X İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR
ARKADAŞINA GÖNDER Şeytan büyük kayıpta gitti Ufuk!
* Birden fazla kişiye göndermek için, mail adresleri arasına “ ; ” koyunuz

Şeytan büyük kayıpta gitti Ufuk!

  • Giriş Tarihi: 3.7.2016
Şeytan büyük kayıpta gitti Ufuk!
Şeytan büyük kayıpta gitti Ufuk!

Yıllar önce Zeki Demirkubuz ona oyunculuk kapılarını açmıştı. O da o kapıdan girip epey yol kat etti. Sonra film yönetmeni oldu. Firuzağa sakini ve esnafı, sinemacı Ufuk Bayraktar’ın yönettiği Kümes festivallerin gözdesi. Bayraktar’la yakında vizyona girecek film için bir araya geldik. “Kalbimi keşfettim, manevi bir duvara çaptım” diyen oyuncu değişen yaşamını anlattı, o kendine has bıçkın haliyle!

Yıl 2003... Film Festivali'ni takip ediyorum. Zeki Demirkubuz'un Bekleme Odası'nı izledikten sonra o filmde Ferit'i canlandıran Ufuk Bayraktar'ı kaldığımız otelin lobisinde gördüm. Oyuncu camiasından değildi. Bıçkın bir hali vardı, ortamı gözlemliyordu ama belki de camia dışından biri olduğu için çekingen davranıyordu. Yanına gidip tanıştım. Hikayesini ilk kez orada dinledim. Askerden gelmiş, babasının Firuzağa'daki çayevinde çalışırken Zeki Demirkubuz onu keşfetmiş, "Gel filmde oyna" demiş, o da oynamıştı. Festivalde muhabbetimiz iyiydi. İstanbul'a dönünce de söyleşi için oyunculuk için teklif aldığı çaycıda buluştuk. İlk söyleşisiydi bu. "Oyunculuk konusunda bana virüs bir kere bulaştı. Kamera şak diye açıldı bir daha da kapanmaz inşallah" demişti. Öyle de oldu. Bayraktar, Semih Kaplanoğlu ve Nuri Bilge Ceylan ile de çalıştı, Toprağın Çocukları, Çanakkale 1915, Dağ gibi filmlerde de oynadı. Ezel'de Ramiz Dayı'nın gençliğini canlandırdı, popülaritesi tavan yaptı. Ki oyuncu olarak sıklet atladığı 'de de Haluk Bilginer'in gençliğini oynamıştı. Sonra Kümes filmi ile kamera önünden arkasına geçti. İlk defa yönetmenlik yaptı. 1950'ler dünyasında iki kumanın yaşadıklarını anlatan filmi izleyince Bayraktar'ın içinde yönetmenlik potansiyeli olduğunu gördüm. Film İstanbul ve Antalya film festivallerine katıldı. Antalya'da seyirci ödülü aldı. Sonra ABD'deki Seattle Film Festivali'nde gösterildi. Ağustosta da World Cinema Amsterdam'da yarışacak. Film 24 Haziran'da vizyona girecekti. (Şimdilik ertelendi) Vizyon öncesi Bayraktar ile konuşmak için 13 yıl önce buluştuğumuz çaycıda tekrar bir araya geldik. Fakat canı sıkkındı. Çünkü Firuzağa'daki doğalgaz patlaması tam da onun dükkanının yanında gerçekleşmiş. Apartmandan düşen parçalar yakından tanıdığı simitçi Feridun Yükseltürk'ün yaşamını yitirmesine neden olmuştu. Fakat canının sıkkınlığı bir yana Ufuk Bayraktar'ı biraz sakin gördüm. Gerçi oynadığı Sevda Kuşun Kanadında dizisi ve önümüzdeki sezon vizyona girecek Dağ 2 (4 Kasım'da vizyona girecek) filmini çekmenin rahatlığı vardı üzerinde. Ama bu sakinlik başka bir şeydi. Ben, şu 13 yılı tekrardan bir konuşuruz, bir hayat muhasebesi yaparız diye düşünüyordum. Ufuk Bayraktar neden yönetmen olduğunu anlatırken son beş ay içerisinde hayatındaki değişim ve dönüşümden de bahsetti. "Kalbimi keşfettim, manevi bir duvara çaptım" dedi. 13 yılın muhasebesi farklı bir söyleşiye aktı...
- Zeki Demirkubuz seni oyunculuk serüveninin içine soktu. Peki ya yönetmenlik nasıl oldu?
- Semih Abi, (Kaplanoğlu) Nuri Abi (Bilge Ceylan) ve Zeki Abi'yle (Demirkubuz) çalıştığım için olabilir. Özellikle de Zeki Abi'nin etkisi olmuştur üzerimde. Neticede bir abi kardeş ilişkimiz vardı. İşin özü, bu insanlarla çalışınca insanın derdini nasıl anlatabildiğini görüyorsunuz, öğrenmek isterseniz de öğreniyorsunuz. Ben de kendi dertlerimi anlatmak istedim. Ama 'hadi dertlerimi anlatacağım' diye de insanları toplayıp film çekiyoruz demedim. Önce bir senaryo yazayım bakalım ne çıkacak diye test ettim kendimi. Senaryoyu yazdım. Yazarken, olabileceğini, filmi çekebileceğimi hissettim. Sonucu da güzel oldu galiba, daha iyileri de olacak inşallah!
- Çekmekle kalmadın, başrolde de oynadın.
- Açıkçası orada bir amatörlük yaptığımı düşünüyorum. Hem oynayıp hem yönetmek çok yorucu bir iş. Aslında son dakikaya kadar başrol için oyuncu arayışlarım sürdü. Ama olmadı. Delikanlılığın gazına gelip "Ya ben oynarım" dedim. Ama iflahım kesildi, saçım döküldü!
- Bu senin anneannenin hikayesi. Sen de dedeni oynamış oluyorsun. Anneannenin hikayesinde ne gördün de anlatma ihtiyacı duydun?
- Anneannemi kumasıyla aynı yatakta uyurken görmüştüm. Bunlar dedemle yaşarken pek geçinemezlerdi. Fındık kabuğunu doldurmayacak meseleler yüzünden kavga ederlerdi. Dedem ölünce can ciğer kuzu sarması oldular. Demek ki insanın kendi çıkarları doğrultusunda işleyen bir ben duygusu var. Bunun için bugün düşmanım dediğin insanla yarın aynı yatakta uyuyabiliyorsun. Bunu anlamak üzere yola çıktım aslında.
- Tesadüfen bir dünyanın içine giriyorsun...
- Sözünü balla keseceğim abiciğim ama ben tesadüf kelimesine hiç inanmıyorum.
- Nedir sendeki karşılığı, kader mi?
- Ben bunun bir döngü olduğunu düşünüyorum. Hepimiz hesaplı kitaplı bir denklemin içerisinde yaşıyoruz. Bunu anlamlandıramayınca başımıza gelenlere tesadüf diyoruz.
- Peki ne oldu da çıktı lugatından?
- Naçizane beş, altı ay önce İslami şartlara uygun tövbe ettim. Sonra da manevi bir duvara çarptım. Çok şeyler yaşadım, anlatsam inanamazsın. Yaşadığım her şey zincir gibi gözümün önüne dizildi. Yaşadıklarımın hiçbirinin tesadüfi olmadığını o an anladım.
- Hayatında bir şeyler değişti mi?
- Yok abi, ben yine aynı Ufuk'um. Yani hani öyle tövbe ettim, sil baştan hayatımı değiştiriyorum, 180 derece farklı biri oldum gibi bir durum yok. Yine evine ailesine bağlı, işinde gücünde bir adamım. Ama artık yaşadığım her şeyin bana görmem için yaşatıldığını düşünüyorum. Ne kadar yırtıklık, ne kadar fırlamalık, ne kadar dip köşe, ne kadar cezaevi... Hepsini benim yaşamam ve görmem gerekiyormuş. Ha hayatımın lezzet haritası değişti tabii. - Nasıl değişti? - Eskiden arkadaşlarıma "Vay baba buluşalım, içelim" derken, şimdi annemle pazar kahvaltısına oturup uzun uzun takılıyorum. Bedenime daha az zarar verir oldum, daha saygılı oldum. Hayatımdaki küçük ve basit şeylerde değişim var. Ama malum hayatın sırrı da o basitlikte gizli.
- Sinirlilik halinde de bir değişiklik var mı?
- Tabii ki, artık daha az sinirleniyorum. Gerçi bu konuda da sınanıyorum. Ben ne kadar sinirimi törpülemeye çalışırsam çalışayım şeytan büyük kayıpta. Beni joker görüyordu, bu bizden diyordu muhtemel. Ama şimdi fena gol yedi. Kafasını duvarlara vuruyordur "Gitti Ufuk" diye. (Gülüyor). Yoluma olmadık şeyler çıkarıyor!
- Cihangir malum, seküler bir yer. Buradaki insanlarla ilişkilerinde bir farklılık olur mu?
- Yok ya, öyle şey olur mu? Aksine şimdi daha mütevazı bir insanım. Hani cennetin kapısı birisini kazanmaktan geçiyor derler ya. Biri çıkıp "Ufuk'a bak daha iyi bir insan oldu, yüzü gözü açıldı. Çocuk kendine geldi" derse, benim yaşadıklarımdan ilham alırsa ne mutlu. Ama "Ya bak her gün içerdi. Delikanlı çocuktu ama şimdi abdest alıp namaz kılıyor" derse o da onun sorunu. Çünkü ben kimseyi yargılayacak durumda değilim. Daha beş ay öncesine kadar en kötüsünü yaşıyordum. İçki içiyordum, hatta insanlara zorla içiriyordum. Ne haddime birisini yargılamak! Zaten hayatımda iki kitap okudum. Biri Suç ve Ceza diğeri Kuran'ı Kerim. Ayet var "Konuşma" diyor. Net bilgi!
- Gerçekten sadece iki kitap mı okudun?
- Evet, ama kitap okumadığım için Rabbim beni öyle bilgilerle donatmış ki, ne sorarsan sor anlatırım sana. Hani Slumdog Millionaire filmindeki çocuk var ya, aynen öyleyim işte. Ne sorarsan sor mutlaka yaşamışımdır.
- Peki bu değişim sonrası seni yargılayanlar illa ki olacaktır. Laf, söz edenler çıkacaktır. Kaygılandırıyor mu bu seni?
- Evet, kimi densiz lafların edileceğini düşünüyorum. İnsan bu, eder mi eder. Dediğim gibi ben kimseyi yargılayacak durumda değilim. Bir şey yaşadım, kalbimi keşfettim, bunu insanlar okur, ders çıkarır belki diye anlatıyorum. Ders dediğimiz şey nereden çıkardığımızla alakalı. Yanından geçtiğimiz bir karıncanın ölmüş bir karıncayı yuvasına götürmesinden ders çıkarıyorsan ne ala. Ama dur şurada bir olay var, ben gidip bir ders çıkarayım diyorsan sen bitmişsin vallahi. Hani ben manevi duvara çarptım dedim ya aslında kalbimi keşfettim.
- Kalbi keşfetmekten kastın nedir?
- İnsan, insan doğup hayvan olarak ölebilen tek canlı. Kurt, kurt doğar, büyür ve kurt olarak ölür. İnsan öyle değil işte. Zamanla hayvanlaşabiliyor. Ha ne zaman, kalbini unutunca. Bizim bir kalbimiz var, bir de aklımız. İkisi arasında bir senkronizasyon var. İşte kalbi unutursan o senkronizasyon bozuluyor. Akıl tek başına yeterli gelmiyor, dünyayı algılamak için.
- Bu dönüşüm sinema hayatını nasıl etkiler?
- Vallahi, oyuncu olarak her türlü rolü yine oynarım. Ama yönetmen olarak çekmeyi düşündüğüm filmlerde biraz daha derinleşmek istiyorum. Bir gün Mecid Mecidi'nin bir söyleşisini dinledim. "Kalp vardı, yol vardı" dedi. "İşte bu" dedim ve evrensel işler yapabileceğimizi gördüm. Ama o da her babayiğidin yapacağı bir şey değil. Ama olur mu olur, doğru koşullar, denklemlerle, Allah'ın izniyle olur. Şimdi Ufuk uçuyorsun diyenler çıkar. (Gülüyor) Rabbim de insanı kaldırabileceği yollara sokar. Bizi o kadar çok sever ki, seni nasıl koruyacaksa o yollardan geçirir. Hani fazla verip azdırmaz insanı.

BABAMDAN YETİMİ KOLLAMAYI ÖĞRENDİM

- Baban bir kabadayıydı, ondan sana ne miras kaldı?
- Merhamet ve hak. Ayrıca ondan yetimi kollamayı da öğrendim. Haklı olduğuna inansın veya birisine haksızlık yapıldığını düşünsün sorunu çözene kadar uğraşırdı. Gerekirse bunun için tek başına 50 kişiyle dövüşürdü. İnsanlar onu görünce önünü iliklerdi. Ama o, ego sahibi biri değildi, kalbinin inandığından da asla vazgeçmezdi. Yani kalbi yol gösterirdi ona ve bana da "Kalbinin sesini dinle" derdi. Meğer o yolu göstermiş zamanında ama anlamamışım. (Gülüyor). Zaten bir gün içkili eve gitmiştim. Ufaktan kızdı. "Allah'ım" dedi "Bunun bütün kapılarını aç. Ama içki içerse iki yakasını bir araya getirme." Ben de "Baba dua mı yoksa beddua mı ediyorsun" dedim. O da istemezdi içmemi. Meğer anne baba ne derse doğru dermiş. Ama insan anlamıyor işte, anlamak için ne bileyim yola girmek gerek demek!
- Dedeni oynadın bir gün babanın da bir hikayesini filme çeker misin?
- Çekebilirim. Olabilir.

"PARTİ KUR OY VERELİM" DİYORLAR

- İlginç bir hayran kitlen var. Aran nasıl onlarla?
- Ya "Parti kur oy verelim" diyorlar. İşler o raddeye geldi. Aslında içinde çok küçük manyaklıkları olan insanlar iyidir ve ben de severim onları. Tabii yapıp ettikleri başkalarına zarar vermiyorsa. Çünkü dobralardır, özünden hareket ederler.
- Ezel'den sonra mı oldu bu tanınırlık?
- Ezel'den sonra tanımayan kalmadı. Ama Kader'in de çok hastası var. Dağ filmi nedeniyle de sevenler var. Elden geldiğince onlarla iletişim halindeyim. Mesaj atıyorlar, mesaj atıyorum. Selam veriyorlar, selamlarını alıyorum. Fotoğraf çektirmek isteyenlerle çektiriyorum. Ama yılışık olanlar var, ukalalar var, her şeyi kendinde hak görüyorlar onlar. O zaman ensesine tokadı koyuyorum. (Gülüyor)