Türkiye'nin en iyi haber sitesi
HASAN BÜLENT KAHRAMAN

Nalan’ın ağlattığını Handan güldürecektir

1960’ların sol dalgası edebiyata vurmuş ve roman anlayışı tepeden tırnağa değişmişti. Sokaklarda, dağlarda insanlar vuruşurken kim okuyacaktı Nadir’in melodramatik aşk romanlarını? Muazzez Tahsin Berkant da, Esat Mahmut Karakurt da o da devrini tamamladı

8 Mart 2017

Bugün Metin Celal'in güzel bir yazısını okudum. Aslında daha derinleştirebilirmiş yazısını. Gene de önemli bir anımsatmada bulunmuş. Kerime Nadir'i dikkate getiriyor. "Aşk romanlarının unutulmaz yazarı" diyor. Yavuz Turgul'un da Türk sinemasının en sevdiğim filmlerinden Aşk Filmlerinin Unutulmaz Yönetmeni adına güzel bir gönderme. Ama yazıyı okuyunca Celal'in de Kerime Nadir'in unutulmuşluğuna işaret ettiği görülüyor.
Doğru; annemin ve babamın da zevkle, sevgiyle, hatta biraz da onun kaleminden çıkmış kitapları okudukları günleri özlemle anımsadıkları, içlerini ısıtan bir yazardı Nadir. "Nalan'ın ağlattığını Handan güldürecektir" lafı belleklerindeydi. Sonradan unutuldu. Bu 'olvido'yu yaşamaya 1970'lerde başladı Kerime Hanım. Sonradan bir tek Selim İleri anımsadı onu. Annem de vefat etmeden hemen önce, artık ne hikmetse, benden onun romanlarını istiyordu.
Doğal. O yıllarda 1960'ların sol dalgası edebiyata vurmuş ve roman anlayışı tepeden tırnağa değişmişti. Sokaklarda, dağlarda insanlar vuruşurken kim okuyacaktı Nadir'in melodramatik aşk romanlarını? Muazzez Tahsin Berkant da, Esat Mahmut Karakurt da o da devrini tamamladı. Bense tamamen farklı düşünüyorum bugün ve şöyle bir parabol çiziyorum. Batı'da bazı kitaplar klasiktir ve her kuşak onları ayrı bir anlayış ve yaklaşımla ama muhakkak okur. Böylelikle toplumda ortak bir bilinç, duyarlılık ve anlayış oluşur. Ortak kültür bu şekilde okunan klasikler aracılığıyla kurulur.
Bunlardan biri mesela Goethe'nin Genç Werther'in Acıları isimli kitabıdır. Her ne kadar aşılmış bir dünyayı ve bireylik tipini anlatsa da toplumsal duyarlılığın oluşmasına önemli katkıda bulunur. Hâlâ bulunur. Bir tür 'ruh eğitimi' sağlar. Psikolojik bir baraj meydana getirir. Bir tür 'bildungsroman' yani bilinçlenme romanı olarak insana yepyeni ufuklar açar. Bir psikoloji eğitimidir bu kitabın esası, her ne kadar Avrupa'nın özel bir dönemindeki bilince tekabül etse de. Melodram yazarlarımız da aynı işleve sahipti. Doğrudur, başka bir dünyanın 'verileriydi' bu romanların söz konusu ettiği yaşantılar, kimlikler, kişilikler ama insan gerçekliğini ve insan davranışının 'tipikliğini' de vurgulardı.
Belki daha kartondu romanlardaki tipler ve yeterince derinleşemiyordu, belki konular daha şablon sayılabilecek bir zemine işlenmişti ama belli bir 'ruh iklimini' yansıtmaktan aciz değillerdi. İçerdiği yoğun psikoloji, kurduğu özdeşlikle genç okurların iç dünyalarındaki 'basıncı' azaltmadığını kim söyleyebilirdi?
Aslında bu romanlarda bal gibi bir romancılık çabası vardır. Bunları o derecede basit kitaplar zannetmemize Yeşilçam uyarlamaları yol açtı. Asıl şematik olan yapıtlar onlardı. Bugün bahsettiğim bu yazarları aynı maksatla okuyalım demiyorum, diyemem de. Ama Edith Wharton'un, Thomas Hardy'nin, Henry James'in romanlarını da mı aynı nedenlerle okumayalım? Asıl soru daha uzakta biçimleniyor: bugün 'ruh iklimi'nin yazarları kimler? Oğuz Atay ve Tanpınar'dan öteye gidemediğimize göre soru öyle yabana atılacak gibi değil. Fakat kimsenin cevap aradığı yok. Hayrettir!


12 Mart 2017

BİR KRAVATSEVERİN İTİRAFLARI

Çağdaş sanat dünyası kendisine bir giyim dili yarattı. O bir 'manifesto', bir 'deklarasyon'. Ben farklıyım demenin, ben bu dünyaya aitim demenin bir yolu. Mimarlar, keza. Bir kitap bile var bugün: mimarlar neden siyah giyer diye. Çağdaş giyim tasarımı geleneksel demeyeyim de göreneksel olanın dışında bir defa. İkinci ve en önemli husus 'aykırı olmak'. Onun da bir açıklaması var: cesur olmak. Kimsenin giymeye cesaret edemediğini kuşanmak diyelim. Renk, biçim ve aksesuvarlar olarak böyle.
Bu çağdaş giyimin son derecede 'Avrupalı' yaklaşımları olsa bile, özü, her gün biraz daha fazla Uzakdoğu anlayışına dayanıyor. Asimetrik çizgiler, kat kat giyimler, Japon köylülerinin giyindiği tarzda bizdeki şalvara benzer pantolonlar ve daha neler neler. bir sanat yapıtıdır New York'ta, her Chelsea'ya gidişimde en önemli 'sanat galerilerinden' biri sayarak uğradığım Comme des Garçons'un giysileri neredeyse bire bir örtüşüyor bu tanımlarımla. Yamamoto'yu ve benzerlerini saymıyorum bile.
Avrupa bakımından da klasik/emperyal dönemin giysileri yeniden üretiliyor. Gabbana'nın o erkek 'blazer'leri nedir öyle, muhteşem diyeceğim. Hepsi fevkalade. Hepsine hayranlıkla ve imrenerek bakıyorum. Ve hepsinin bir özelliği var: kravatsızlık! Çok şık, şu bahsettiğim şekilde tasarlanmış bir giyinmenin kravatı dışlamasını anlıyorum ve hiç itirazım yok. Hatta memnun bile oluyorum sıradanlığın bu şekilde aşılmasına.
Ama gündelik hayatta, sanki bir marifetmiş gibi, berbat bir giyime, üstüne üstlük bir de kravatsızlık eklenince söyleyecek bir şeyim kalmıyor. Usulü dairesinde hiç kravat takmayan ama her zaman şık olanlara gönlüm sonuna kadar açık ve imreniyorum onlara. Mesela Hıncal Abi'yi (Uluç) asla kravatlı görmedim. Daima fularlar taktı, gömlekler giydi. Takım elbiseden kaçındı. Fakat her daim şık.
Ama kravata tepeden tırnağa ve iş olsun diye karşı çıkanlara da ben karşı çıkıyorum. Bir kere dünyanın en minimal giyimidir koyu renk takım elbise ve kravat. Bir erkeği herhalde en şık gösteren, ölçüleri ayarlanmış, 'trim control'ü yapılmış, ayakkabısı tamam bir takım elbisedir. Ötesi yoktur. Burun kıvıranların kabalık ve cehaletine de ben burun kıvırırım.
Ayrıca iyi bir kravat bir sanat yapıtıdır. Gerçek, 'yüklü' bir ipek, yün, keten ve pamuklu kravatın yerini hiçbir şey tutmaz. Hele 'konstrüksiyonu' yani içinin malzemesi iyiyse, hele uzunluğu ve kesimi iyi ayarlanmışsa. (Türkiye'nin gelmiş geçmiş en şık erkeklerinden Erman Abi (Yerdelen) iyi kesilmiş bir kravat için canını bile vereceğini söyler.)
Hepsinden önemlisi iyi bağlanmışsa. Gelelim bana. Hayatım boyunca kravat taktım. Her türlü giyindim. Ama kravatın yeri başka oldu. En çok ipek kravatları sevdim tabii. Çok güzel yün kravatlarım oldu. Charvet'den aldığım örme kravatları, ister ipek ister yün, her zaman bayılarak kullandım. Daima gömleğin yakasına iyice yapışmış, gamzeli bağlanmış kravatın esas olduğunu düşündüm. 'Poşetsiz' kravatın boynu bükük olduğuna inandım. Çok ince kravatları pek sevmedim.

ASIL MESELE ŞIK OLMAK
Babam, çok şık giyinirdi. Çok kravatı vardı. Sonra ben almaya başladım ona kravatları. İyi bir Lanvin kravat onun için en önemli hediyeydi. Birlikte çalıştığı Orhan 'dedem' (Esen Minkari) ise şıkların şıkıydı ve kravat onda da bir 'hastalıktı'.
Sonra Yavuz'la (kardeşim) ben babamın gardırobuna dadandık, lise yıllarında. Yavuz her gün bir kravatını kullanırdı. Ben o yıllarda daha Varoluşçuydum. Sonradan bağlandım kravatlara. Hala sürüyor alışkanlığım. Ama asıl mesele, dediğim gibi, kravatlı veya kravatsız olmak değildir. Şık olmaktır.
Hani Haşim melali anlamayan nesle aşina değiliz diyor ya basitlik, ucuzluk, kolaylık adına kravatı reddeden nesle aşina değilim ben de. Ne yapayım ucuzluğu sevmiyorum.

Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Turkuvaz Medya Grubu’na aittir. Kaynak gösterilse veya habere aktif link verilse dahi köşe yazısı/haberin tamamı ya da bir bölümü kesinlikle kullanılamaz.
Ayrıntılar için lütfen tıklayın.
SON DAKİKA