X İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR
ARKADAŞINA GÖNDER 70 no'lu bloktaki çocuk
* Birden fazla kişiye göndermek için, mail adresleri arasına “ ; ” koyunuz

70 no'lu bloktaki çocuk

  • Giriş Tarihi: 17.5.2015
70 no'lu bloktaki çocuk
70 no'lu bloktaki çocuk

Fenerbahçe'nin Final macerası arifesinde, Euroleague'de en değerli oyuncu seçilen Bjelica, pek gülmeyen yüzüne sempatiklik, genç ruhuna da olgunluk katmayı başarmış, yeni nesil bir kahraman

Oyuncu fabrikası Partizan, genç adamın kendilerinde forma giyecek çapta olmadığına kadar verdiğinde, tarihlerinde az görülür bir hata yaptıklarından habersizdi. Nemanja Bjelica'nın başka formalarla yarattığı harikaları gördüklerinde ise iş işten geçmişti. 1989'da bir mayıs günü, bugünkü Sırbistan'ın başkenti Belgrad'da dünyaya geldi Bjelica. Yugoslav topraklarında sayısız genç gibi o da sokak aralarında, mahallede tanıştı basket topuyla. Ailesi, komünist dönemde özellikle fabrika işçileri için inşa edilmiş, küçük dairelerden oluşan o kocaman ve estetik yoksunu binalardan birinde, 70 numaralı blokta oturuyordu. Çevresinde, parasızlık kaynaklı çok sayıda tehlike, 'yetenek avcıları' gibi kendine bir kurban arıyordu. Hırsızlık, uyuşturucu, çeteleri kol geziyordu. Ama bizim çocuk, tüm bunlara gözlerini kapadı, aklını ve kalbini sadece basketbola odakladı. Sabah akşam, bıkmadan usanmadan basket oynuyordu. Şimdilerde, onunla özdeşleşen yaşının çok ötesindeki sakinlik ve olgunluk, daha o yıllarda karakterine yer etmişti. Partizan hayal kırıklığına rağmen yılmadı. Basketbol denince akla en son gelecek ülkelerden birinde, Avusturya'nın Arkadia Traiskirchen Lions takımıyla 2007'de ilk kez profesyonel oldu. Başkası olsa, Avusturya'ya savrulmanın moral bozukluğuyla pes ederdi. Ama o hayallerinden vazgeçmedi. Yazları ülkesine dönüp fiziğini güçlendirecek antrenmanlar yapmaya devam etti. Bugün "İkinci babam" dediği kurt hoca Svetislav Pesic onu fark edip Kızılyıldız'a çağırmasa kim bilir, adını kimselerin duymadığı bir yıldız adayı olarak kayıp gidecekti. Kızılyıldız'dan sonraki durağı, adını tüm Avrupa'ya duyurduğu İspanyol Laboral oldu. Ardından da İstanbul'un, Fenerbahçe'nin yolunu tuttu. 2.09 boyunda ama dört ayrı pozisyonu da oynayabiliyor. Bu çok yönlülükte en büyük rolü ise şüphesiz, onu oyun kurucu oynatarak yeteneklerine farklı bir boyut ve oyun görüşü kazandıran hocası Pesic oynadı.

GÜLMEYEN ADAMLAR DA SEVİLİR

Fenerbahçe'nin tarihindeki ilk Final Four'a yükselmesinde en kilit paya sahip adamlardan biri oldu. Bunun karşılığını da perşembe günü 2014-15'te Euroleague'in en değerli oyuncusu (MVP) seçilerek aldı. Onu farklı kılan en büyük özelliği, o bebek yüzden beklenmeyecek cesareti. En sert savunmaların, en ürkütücü rakiplerin arasına girmekte, kalabalıkların arasından drive edip potaya yönelmekte bir an olsun tereddüt etmiyor. Son topları kullanmaktan asla kaçmıyor. Hiçbir görev ve rakip gözünü korkutamıyor. Evet, kolay kolay gülmüyor. Ama bütün o sakin, cool tavırlarının altında hep bir sempatik yön taşıdığı için belki de böylesine seviliyor. Duygularını bu denli başarıyla gizleyip, hislerinin bedenine pranga vurmasına izin vermediği için eli kolay kolay titremiyor, parkede bu kadar gözü pek ve serinkanlı kalabiliyor. Basketboldan kazandığı ilk parayla kot pantolon ve birkaç da tişört almış. Şaşayı, gösterişi sevmiyor. Zaten biraz da o yüzden, oyunda altından kalktığı en görkemli işler dahi seyredenlere bazen çok sıradan görünüyor. Çok sevdiği eşi Mirjana ile de Avusturya'da oynarken ayağını kırınca, tedavi için geldiği ülkesinde bir yılbaşı partisinde tanışmış Bjelica. Sizler bu satırları okurken Fenerbahçe, Final Four'daki ilk maçını çoktan oynamış olacak. Belki finale kaldı, belki de ev sahibi Real Madrid'e yenilip final şansını kaçırdı... Ama sonuç hiç önemli değil... Kariyerindeki en büyük başarılardan birini, MVP ödülünü, yine aynı sakin ve alçak gönüllü, biraz da çocuksu edasıyla alan bu genç adam, Fenerbahçe'ye yeni taraftarlar, yeni kalpler kazandıran ama daha da ötesinde bu ülkede basketbol sevgisini körükleyen bir kahraman... Camiaları büyük yapan, yeni nesilleri onlara bağlayan da çıkardıkları kahramanlar değil midir zaten?