X İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR
ARKADAŞINA GÖNDER Merhamet yorgunluğu yaşıyoruz
* Birden fazla kişiye göndermek için, mail adresleri arasına “ ; ” koyunuz

Merhamet yorgunluğu yaşıyoruz

  • Giriş Tarihi: 26.7.2015
Merhamet yorgunluğu yaşıyoruz
Merhamet yorgunluğu yaşıyoruz

Önce Suruç, sonra Ceylanpınar, Diyarbakır ve Kilis'ten gelen ölüm haberleri Türkiye'yi mateme boğdu. Geçtiğimiz hafta 36 gencecik insan hayatlarının baharında bizden koparıldı. Terör yeniden hortladı. Bu büyük acı karşısında, terör sert bir şekilde lanetlendi belki ama ölümlere sevinenler de vardı. Terör yılgını bir ülke olarak kaygılıyız. Prof. Dr Kemal Sayar toplumsal psikolojimizin röntgenini çekti. Terörün hedefinin insanda psikolojik hasar bırakmak olduğunu söyleyen Sayar "Merhamet yorgunluğu yaşıyoruz. Giderek şöyle bir reaksiyon da görüyorum. Kendimden olanın acısına dikkat etmek, kendimden olmayan insanın acısına sağır kesilmek. Oysa şiddetin panzehiri merhamettir, ötekine gitmek ve onunla konuşmaktır. Bizler sakin durarak, itidal çağrıları yaparak terörün eylemini tamamlamasına izin vermemeliyiz" diyor

Olağan bir pazartesi günü yaşıyorduk. Sonra kapkara bir haber geldi Şuruç'tan. Kesif bir acıyla sarsıldık. IŞİD'in terör saldırısı, birçoğu hayatının baharında olan 32 insanımızı bizden koparıp almıştı. Hem de çok acı bir şekilde. Şok dalgasını atlatınca o insanların kimler olduğunu öğrenmeye başladık. Bir bir hikayelerini okuduk, fotoğraflarını gördük. Çoğu üniversite öğrencisi gençlerdi. Yani geleceğimizdi. Acı gittikçe büyüyordu... Daha "Neler oluyor, neden bunlar oldu?" sorularının cevaplarını öğrenemeden Güneydoğu'dan ölüm haberleri gelmeye devam etti. Ceylanpınar'da iki polis PKK tarafından şehit edildi. Bu son olsun derken Diyarbakır'da bir polisin daha şehit edildiğini öğrendik. Sonra da sınırda bir astsubayın IŞİD saldırısı sonrası yaşamını yitirdiği haberleri düştü ajanslara... Geçtiğimiz hafta terör yeniden o pis yüzünü gösterdi bize, yine hedefte gençler vardı. Analar bir kez daha ağlamaya başladı. Yıllarca içinde yaşamak zorunda kaldığımız terör sarmalına tekrar çekilmek isteniyorduk. Terörün ne olduğu bilen bir ülke olarak her türlü terör eylemini kınamaktı bize düşen. Öyle de oldu aslında. İtidal çağrıları yapanlar, mateme bürünenler, terörü lanetleyenler, yasa bürünenler ağırlıktaydı. Ama büyük fotoğrafın bir yerlerinde ölüme sevinenler, ölenlere nefret kusanlar da vardı. Kan donduran yorumlar yapıyorlardı. Terör yılgını bir toplum ve ülke olarak bir haftadır kaygılıyız. Terör herkesin ortak konusu haline geldi. Her açıdan konuşuluyor, yazılıyor ve çiziliyor. Ama işin konuşulmayan bir de psikolojik yönü var. Bunu da terörün psikolojisi üzerine akademik makaleleri bulunan psikiyatrist ve psikoterapist Prof. Dr. Kemal Sayar ile konuştuk.

- Terörün toplumlar üzerinde nasıl bir psikolojik etkisi oluyor?
- Terör aslında bugün bütün dünyanın problemi. Geçtiğimiz on yıllarda terör eylemleri, daha çok, üç-beş insanın öldürülüp daha fazla insanın seyretmesini amaçlıyordu. Ama bütün dünyada süregiden terör olaylarına baktığımız zaman artık bir mega terörle karşı karşıya olduğumuzu söyleyebiliriz.

- Nasıl etkiliyor bu mega terör bizi?
- Artık terör eylemleriyle, daha çok insan öldürülüp daha çok insanın psikolojik olarak hasarlı bırakılması amaçlanıyor. İnsanlar bir korku psikoloji içerisine hapsedilerek, onların gelecekle ilgili ümitleri elinden alınmak isteniyor. Dolayısıyla terörün günümüzdeki hedefi mümkün olduğunca çok insanda psikolojik hasar bırakmak.

- Türkiye terörden çok çekmiş bir ülke. Toplumsal psikolojimiz uzun yıllar boyunca bu terör olaylarından nasıl etkilendi?
- Bizler toplum olarak 1980'lerin terör ortamından çok büyük hasarla çıktık. Daha sonra evlatlarımızı kurban verdiğimiz uzun ve acılı düşük yoğunluklu savaş dönemini yaşadık. Bütün bu travmalar üst üste binerek insanlarımızın gelecekle ilgili ümitlerinin azalmasına yol açtı. Bir tür toplumsal yılgınlığa ve depresyona neden oldu.

YÜZER GEZER BİR ÖFKE VAR

- Bu depresyonun sonuçları neler oldu?
- Türkiye toplumunda yüzer gezer bir öfke var. Her an patlamaya hazır bir öfke. Bütün bu yaşadığımız travmaların birbirinin üzerine binmesiyle insanlar, yılgın, öfkeli ve birbiriyle kavga eder hale geldiler. Mesela sokakta, minibüs beklerken iki insan saç saça baş başa kavga edebiliyor. Bizler kitlesel olarak belki çıldırmıyoruz ama birbirimize karşı daha öfkeli, daha nobran, vurdumduymaz davranabiliyoruz ya da kendi muhkem kalemize çekilip sosyal medyadan kılıç sallıyoruz. Bütün bunlar gelecekle ilgili belirsizlik hissinin azalmasından kaynaklanıyor. Hepimiz geleceğimizden, ülkemizin geleceğinden emin olmak isteriz çünkü. Bu nedenle mesela Çözüm Süreci insanlarda büyük bir ümit uyandırdı. Çok değerli bir çaba ve süreç, ki benim için hâlâ öyle. Keşke devam etse ve daha yoğun emek harcanarak kalıcı barışa dönüştürülebilse.

- Geçen hafta Suruç'ta IŞİD'in terör eylemiyle 32 insanımız yaşamını yitirdi. Hepimizin için yandı. Bu eyleme prim vermemek için ne yapmalıyız?
- Terör yıldırmak amacına matuftur. Toplumların, millet olma şuurunu, dayanışma duygusunu yok etmek ister. Bu bakımından terör eylemini tamamlayan şey, insanların kendi aralarında terörü tarif ederken kullandığı dildir.

- Nasıl bir dil kullanmalıyız?
- Aslında hepimizin kendi kendine sorması gereken sorular var. Nereden gelirse gelsin insan hayatının kutsiyetine kasteden her türlü eylemi kınıyor muyuz, yoksa hasım saydığımıza yönelen şiddetin, terörün kabul edilir, meşru olduğunu mu düşünüyoruz. Bunun için hepimizin içimizdeki o küçük diktatörle yüzleşmesi gerekiyor.

- Kimdir o diktatör ve bize ne der?
- Bize, bizim gibi olanı sevimli gösteren, karşımızda olanı sevimsizleştiren ona yönelik şiddeti meşru gören o içimizdeki faşist diktatördür.

- Peki onunla yüzleşebiliyor muyuz?
- Bu bir olgunluk meselesi. Olgunluk, 'öteki' insanı öğrenmeye değer bir varlık olarak görebilmektir. Ona giderken önyargılardan arınıp onu dinlemeye değer muhatap olarak kabul etmemiz gerekir. Demokratik olgunluk, demokratik zeminde yapılacak bir politika sadece hasımları alt etmek üzerine kurulu olamaz. Demokratik olgunluk kendimden saymadığımdan bir şeyler öğrenmeyi de gerektirir. Biz toplum olarak kriz dönemlerinde bu olgunluğu gösteremiyoruz. İlkel savunma mekanizmalarına savruluyoruz.

- Nedir o savunma mekanizmaları?
- Biz iyiler, onlar kötüler şeklinde dünyayı keskin hatlarla ikiye ayırır bu savunma mekanizması. Kendimizde kabul etmek istemediğimiz, ayıp saydığımız şeyleri hasım bildiklerimiz üzerine yansıtarak rahatlamamızı sağlar. Onlar kötüdür, onlar diktatördür. Onlar Türkiye'ye ihanet etmektedir, onlar demokrasinin önündeki engellerdir... Böyle düşünmeye başladığımız zaman, konuşma, sohbet etme imkanını kaybediyoruz. Bir terör olayından sonra hemen parmaklarımızla işaret edeceğimiz kolay bir fail arama ihtiyacı duyduğumuz zaman işi basitleştiriyoruz ve paranoid ikiliğe savruluyoruz. Böylece dünyayı 'biz' ve 'onlar' olarak ikiye bölmüş oluyoruz. Aramıza kalın duvarlar ördüğümüz zaman da düşünce geçişleri azalıyor ve "Biz iyiyiz", "Onlar kötü", "Biz dünyanın iyiliğini istiyoruz", "Onlar kötülüğünü istiyor", "Dolayısıyla, onlarla her vasıtayı kullanarak mücadele edilir" gibi bir düşünce yanılsamasına savruluyoruz. Buradan şiddete savrulmak çok kolay. Zaten maalesef bugün, sosyal medyada insanların şiddetli atışmalarının, toplumsal ve siyaset sahasında zaman zaman görebildiğimiz birbirini hainlikle suçlamalarının özünde de bu "biz ve onlar ikiliği" yatıyor.