sayısız kadına, çocuğa el uzattı. Bazen dehşeti bazen de sevinci yaşadı hastalarıyla, çaresiz kaldığı da oldu. Çokgürses 38 yıllık deneyimini bir kitapta topladı...

Henüz küçük bir kızken o beyaz gömlek kanına girmişti, o da bir gün hayran olduğu doktorlar gibi o gömleği giyecekti, giydi de. Feraye Sünev Çokgürses tam 38 yıl jinekolog olarak görev yaptı. Kelkit'ten Seydişehir'e yöre yöre dolaştı. Gerektiğinde depodan bozma bir oda da aylarca yaşadı. Belki binlerce bebeği dünyaya getirtti, sayısız kadını hayata döndürdü... Her hastasını kendi çocuğu, kardeşi gibi sevdi. Onların dertlerine, çaresizliklerine, en mahrem anlarına dahil oldu. Bazen acıyı bazen sevinci bazen de çaresizliği paylaştı. Her doğurttuğu çocuğa kızım, oğlum dedi... Uzmanlık alanı nedeniyle sayısız trajediye şahit oldu: Kendi bedenini tanımayan ve bu nedenle meydana gelen felaketler, bebeğimi düşüreceğim diye ilkel yöntemler kullanıp masada kalan genç bedenler, tecavüze uğrayan çocuklar, kadınlar... Aile içinde yaşanan yasak ilişkilerin yaşattığı çaresizlik ve utanç... Feraye Hanım kaleme aldığı kitabında uzun meslek hayatında yaşadıklarını, deneyimlerini anlattı. İlk elden bir jinekologun karşılaştıklarını okumak insana bazen dehşet bazen de çaresizlik hissettiriyor. Ölen, öldürülen, taciz edilen kadınlar, çocuklar... Peki bunlar nasıl son bulacak, Feraye Hanım net bir şekilde yanıtlıyor: "Eğitim ve sevgi" diyor.

- Siz tam 38 yıl jinekolog olarak çalıştınız, nerelerde görev yaptınız?
- Mesleğin en güzel yanıdır bence toplumun her kesimine hizmet götürmek. İstanbul'daki kadın nasıl doğuruyorsa, Şavşat'taki kadın da, Nusaybin'deki kadınım da aynı koşullarda yani kendisinin ve bebeğinin can güvenliğinin sağlanacağına inandığı koşullarda doğurmalı... Kastamonu, Şereflikoçhisar, Seydişehir, Kırıkkale, Kelkit, Ankara ve İzmir'de hizmet verdim.

- Kadın bir hekim olmaktan dolayı sıkıntı yaşadınız mı?
- Doktorlar bir dönem taşrada çok kötü koşullarda yaşıyorlardı. Yaşam kalitesi adına hepimiz sıkıntı çektik. Hastayı hasta gibi görmedim ben... Kendime hep "Ben olsaydım ne beklerdim?"i sordum; temiz giyimli, saçı başı derli toplu, güzel bir Türkçeyle konuşan, en önemlisi de munis ve güler yüzlü. Psişik bozukluğun birçok hastalığı tetiklediğini bildiğimden hastaya hep dokundum. Hastanın elini tutmak, omuzuna dokunmak, saçını okşamak... Bunlar incelik ister. Öyle dokunursunuz ki eve gittiğinde "Omzumu okşadı, o kadar iyi ki" der. "Hanım gel neyin var?" ile "Gel bebeğim, bu kadar güzel kız hasta olur mu?" arasındaki farkın önemi çok büyüktür.

- Yıllardır kadınlarla iç içesiniz kadınların yaşam koşulları değişti mi bu yıllar içinde?
- Tüm kadınlarımızın yaşam koşulları düzeldi demek biraz zor. Modern çağın modern olanaklarından özellikle teknolojiden yararlanarak biraz rahatladılar. Her evde değil belki ama bulaşıkları ve çamaşırları yıkayan makineler var. Yeter mi? Hayır. Kırsal kesimde kadın, mutfak-toprak-yatak üçgeninde koşuşturmaya devam ediyor. Mutfakta pişir, toprakta ve yatakta üret. Ülkemde kadının hâlâ işi bu. Şimdi size böyle masallar artık yok diyebilir miyim? Kitabımda öyle zavallı kadınlar anlattım ki, Türkiye'nin kadın gerçeğini, hiçbiri hayal ürünü olmayan bu hazin öyküleri okudukça şaşkına döneceksiniz.

- Peki yaşanan bu tür sorunları nasıl çözeceğiz?
- Cem Yılmaz'ın çok sık telaffuz ettiği güzel bir söz vardır: "Eğitim şart!" Kadının hayatında koca, baba, erkek evlat üçlüsü yok, bir de kayınpeder gerçeği var. Kırsal kesimde gelin için kayınpeder otoritesi kocadan önde gelir. Gelin kayınvalide ve kayınpeder olmadan sokağa çıkamaz. Askere giden, hapse düşen oğlunun emanet ettiği gelinine sokakta sahip çıkan sonra da yatakta da sahip çıkmak isteyen çirkin düşünceli adamlar da var. Böyle ne acınası öyküler dinledim. Ben manevi değerlerle yetiştirilen ülkemin erkeklerine bu durumu hiç yakıştıramam. Eğitimle toplumun ahlaki değerlerini, aile bağlarının kıymetini, Tanrı'nın doğurganlığını bahşederek kadını kutsal kıldığını anlatacağız. Tanrı kadına oje şişesi kadar rahimden 11 tane bebek yapma ve yine 27 gebelikte 69 çocuk doğurma gibi bir bereketi bahşetmiş. Bu büyüyü anlayan ve anlatabilen yok. Ben kitabımda ellerimle dokunduğum kadınları anlattım.

- Sayısız vakayla ilgilendiniz bunlar içinde cinsel saldırıya uğramış, taciz edilmiş kadınlar da, çocuklar da var. Yıllar içinde bu vakalar mı yoksa bilinirliliği mi arttı?
- Bence her ikisi de. TV'lerdeki dizilerin tetiklediği bir gerçek. Her kanalda bir dizi ve hepsinde de şiddet ve sapkın ilişkiler var. Hal böyle olunca toplumu çürümeden nasıl koruyacaksınız? İlk kez muayenehane yaşamımın birinci haftasında karşılaştım bu illetle. Neden muayenehanede? Resmiyete intikal etmemesi için. Hastanede bundan söz etmeleri olanaksız. Birinci hafta! Demek ki bu bela hiç de az değil. Kızının altı aylık hamile olduğunu söylediğimde babanın ayaklarımın dibine nasıl yığıldığını bugün gibi hatırlarım. Güçlükle ayıltabildiğimiz yaşlı başlı adamın söylediği ilk söz; "Bu çocuk baba mı diyecek dayı mı?" oldu. Çocuklar genellikle bu dürtüyle küçük yaşta harcandıkları için olay ortaya çıkmıyor. Aklının erdiği, dilinin döndüğü yaşta da aile büyükleri tarafından susturularak konuşmasının önüne geçilir. Kirli kız, kirletilmiş kız damgası yemeyeyim, adım kötüye çıkmasın düşüncesi de yasak sevinin üstünü örten bir başka nedendir. Cinsel sapkınlıkların önüne geçmede eğitim ve aile bütünlüğünü korumak çok önemli.

- Kadınlara karşı şiddet suçu işleyen erkekler için "onlar bir zamanlar pespembe bebeklerdi" diyorsunuz. Ne oluyor da bu pembe bebekler birer canavara dönüşüyor?
- Pırıl pırıl iki erkek çocuk annesiyim. Ve onlarla hep övünürüm. Binlercesini doğurttum. Bebekler doğduklarında tenleri koyu pembedir. Solumaya başlayıp da tenleri oksijenle beslendikçe pembeleşirler. Üstlerine bulaşan kan ve doğumu kolaylaştıran kremi sildiğinizde pamuk gibi olurlar. Be- bek bebek kokarlar. Hiçbir bebek kötü doğmadı. Pespembe doğdular, onları biz kirlettik. Ailelerin çocuklarına yakın olmaları şart. Ne yapıyoruz minicik oğlumuza? "Nerede oğlumun pipisi, haydi oğlum göster amcaya pipini... Ay nerdeymiş benim oğlumun bamyası!" Bence senaryo buralarda yazılmaya başlıyor. Üstüne üstlük babaların kıymetli oğullarına aldığı hediyeler belli; tabanca, tüfek, kılıç, sürat arabaları.

- Canımızı yakan Özgecan Aslan erkek şiddetine uğradı ve hayatını kaybetti.
- Evet. Nasıl oluyor da bu kadar canavarlaşıyorlar? Irza geçiyorlar, öldürüyorlar, bu kadarla kalmayıp bir de doğruyor, o da yetmiyor yakıyorlar. Bu son talihsiz olayda akıl oynatmamak mümkün değil. Tüm soğukkanlılığıyla nasıl anlatıyor. Öncelikle aptal, bir o kadar da cahil. Babayı her akşam döven, iki kez bıçaklayan bir evlat. Anlaşılan o ki kötü de. Bela geliyorum demiş! Bu hastalıklı halin tanısının konulması ve çoktan tedaviye başlanmış olması gerekirken adama yani kurda bir de kuzular, güzel güzel kızlar teslim edilmiş. Çağırdığı arkadaşı katilden daha acımasız, ellerini kesmesini o istiyor. Tıpkı bir korku filmi.

İLK ACİL GECE NÖBETİ
"Ankara merkezde bir hastanede, jinekoloji asistanlığına yeni başlamışım. 11.30 suları gece yarısına az kalmış, acilin genel yoğunluğu bitmişti. Doktor odasına çay içmek için gittim. İlk çayımı içerken, ambulansın siren sesini duydum. Bir doğum doğum daha olacak diye mutlu olmuştum aslında. Anonsla çağrılmadığım için teyakkuz halinde doktor odasında bekliyordum. Sonra dışardakı telaşın kokusunu aldım. Sedye tekerleklerinin cızırtılı sesini duydum. Sonra hüzün çöktü birden içime, artık ne derseniz deyin, hissettim, sanki her şey yolunda gitmiyordu. Kapının koluna uzandım ve koridor boyunca koşturdum. Acile girdiğimde sedyeyi gördüm. Sanki üzeri boş. Tamam, üzerinde kırmızı battaniyeye sarılı birisi yatıyor. Etrafta hemşireler koşuşturuyor, telaş ve üzüntü kokusu tüm ilaç kokularını bastırmış, diğer hastalar bile hüzünle sessizleşmiş. Sedyeye dikkatle bakıyorum, beklentim kocaman karnı olan bir anne adayı olduğu için ilk şokumu bir türlü atlatamıyorum. Ben hayatımda görmedim, bu yaşta bir kız çocuğunun bacak arası kanlar içinde sedyede yatıyor olmasını. Kan kırmızı battaniyeyle karışıyor sanki çocuğun bacakları. Ne işi var bu kızın burada, neden bu halde? Bedeninde kömür parçaları var, iç çamaşırı falan kalmamış. Dışarıda ağlayan bir kadın sesi tüm hastaneye hükmediyor, sanırım annesi. Muayene sırasında gördüklerimi burada anlatamam. Yoksa o görüntü hafızamın mezar taşı gibi beynimde duruyor. Kırmızı battaniyenin içinde nerede kanlar bitiyor nerede et parçaları başlıyor? Vajinası gelişmemiş bir sabinin geldiği durumu görmek istemezsiniz. Nasıl olabilir de birisi bu çocuğa tecavüz edebilir? Sonra olayı öğreniyorum, annesi ekmek almak için bakkala göndermiş, geri gelmeyince aramaya başlamışlar. Saattler sonra evle bakkal arasında bir binanın kömürlüğünde bulmuşlar. O kırmızı battaniyeyi bir komşu kadın örtmüş üstüne annesi o halde görmesin diye..."

BIÇAĞI KASIĞINA SOKUP, ÇEVİRDİM
"Hastanenin yaşamı risk altında olan kadınlar için üç şataklı bir odası var. Birgün önce ameliyatla yaşama döndürdüğüm Elvan'ın o bölüme alındığını biliyorum. 16 yıl ceza almış, iki jandarmanın başında beklediği bu tutuklu kadını yaşama döndürmek için nasıl deliye döndüğümüzü bu kadın bilemez. Ameliyat masasında jandarma eşliğinde gelmenin utancından kurtulmak istercesine içini döküyor. Zavallı kah konuşuyor kah ağlıyor. Bu çileli kadını ölümden döndürüyoruz. Sabah visit için odasına girdiğimde beni hissediyor, elimi tutup öpüyor. Elvan beş gün yattı, başına gelenleri anlattı yavaş yavaş. Onu dinlerken beynim uyuşuyuor, Onca kötülüğü onca yıl nasıl göğüslemiş bu kadın! Kocasını kasığından bıçaklayarak öldürmekten hüküm giymiş. Üç kız çocuğu annesi. Büyük olan 17, ortanca 16, küçük olan ise dört yaşında. Elvan anlattı: "Büyük kız ile sokağın başında çiçek satar, akşam getirir avcuna koyarız. Adam anında kaybolur. Sonra öğreniriz ki zar atarmış. Günlerce eve gelmediği olur. Bu arada kayınpederimin, sahipleniyorum bahanesiyle eve girip çıkışları artar. Kime ne söyleyeceksin! Haftada üç gün eşek sudan gelene kadar dayak yiyorum zaten. Son aylarda yeni huy edindi, eve yabancı erkeklerle geliyor, "Ben sigara almaya gidiyorum" diye gidiyor. Gidiş o gidiş. Biz adamlarla oturuyoruz, adamların bana değil kızlara gözü oynuyor. Bir oldu, iki oldu, korkudan bir şey diyemiyorum. Öyle dayak yiyorum ki bazen yüzlerce inen ayakkabı bazen kemer sanki ciğerlerimi döküyor. Saçlarımda kellikler oluştu yolunmaktan. Bir gece kurdum rakı masasını, açtım arabesk bir şarkı, ettim kör kütük sarhoş, uyurken tam kasığına sokup çeviriverdim bıçağı. Kan üstünü başını bir anda boyadı. Yetmedi kalkamasın diye üstüne abandım, debelenmesi kesilene kadar..."