Sovyetler başbakanına borç para bile verdim

Giriş Tarihi: 17.4.2016
Sovyetler başbakanına borç para bile verdim

Ayşegül Dora dünya liderleriyle görüştü, ahbap oldu. Savaşları takip etti, ölümden döndü. Ortadoğu’yu deve kervanıyla gezdi, hep alanda oldu, gazeteciliğin ruhunun muhabirlik olduğunu bildi, masabaşı habercilik nedir bilmedi. Mesleki anılarını bir kitapta toplamaya hazırlanan Dora, o yılları anlattı

YIL 1964. Yer Cağaloğlu. 18 yaşında genç bir kadın babasından gizli geldiği Cumhuriyet gazetesi önünde, gazetenin yazarı İlhan Selçuk ile görüşmek için bekler. Kapıdaki görevli "Evladım İlhan Selçuk bu saatte gelmez" der ama o bekler. Sonunda İlhan Selçuk, sokak girişinde belirir. "Ne istiyorsunuz?" diye sorar. Genç kadın "Ne olursa olsun gazetecilik yapmak istiyorum! Üsküdar Amerikan Koleji'nde okuyorum. Dünya tarihine de çok ilgim var. Çok iyi İngilizce biliyorum" diye hızla anlatır derdini. Ve macera böyle başlar. Bab-ı Ali'de uzun yıllar değişik organlarda tek kadın dış haberler muhabiri olarak anılır. Hep alanda olur, gazeteciliğin ruhunun muhabirlikte yattığını bilir, masabaşı gazeteciliğini sevmez. Dış haberler muhabirliği yaptığı yıllarda şöhreti artıkça artar, çünkü sürekli dünya liderleriyle söyleşiler yapmaktadır. 20 yılın sonunda gazeteciliği bırakır ve bir halkla ilişkiler ajansı kurar. Bu kişi duayen gazeteci Ayşegül Dora'dan (70) başkası değil. Benim onu tanımam ise bir tesadüf sonucu oldu. Geçen haftalarda milli sporcu Çiçek Güney'in evine söyleşi için gittiğimde karşılamıştı beni. Annesiydi. Geçmişte gazetecilik yaptığını söylediğinde şaşırmış, "Hangi gazetede?" diye sormuştum. "Dış haberlerdeydim evladım. Adım Ayşegül Dora" demişti. Evden ayrıldıktan sonra dünya liderleriyle söyleşilere imza attığını, Hollywood yıldızlarıyla görüştüğünü, uzmanlığının İran, Ortadoğu, Afganistan ve Pakistan üzerine olduğunun bilgisine ulaştım. 'nin ilk halkla ilişkiler ajansını Betül Mardin ile Ayşegül Dora'nın Ayşegül'ün A'si Betül'ün B'si olarak (A&B) 1974'te kurdukları bilgisini edindim. Şirketi Alâeddin Asna'ya devredip gazeteciliğe döndüğünü, 1984'te gazetecilikten ayrıldıktan sonra Penajans'ı kurduğunu öğrendim. Öğrendikçe şaşırdım, şaşırdıkça hayran oldum. Sonra hemen aradım: "Ben... Bilmiyordum sizi! Eğer kabul ederseniz hayat hikayenizi dinlemek istiyorum!" dedim. Anılarını dinlemek üzere İstanbul Tarabya'da evinde buluştuk. Bahçesinde oturup, siyah-beyaz fotoğraflar eşliğinde sohbet ettik, günümüz gazeteciliğinden de konuştuk.



ONU TANIYINCA BURS KAZANDIM
Habercilik yapma ısrarıyla bindiği bir yatta karşısına çıkan büyük şansı anlatıyor önce: "Bir gün Emirgan'dan gazeteye giderken Bebek'te muazzam bir yat gördüm. 'Mühim birinin yatı olmalı' diye düşünüp gazeteden foto muhabiri arkadaşımı çağırdım. Sandal tutup yata ulaştık. Bizi yukarı almadılar. Ama inadım sonuç verdi, başardım (Gülüyor). Gelen kişi dünyanın en büyük deniz motorlarının sahibi olan Mr. Evinrude idi. Söyleşi yaptım. Diğer tarafta yaşlı bir adam oturuyordu. Bana 'İngiliz gazetelerini okuyor musun?' diye sordu. 'Evet' dedim. 'Peki onun patronu kim?' dedi. Ben de 'Lord Thomson' dedim. Bunun üzerine 'Ben Lord Thomson' dedi. Bu hayatımı değiştiren olaylardan biri oldu. Her yıl öğrencilere burs verdiğini, imtihanı kazanırsam burs vereceğini söyledi. Sonra arandım, imtihana girip kazandım. London School of Economics'e gidip, Communication (iletişim) bölümünü bitirdim. Sunday Times, Times ve 70 büyük İngiliz gazetesi ona aitti. Ben de İngiliz gazetelerinde staj yaptım."

ŞAH VE EŞİYLE YAKIN DOSTTUK
"İnsanın hayatında tesadüfler olur bazen" diyor ve İran Şahı Rıza Pehlevi ve Farah ile uzun yıllar sürecek olan dostluklarının başlangıcını anlatıyor: "1969'da Şah Rıza Pehlevi 'ye geldi. Havaalanına gittim, tek kadın gazeteciydim. Vakit az olduğu için bir-iki soru sorabildim. Şah bana 'Sen nerede okudun?' dedi. Ben de anlattım. 'İran'da kadınların gazeteci olmasını çok istiyorum. Bizde gazetelerde kadın gazeteci yok ama dergilerde var. Çok isterim biri gelsin, gazeteci olacak kadınları eğitsin, gelir misin?' dedi. Ben de 'Tabii gelirim!' dedim. Birkaç ay sonra 'Üniversite öğrencisi 10 genç kadını seçtik, hazırlar, sizi bekliyoruz!' diye aradılar. Tahran'da dokuz ay kalıp, Tahran Üniversitesi'nde eğitim verdim. Ve bu dönemde Şah ve ailesiyle uzun yıllar sürecek ahbaplığımız da başladı. Sık sık görüşüyorduk. Şah ve Farah'ın en küçük çocukları Leyla elimde doğdu. Bir cumhuriyet altını takmıştım ona.

ARA GÜLER ŞAH'I NASIL GÜLDÜRDÜ?
Biz Ara Güler ile İran'da çok çalıştık. Şah ve Farah nereye giderse birlikte gidiyorduk. Bir seferinde Şah, Farah ve çocukları Elbruz dağlarının eteğinde kayağa gittiklerinde teleferikle onların hemen arkasından zirveye çıktık. Şah ve Farah beni tanıdıkları için bayağı poz verdiler. O sırada Ara 'Söyle şu adama biraz gülsün!' dedi. Ben de, 'Koca şaha gülsene diye nasıl bağırayım?' dedim. Ve Ara, 'Mr Şah, Mr Şah smile, please!' dedi. Şah Ermeni şivesindeki İngilizceyi duyunca o kadar şaşırdı ki, birden gülmeye başladı, gülmekten en sonunda yere düştü. Korumalar geldi, Şah'a bir şeyler yaptık sandılar (Gülüyor). Şah 'Bir şey yok!' deyip durdurdu onları. Öğlen yemeğinde İran'ın bütün bakanları, eşleri, Şah ve Farah yemek için bir araya geldi. Başbakan Huveyda yanımıza gelip Ara'ya, Şah'ın 'Altı yaşımdan beri bu kadar gülmedim. Teşekkür ederim!' dediğini söyledi. O zamanlar Gökşin Sipahioğlu'nun Paris'te kurduğu SİPA Press vardı. Ara oraya fotoğraf verir, ben de yazılarını yazardım. Ve yıllarca Life, Paris Match, Jours de France gibi dünyanın çok ünlü dergilerinde yazılarım ve fotoğraflar çıktı. "

MÜCEVHER DOLU SANDIK AÇTILAR
Yıl 1972. 'de Ortadoğu ile ilgili hiçbir haberin çıkmadığı dönemler. Dora yüzünü Ortadoğu'ya dönüyor. Önemli haberlere imza atıyor: "Bir gazetede 'El yazması Kur'an aranıyor!' ilanını gördüm. 'Herhangi biri el yazması Kur'an aramaz' diye düşündüm. İlandaki Hilton'un telefon numarasıydı. Hemen Hilton'a gittim. 'Kim bu adam?' diye sordum. Katar Şeyhi olduğunu söylediler. Hemen çarşıya gidip bedestenden bir Kur'an buldum. Foto muhabiri arkadaşım Mehmet Luma ile birlikte Hilton'a gittik. Şeyhin odasına çıkıp Kur'an'ı verdim. Çok sevindi, 'Ben de sana hediye vereyim' dedi. Ben 'Aslında gazeteciyim, sizinle görüşmek istiyorum' dedim. Kızmadı. Ve orada söyleşimi yaptım. Görüşme sonunda iki kişi bir sandık getirdi. Sandığı açtılar, içi mücevher dolu. Şeyh, 'Bir mücevher seç al!' dedi. Aynen filmlerdeki gibi... (Kahkaha). Ben çok utandım. 'Öyle bir âdetimiz yok!' desem de kabul etmedi. Binbir güçlükle üstünde iki tane küçük incisi olan küçücük bir yüzük aldım. Ayrılırken 'Katar'a gelirsen tekrar söyleşi yaparız' dedi."

DAĞLARI AŞIP ARAFAT'LA GÖRÜŞTÜM
Dora ile bir anıdan diğerine geçiyoruz. "Hangi ülkeye, bölgeye gitsem, büyük bir hazırlık yaptım. Gittiğin ülkenin tarihini, coğrafyasını, siyasetini iyi bilmek zorundasın, çalışmadan gazetecilik yapamazsın" diyor, ardından 70'li yıllarda o zamanlar Filistin Kurtuluş Cephesi Lideri Yaser Arafat ve Filistin Halk Kurtuluş Cephesi Lideri George Habaş ile söyleşi için yola çıkış hikayesini anlatıyor: "1971-72. Yaser Arafat ve George Habaş ile söyleşi yapmak istedim. İki sınıf arkadaşım Beyrut Üniversitesi'nde okuyordu. Onlardan birinin eşi o gruplara yakındı. Söyleşi yapmak istediğimi söylediğimde beni dağlardan kaçırarak kamplara götürmeye çalıştılar. Kimi zaman arabanın gittiği yere kadar, kimi zaman dağlarda yürüyerek Şeria nehrinin kıyılarındaki Filistin kamplarının olduğu bölgeye gittim. Fedailerin eğitimlerini gözlemledim. Orada epey zaman bekledim. Beyrut'tan Amman'a geldiler. Orada çok güzel röportajlar yaptık. O yaptığım unutulmaz işlerden biridir."

İMZALI KART NASIL İŞE YARADI?
1966'da İskenderun Demir Çelik ve Aliağa Rafinerisi'ni Sovyetler Birliği'nin Türkiye'ye hibe ettiği günler. Sovyetler Birliği Başbakanı Aleksi Kosigin de Türkiye'ye gelmiş. Heyetteki tek kadın yine Dora. "Kosigin ile İzmir ve İskenderun'u dolaştık. İstanbul'a döndüğümüzde ise Topkapı Sarayı'ndaki gezide Dışişleri Bakanı İhsan Sabri Çağlayangil'in yanına gidip dilek havuzuna para atma fikrimi söyledim. Elime 150 kuruş hazırlamıştım. Kosigin'e bunu söyleyince 'Peki' dedi. Cebinden para çıkarmak istedi ama kağıt ruble vardı. 150 kuruşu verdim ona. Beraber havuza attık. Ne dilediği soruldu 'Dünya barışı' dedi. Ertesi günkü gazetede 'Sovyetler Birliği Başbakanından Türkiye Cumhuriyet'i borç para isterken ben Sovyet Başbakanı Kosigin'e 150 kuruş borç verdim' başlıklı habere imza attım. Haberi okumuş, çok hoşuna gitmiş. Beni görmek istemiş. Konsolosluğa çağrıldım. Bana özel kartını verdi. Arkasında 'Türkiye'de tanıdığım en sevimli, zeki, genç gazeteciye' yazıyordu. Bana 'Ne zaman bu kartı gösterirsen, gelip Sovyetler Birliği'nde davetlim olacaksın! Borcumu ödeyeceğim!' dedi. 1976'da ANKA Ajansı'nın İstanbul temsilciliğini yaparken haber müdürüm 'Türkiye, Sovyetler Birliği arasında ilk ticaret anlaşması yapılacak. Fakat kimse vize alamıyor. Şu senin kartı alıp konsolosluğa gitsene' dedi. Zaten o kart basın camiasında çok meşhurdu. O kadar zaman geçmiş aradan ama ben kartı alıp konsolosluğa gittim. Kartı vermemle mucize yaşandı. Kısa sürede vizem çıktı. Moskova'da Kremlin'de ticaret anlaşması imzalandı. O dönemde Dışişleri Bakanı yine İhsan Bey'di. Kosigin'e dönüp 'Sana borç veren kızı hatırladın mı, burada' dedi. Kosigin çok sevindi, kucakladı. 'Ne iyi oldu geldin, ben de borcumu ödeyeceğim. Nereye gitmek istersin, ülkemi gezdireyim' dedi. Ben de Petersburg, Bakü ve Tiflis'e gitmek istediğimi söyledim. İlk 15 gün sonra üç ay boyunca limuzinle birlikte en lüks otellerde kalarak gezdim."
ARKADAŞINA GÖNDER
Sovyetler başbakanına borç para bile verdim
* Birden fazla kişiye göndermek için, mail adresleri arasına “ ; ” koyunuz