Türkiye'nin en iyi haber sitesi

Şöhret diye bir şey yok! O bir halüsinasyon

Giriş Tarihi: 27.12.2015
Şöhret diye bir şey yok! O bir halüsinasyon

Cansel Elçin 11 yıldır hayatımızda. Paris'te büyüyen ve oradaki tiyatro kariyerini bırakıp, burada dizilerde oynamaya başlayan oyuncu, Türkiye'de ilk kez tiyatro sahnesine çıktı. Victor Frankenstein rolü ile izleyiciyle buluşan oyuncu, tiyatroyu savaş alanına benzetiyor

Cansel Elçin'i Fransa'dan gelip Hatırla Sevgili dizisinde rol alınca tanıdı Türkiye... 11 yıl öncesine kadar Paris'te yaşayan ilk ve orta eğitimini Paris'te Lycee Racine'de tamamlayıp, Fransa'nın önde gelen tiyatro okullarından Ecole Florent'te sürdüren kendi halinde biriydi oysa ki... Okulu dereceyle bitirip, Fransa'nın değişik yerlerinde birçok temsilde sahne alarak profesyonel tiyatro yaşamını sürdürüyordu... Türkiye'deki sanat camiasıyla ilk teması bir temsilde kendisini izlemeye gelen Ferzan Özpetek ile tanışmasıyla başladı. Arkası çorap söküğü gibi geldi... Tomris Giritlioğlu onu jön tayfasına sokunca, Cansel Elçin Paris'ten İstanbul'a taşındı...Paris'teki tiyatro hayatı burada dizilerde devam etmeye başladı. Taa ki bu yıl Frankenstein oyununda rol alana kadar... Cansel Elçin bir yandan atv'de ekrana gelen Eve Dönüş dizisinde rol alıyor, bir yandan sahnede Victor Frankenstein'ı canlandırıyor. Biz de Cansel Elçin'le Paris'i, tiyatroyu ve dizileri konuştuk

- Birkaç haftadır tiyatro sahnesindesin. Dizi mi, tiyatro mu hangisi daha cazibeli?
- Televizyon sanatı çok dar bir alan. Bir oyunculuk sergiliyorsun ama kameraman var, görüntü yönetmeni var, yönetmen var... Senin elinde olan bir şey yok. Oyunculuk özgürlüğün kısıtlanıyor. Sahnede durum öyle değil. Sadece performansın önemli. Baştan sona güzel bir terleme var. Dizide oynamak askerlik gibi, sabah erken kalkacaksın, çeki düzen vereceksin kendine... Tiyatroda savaşa gidiyorsun. Bir alana salıyorlar seni ve tek başına güreşmen, erkek adam gibi oynaman lazım.

- Türkiye'ye geleli 11 yıl olmuş... Paris'te kalsaydın neler olurdu hayatında?
- Bilmiyorum. Mesela bir reklam filminde oynamıştım Fransa'da... Onun yönetmeni, Jean Dujardin ile Artist filmini çekti ve Oskar aldı. Ve o yönetmen, o zamanlar bana bu filmi anlatıyordu, "Bir filmim var ama bana kimse para vermek istiyor, çünkü siyah beyaz ve dialog yok" diye... Ben de "Aaa zor o zaman bu iş, bence sen başka film çek" demiştim. Ama adam Oskar aldı o işle (gülüyor)... O zamanlar bu adamla çok iyi arkadaş olabilirdim, Jean Dujardin yerine beni oynatabilirdi... Bilemezsin neler olurdu... Ya da Paris'teki saldırıların gerçekleştiği Bataclan'ın çok yakınında oturuyordum o zamanlar... Bilemezsin neler olurdu...

- Sektörde neler değişti 11 yılda?
- Benim açımdan bir şey değişmedi. Aradan 10 sene geçti, 10 sene sonra bile mesleğimi yapabiliyorum, tiyatroda oynayabiliyorum, dizilerde izleniyorum, filmler yapıyorum. İnşallah bir 10 sene daha gider.

- Tek atımlık kurşun olma eşiğini sen epey zaman önce aştın... Ama şu anda bir sürü genç adam var yıllar önce senin girdiğin yola giren... Ne dersin onlara?
- Şöhret diye bir şey yok! İnsanların etrafındakilerin yarattığı bir halüsinasyon o. Ünlü oluyorsun ama üne inanmamak lazım. Televizyon çok çok geçici bir şey. Eğer televizyon aracılığıyla bir yerden bir şey yakaladıysan kendini eğitmek ve devam ettirmek lazım. Sadece kitap okumak ve oyunculuk adına bir eğitimden söz etmiyorum. Her konuda kendini eğitmek gerekir. Boş vakitleri yakaladığı şöhretin peşinde gitmekle değil, dünyayı gezerek, her şeyle ilgilenerek, yetenekleri geliştirerek geçirmek gerekir. Sporla ilgilenmek, sanatla ilgilenmek, dil öğrenmek, insan tanımak... Bir sahneyi neden bir oyuncu diğerinden iyi oynar? Çünkü başka bir yerden bir bakış açısı geliştirebilmiştir. Tecrübelerini o sahneye katabilmiştir. İyi oyuncu iyi insandır. Hayatta bildiğin kadarsın. Ne kadar çok bilirsen insanlar o kadar çok sana yaklaşır. Televizyon çok geçici. İnsanlar yiyip içip tüketiyorlar.

PARA GELİR VE GİDER

- Türkiye'ye geldiğinde o şöhret halinin senin başını döndürdüğü oldu mu?
- Yok. Çünkü ben o kadar genç değildim geldiğimde, 30'lu yaşlarımı sürüyordum. Erken yaşta parasız da kalmıştım, para da kazanmıştım... Biliyorum ki para gelir ve gider... Ve onun değerini de biliyordum. Ailem de başımın dönmesine engel olacak biçimde eğitti beni. Önemli olan heybeyi doldurmak.

- Paris'te uzun zaman yaşadın. Geçtiğimiz ay yaşanan terör olayları nasıl etkiledi seni?
- Çok duygusal bir olaydı. Çünkü o mahallede büyüdüm. 20 senem orada geçti. Bataclan'ı çok iyi bilirim ve gitmişliğim de var. Kalbimden vurulmuş gibi hissettim. 50 metre ilerde oturuyordum. Üç dört tane yakın arkadaşım var, beraber tiyatroda oynadığım kişiler orada oturuyor. Hemen onları aradım. O gece büyük bir panik ve kaos yaşadım. Abim oraya yakın oturuyor. Türk'üm ve Türkiye'de doğdum ama orası 25 sene yaşadığım bir yer. Gençliğim ve kültürüm... Derinden etkiledi olay beni.

DİZİLERDEN KAZANIP FİLM YAPIYORUM

- Sinemayla da ilgilisin. Üstelik yönetmenlik yapıyorsun...
- Üç-dört senede bir, dizilerden para kazandığımda bir film çekiyorum. Dizilerde kazanıyorum, üçte birini filme ayırıyorum, üçte birini kenara koyuyorum, üçte birini harcıyorum...

- Şu an üzerinde çalıştığın bir film var mı?
- Melekleri Taşıyan Adam isimli bir film çektim... Taşrada yaşamış bir çocuğun, çocuk evliliğini anlatan bir hikaye. Ama bu kez çocuk evlilik erkek tarafından anlatılıyor. 15 yaşında evlenmiş erkek kahramanım, 20 yaşına gelince babası hastalanıyor ve İstanbul'a geliyor. İstanbul'un vahşi dünyası ile tanışıyor. Biraz erotizm üzerine kurulmuş bir film. Çocuk taksi şoförü oluyor ve bir hayat kadınını taşımaya başlıyor. Ve aralarında bir şeyler gelişiyor. Çocukken evlilik ne demek sorguluyor, kendini arıyor, cinsiyetini arıyor. Kadınlarla tanışıyor. Filmi daha yeni bitirdim, festivallere göndereceğim. Ve bu filmi çok sevdim.

- Neden çocuk evlilikleri ilgili bir film?
- Evlendiklerinde babam 19, annem 17 yaşındaymış... Dünyanın en mutlu ailesinde büyüdüm ama onlar da çocukmuş. Etrafıma baktığımda da gördüm böyle erken evlilikler. Bir insanın çocukluğunu yaşamaması, gençliğinin tam anlamıyla doyasıya keyfini sürememesinin nasıl bir şey olduğunu merak ettim.

PINAR'I YAŞAYARAK ÇOK SEVDİM


- Oyunculuk, yönetmenlik, tiyatrodan arta kalan zamanlarda neler yaparsın?
- Her sene kayağa gitmek çok hoşuma gidiyor. Bu yıl da Şubat'ta gideceğim. Efendi Ligi ve Gazoz Ligi diye liglerimiz var. Orada futbol oynuyorum. Para yok, sponsor yok bu ligde! Sadece futbol oynamak için kuruldu. Sanatçı, karikatürist ve yazarlardan oluşan bir kadro. Dünya yazarlar ve senaristler ligi vardı Almanya'da, Dünya Kupası'nda bile oynadık. Gazozuna oynuyoruz ve maç sonunda gazoz içiyoruz. Efendilik çok önemli, küfür etmek, sert oynamak yasak! Çok keyif alıyorum futbol oynamaktan ama bazen zorlandığım oluyor. Kafa gitmek istiyor ama vücut gitmiyor...

- Dört yıldır Pınar Apaydın'la evlisin. Nasıl tanıştınız?
- Türkiye'ye ilk geldiğim zamanlar bana dublaj yapılıyordu. Dublaj yapan çocukla arkadaştım. O tanıştırdı bizi. Bir akşam çıktık ve görüşmeye başladık. İlk görüşte aşktı. Tabii ki bayıldım güzelliğine ama birini tanıdığımda onunla tatile çıkmayı severim. Çünkü orada daha iyi tanıyorsun insanları... Ve bir şeyler yaparak ve yaşayarak Pınar'ı çok sevdim. O bana hayvan sevgisini inanılmaz aşıladı. Zaten bir hayvanseverdim ama onun ki başka bir boyut. Bana o konuda inanılmaz şeyler öğretti. Onun sayesinde başka yerlerden bakıyorum dünyaya. Eskiden daha hızlı, panik biriydim. O beni sakinleştiriyor. En önemlisi Türkçemi düzeltti (gülüyor).

- Evliliği sevdin mi?
- Tam bana göreymiş. Mazbut bir hayat seviyorum. Özgür alanlarımız da var. İstediğimiz zaman istediğimiz şeyleri yapıyoruz.

FRANKENSTEİN 200 SENE ÖNCE YAZILMIŞ AMA BUGÜNÜ ANLATIYOR

O dönemin inançlarına karşı bir adam bu. Adamın bir egosu ve megolamanisi var. Karakterimi kibirli, egosu yüksek biri olarak şekillendirdim

- Türkiye'de sahneye hiç çıkmadın. Şimdi neden Frankenstein'a "Evet" dedin?
- Frankenstein'da aklımda olan bir oyundu. Sadri Alışık Tiyatrosu da tüm imkanlarını ortaya koydu, harika bir prodüksiyonla girdik. Kostümü, dekoru, her şeyiyle harika oldu. Fransa'da bile böyle bir dekor görmedim. O kadar iddialı. Belki Comedie Francaise'de vardır böyle dekorlar ama bizimki çok özel... Kendimi iyi futbolcu olarak görüyorsam Real Madrid'de oynuyor gibiyim... İyi oyuncularla oynayınca, profesyonel bir ekip olunca güzel bir iş çıktı ortaya.

- Karakterin Victor Frankenstein ilginç bir adam... Etkiledi mi seni?
- Bilim adamı ve araştırmalar yapıyor. Araştırmaları da o döneme aykırı şeyler. Ölülerin parçalarını birleştirip bir insan yaratmaya çalışıyor. O dönemin inançlarına karşı bir adam bu. Adamın bir egosu ve megolamanisi var. Karakterimi kibirli, egosu yüksek biri olarak şekillendirdim. Böyle bir adamı oynamak da çok keyifli. Gerçek hayatta, "Ben kibirliyim, herkesten önemliyim" diye ortalarda gezemezsiniz. Bu yüzden sahnede bunu oynamak keyifli. Frankenstein 200 sene önce yazılmış ama bugünü anlatıyor. Dünyanın şu an içinde bulunduğu kaosu işaret ediyor. Dünya ikiye ayrılıyor, toplum içindeki insanlar ve toplum dışında kalanlar...
BUGÜN NELER OLDU
ARKADAŞINA GÖNDER
Şöhret diye bir şey yok! O bir halüsinasyon
* Birden fazla kişiye göndermek için, mail adresleri arasına “ ; ” koyunuz