X İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR
ARKADAŞINA GÖNDER Trump’a ilk yumruğu De Niro atarsa ikincisi benden
* Birden fazla kişiye göndermek için, mail adresleri arasına “ ; ” koyunuz

Trump’a ilk yumruğu De Niro atarsa ikincisi benden

  • Giriş Tarihi: 30.10.2016
Trump’a ilk yumruğu De Niro atarsa ikincisi benden
Trump’a ilk yumruğu De Niro atarsa ikincisi benden

Harvey Keitel Uluslararası Antalya Film Festivali’nin konuklarından biriydi. Yaşam Boyu Başarı Ödülü’nü aldığı törenin ardından bir araya geldiğimiz Keitel’le politikadan, baba olmaya kadar birçok konuda konuştuk. Karşımızda dünya meseleleriyle yakından ilgili, cesur insanlara güvenen, hem kendi çocuğu hem de başka çocuklar için endişelenen samimi biri vardı. Bakın neler anlattı...

Yıl 2005... Usta oyuncu Harvey Keitel'ın, İstanbul Film Festivali'ne geleceği haberi bomba gibi düşmüş. Heyecanlıyız. Basın toplantısı düzenlenecek ve ustayla tek temasımız da bu toplantı olacak. Toplantıya ilgi yoğun. Beklerken şöyle bir şehir efsanesi yayılıyor: "Gazetecilerle konuşurken gergin olurmuş. Sinirli sinirli gülermiş." Tabii öyle biri olmadığı, çabuk anlaşıldı. Mütevazıydı ve hoş sohbet bir insandı. "Hepinizle tek tek konuşmak, sohbet etmek isterim. Buna vakit olmadığı için kusura bakmayın" diyecek kadar da alçak gönüllü ve samimi biriydi. Sinema eleştirmeni Alin Taşçıyan'ın moderasyonunda yapılan o toplantının sürprizi ise Hervey Keitel'ın ufacık oğlu Roman olmuştu. Toplantının bir noktasında pusetinden indi emeklemeye başladı ve tabii bütün kameralar ona çevrildi. Küçük Roman, babasından rol çalmıştı. Aradan 11 yıl geçtikten sonra Harvey Keitel tekrar bir festival için Türkiye'ye geldi. Yaşamboyu Başarı Ödülü almadan hemen önce, Turkuvaz Medya Grubu'nun ana medya sponsoru olduğu 53. Uluslararası Antalya Film Festivali'ne dahil oldu ve uçaktan iner inmez ayağının tozuyla basın toplantısı için karşımıza geçti. Yine toplantıyı Alin Taşçıyan modere ediyordu. Yine ben karşılarındaydım ve soru sormaya hazırlanıyordum. Bazı şeylerin değişmemesi güzeldi... Ama bu sefer basın toplantısı sonrası üç beş kelam edecek fırsatım oldu.

- 2005'te ilk defa Türkiye'ye geldiğinizde "Türkiye benim için gizemli bir ülke" demiştiniz. Sonra birkaç defa daha geldiniz. Hâlâ bu gizem devam ediyor mu?
- Ülkenizle ve sizinle ilgili olarak hâlâ bazı şeyler gizemli. Çünkü sonuçta bir kültürü öğrenmek zaman alıyor. Ama şunu söyleyebilirim, Amerikalılar için Türkiye'nin mitolojik bir anlamı var. Burada yaşadığınız değişim ve gelişimler sonucunda bizim ruhumuzda ve aklımızda Türkiye güçlü bir kültür olarak yer etmiş. Atatürk'ün gelişini gördük, 2016'yı gördük, bakalım daha nereye gidecek? Belki olup biten bu gelişim ve değişim sizin için de gizemlidir. Lakin dünya gittikçe daha ciddi ve gizemli sorulara gebe artık...

- Nasıl?
- Şu an bütün sınırlarda olup bitenleri bir düşünün. Bütün dinler, etnik gruplar... Belki de en büyük gizem herkesin bir arada yaşayıp yaşayamayacağı sorusunun cevabında saklı. Nasıl olacak bilemiyorum. Ama hepimizin ateşin çevresinde dans ederek Allah'a ulaştığını görmek isterdim.

- Bir yıl önce geldiğiniz zaman Sultanahmet Camii'ne gidip namaz kılmışsınız. Ne oldu da namaz kıldınız ve neler hissettiniz?
- Tam da siz akşam ezanını duyunca kalbinizde ne hissediyorsanız ben de onu hissettiğim için Sultanahmet Camii'ne gidip dua ettim. Biliyorsunuz, ezan Allah'ın bir çağrısı. Ben de o çağrıya icabet ettim. Ama her zaman camilere girmek o kadar kolay olmuyor. Mesela Fas'ta bir camiye gitmek istedim. Ama gidemedim, çünkü Müslüman olmayanlar alınmıyormuş. Bu durum beni rahatsız etti mesela.

SABIRLI VE UMUTLU OLMALIYIZ
- Sizin de dahil olduğunuz sinemacılar kuşağı yaptığı filmlerle dünyanın daha yaşanabilir bir yer olduğunu ama onun için mücadele etmek gerektiğini anlattı yıllarca. Fakat artık dünyada yaşananlar umutlu olmayı zorlaştırıyor. Siz ne düşünüyorsunuz?
- Bence yaşam gelişme üzerine kurulu. Bazen 10 adım ileriye atarsın sonra üç adım geri gitmek zorunda kalırsın. Ama sonuçta ileriye yedi adım atmışsındır. İnsanları ileriye götüren bir itici güç hep vardır. Görüyorsun ABD'nin içinde bulunduğu çalkantılı durumu. Bunun üzerine günlerce konuşabiliriz. Ne yapabiliriz dersen? Hem sabırlı hem de umutlu olmalıyız. Ama temelde hayatta aynı fikirde olmadığımız insanlara karşı daha tahammüllü olmayı öğrenmeliyiz.

TRUMP'IN İÇİNDE ŞİİR YOK
- ABD dediniz de; ülkeniz bir seçim arefesinde ve Donald Trump başkan adaylarından biri. Sizin kuşaktan Robert De Niro, Trump'ın suratına yumruk atmak istediğini söyledi. Siz Trump hakkında ne düşünüyorsunuz?
- Kısa bir cevap vermeye çalışacağım. Çünkü bu mesele çok ciddi. Bence Donald Trump ABD Başkanı olacak yeterlilikte değil. Hele hele silahlı kuvvetlerin başkomutanı olacak yeterlilikte hiç değil. Benim çocuklarımın ya da herhangi bir insanın çocuklarının savaşacağı bir savaşa yol açmasını istemiyorum. Trump'ın içinde bu tür kararlar verecek bir şiir yok. Robert De Niro, Trump'a ilk yumruğu atarsa ne yalan söyleyeyim ben de arkasından ikinci yumruğu atmak isterim. Ama inanıyorum ki buna gerek kalmayacak. Çünkü yakında ABD'nin ilk kadın başkanına sahip olacağız
.
- 11 yıl önceki basın toplantısında oğlunuz Roman sizden rol çalmıştı ve toplantının yıldızı olmuştu. Şimdi büyümüştür. Aranız nasıl? Bir de geçen süre içerisinde ben de baba oldum. Sizden bir babalık tavsiyesi vermenizi istesem...
- Roman büyüdü ve aramız gayet iyi. Senin çocuğun kaç yaşında, adı nedir?

- 2.5 yaşında, adı da Ali Güney.
- Her gün ona ne kadar müthiş biri



CESUR İNSANLARA İHTİYACIMIZ VAR
"ABD'de, dünyanın farklı yerlerinde de olduğu gibi cinsiyet, ırk, inanç ayrımcılığı var. Ve sinemacılar olarak biz bu ayrımcılıkların üstesinden gelmeye çalışıyoruz. Ama ABD'deki her şeyden de biz sinemacılar sorumlu değiliz. Bizim bazı şeyleri değiştirmek için, isteğimiz ve arzumuz olmalı. Benim söylememle kadın eşitliği sağlanacak değil. Ya da Oscar'daki beyaz ağırlığı bitmeyecek. Ama bunları sağlayacak olan öyküleri anlatacak cesur insanlara ihtiyacımız var. Festivaller dünyanın her yerinden insanların bir araya gelip sinema aracılığı ile öykülerini anlattığı yerlerdir. Bunun için festivalleri her zaman önemsedim ve mümkün olduğunca da katılmaya çalıştım. İnsanların öykülerini anlatması gerektiğini düşünüyorum. İlle de bunun için Hollywood'da olmanız da gerekmiyor. Bu bağlamda Türkiye'den insanların da öykülerini anlatmak için daha hevesli olmasını isterim. Buralardan daha fazla öykü duymak isterim. Çünkü öykü değişimi kültürlerin yaygınlaşmasını ve karşılıklı diyaloğu sağlıyor."

İSTANBUL İLE DUYGUSAL BİR BAĞIM VAR
Harvey Keitel ile yıllar önceki ilk buluşmamızda ortaya çıkan, onunla ilgili şehir efsanesinin kaynağını neydi? Keitel, ikinci buluşmamızda buna da açıklık getirdi. Aslında o gazetecilerle buluştuğu için değil, basın toplantılarında arka arkaya flaşlı fotoğraf çekimleri yapıldığı için geriliyormuş. Tabii poz vererek fotoğraf çektirmekten de hoşlanmıyor. Ama bunun yaptığı işin bir gerekliliği olduğunu kanıksamış artık. Basın toplantısında gülerek bu durumu anlattı ve küçükken annesinin onu bir taya bindirip fotoğraf çektirdiğini, bu fotoğrafın en çok sevdiği fotoğraf olduğunu söyledi. Yani Keitel'ın kim nasıl bir fotoğrafını çekerse çeksin, albümündeki o fotoğrafı kadar kıymetli olamayacak! Fotoğraf demişken oğlu Roman'ın en güzel fotoğrafını ise 11 yıl önce İstanbul'a geldiklerinde, o yıl kendisi gibi festival için şehre gelen yönetmen Jane Campion çekmiş. Bunun için "İstanbul ile duygusal bir bağım var" diyor.

CİDDİ OLMAYI SİZDEN ÖĞRENDİK
Söyleşi bitip kayıt cihazını kapatınca Harvey Keitel döndü ve "Ciddi bir adamsın, tarzını sevdim" dedi. Sorulardan mı yoksa söyleşi sonrasında festivalin kapanış törenine gideceğim için giydiğim takım elbiseden dolayı mı böyle bir tespitte bulundu bunu pek anlamadım. Ama o an aklımda Tarantino'nun Rezervuar Köpekleri filmindeki takım elbiseli adamların yürüme sahnesi vardı. "Ciddi olmayı sizden öğrendik" diyerek karşılık verince gülmeye başladı. Ertesi gün otelde sabah tekrar karşılaştık. Ayaküstü konuştuk ve "Görüşürüz" diye ayrıldık. Nerede görüşeceğiz bilemiyorum ama bir 10 yıl sonra yine bir yerlerde yollarımızın kesişmeyeceğini kim söyleyebilir ki?