05 Aralık 2016, Pazartesi
5 günlük hava durumu
sinema haberleri

The Cut: Hakikati yaralayan Kesik

Giriş Saati04.12.2014 15.09 Güncelleme04.12.2014 15.13
A+ A-

Sinema eleştirmeni Abdulhamit Güler bu hafta vizyona girecek, Fatih Akın'ın tartışma yaratan yeni filmi Kesik hakkında bir kritik kaleme aldı.

Sinema zamana şahitlik eder. Aynı zamanda zamanlar arasında geçiş imkânı sağlar. Bir nevi köprü… Ancak daha çok yolun kendi… Yani sinema yola şahitlik eder. Aynı zamanda yolun şehididir de…

Sinemanın zaman ile bağı iki başlık altında ele alınabilir. Birincisi, konusu itibariyle zamanı kullanması ve yorumlaması (böylece içinde bulunduğu zamana not düşmesi ve dolayısıyla da geleceğin inşası noktasında temel taşlardan olması); ikincisi ise bütüncül olarak film dilinin oluşturduğu, kendi içinde ihtiva ettiği atmosfer ve hissiyatın vücuda getirdiği zaman olgusu… İkinci başlık doğrudan teorinin ve bağlı olarak pratiğin alanına giriyor. Ağır bir konu… Onu bir kenara bırakalım. Birinci mevzu tam olarak bu yazının çıkış noktası…

Fatih Akın'ın son filmi 'The Cut' (Kesik) sinema yazarlarına izletildi. Haliyle tartışma da alevlendi. Ermeni Meselesi/1915 Olayları'nı konu alan film, yaklaşımı itibariyle tartışmaya açık.

Önce hikâyeye bakalım…

"Birinci Dünya Savaşı'nın hemen sonrası, savaşta yenik düşen Osmanlı, artık bütün azınlıkları kendine 'düşman' beller."

Evet, ifade bana ait olmadığı için tırnak içinde. Kesik bu iddia ile başlıyor. Mardin'de eşi ve ikiz çocuklarıyla birlikte yaşayan ve demircilik yaparak geçimini sağlayan Nazarat, zorunlu olarak askere alınır. Bölgedeki ve aslında bütün coğrafyadaki Ermeniler, Türklerin hedefi haline gelir. Sürgün, katliam, ırza geçme, vs her şey Ermenilere reva görülür. Zorla askere alınan Nazarat bir şekilde kaçmayı başarır. Ancak ait olduğu topraklara dönemez. Zaten ailesi de sürülmüştür. Onların peşine düşer. Arar. Kıtalar aşar. Eşi öldürülür. Neredeyse bütün akrabalarının akıbeti de aynı olur. İkiz kızlarının hayatta olduğunu öğrenince işaretleri takip eder ve Suriye'nin Rasulayn kasabasından ABD'ye uzanan bir yolculuğa eşlik ederiz. Tahmin edeceğiniz üzere Nazarat yolculuk esnasında çok şey yaşar. Aslında Nazarat'ın yaşadığı, 1915 olaylarında 'zorunlu göç'e tabi tutulan Ermeni halkının hikâyesidir.

Sonunda ne oluyor, Nazarat kızlarına ulaşıyor mu? Önemli değil. Zaten ipucu olmaması açısından söyleyemem de… Ancak bizi asıl ilgilendiren meseleye yaklaşımı ve bir sinema eserinin değerlendirmesi.


FİLMİN FRAGMANI İÇİN TIKLAYIN






Fatih Akın, 5 yıldır bu film için çalıştığını söylüyor. Çok kitap okumuş, çok yere gitmiş, çok kişiyle görüşmüş. Saygı duyulacak bir çaba. Ancak bunca zamanın sonunda Akın'dan senaryoya akseden şey hamaset olmuş.

'Ermeni katliamı' ya da '1915 olayları'… Nasıl ifade edersiniz bilmem. Tarihi gerçeklerin gün ışığına çıkaracağı bu meseleyle kendimizi çok fazla yormamalıyız. Akın'ı eleştirdiğim nokta hikâyenin 'aşırı' tek yanlılığı ve senaryoya da akseden 'bir şeyi ispat etme çabası'.

Fatih Akın, olayların politik yanına girmeyerek, politikacıları ele almayarak, kimseye politika konuşturmayarak politika yapmadığını düşünebilir. Fekat sanat öyle bir şey değil. Her haliyle politiktir. Dolayısıyla Kesik de basbayağı politik bir filmdir. Üstelik başarısız bir politik lisana sahip…

Senaryo 'tarihi bir iddiadan uzak olma' iddiasında. Lakin öyle değil. Altı kalın çizili şeyler söylüyor ve tartışmalı malum konuda bariz bir kanaat ortaya koyuyor. 'Kitlesel bir katliam yok' diyecekken bir anda Osmanlı askerlerinin kanun/asker kaçaklarını kullanarak icra ettiği sistematik cinayetlerle karşı karşıya kalıyoruz. Araplar iyi, Ermeniler iyi, Osmanlı tebaasındaki bütün azınlıklar iyi, bir tek Türkler gaddar. Film boyunca sadece birkaç iyi Türk'e rastlıyoruz. Onlar da zaten asker kaçağı.

Ben meselenin 'Türkleri kötü gösterme' ithamında değilim. Umurumda da değil. Ancak festival filmlerinde başarılı, dünya festivallerinin önem verdiği bir isim olarak Fatih Akın, böylesine didaktik bir üslup ile hikâye anlatamaz.

İddia ediyorum ki; bir sinemacı, iddiasızlığının iddiasının nasıl bir iddia doğurduğunun farkında değilse, icra ettiği sanatın iddiasının altında kalmaktan kaçınamaz.

1915'te acı olayların yaşandığı, bunlara o dönemin idaresi İttihat ve Terakki Cemiyeti kafasının sebep olduğu inkâr edilemez bir hakikat. Eğer bir soykırım var bunu inkâr etmek de medeniyet tasavvurumuza ihanet olur. Lakin fazlasıyla modern bir ifade olan 'soykırım' etrafında topu çevirmenin kimseye faydası yok.

Fatih Akın, 1915 olaylarının 100. Yıl dönümünde ele aldığı meselenin altından kalkamamış.

Ve asıl hayal kırıklığı, bir sinema eseri olarak Kesik'in vasatlığı…

Baştan sona klişelerle dolu sahneler, bildik kamera kullanımı, yetersiz oyuncu yönetimi, başarılı sayılabilecek makyaj ve kostüme rağmen o dönemin ruhunu yansıtamayan senaryo unsurları, Kesik'in film dilini vasatta tutuyor.

Daha filmin ilk 20 dakikasında tecavüze uğrayan kadın, yerlerde sürüklenerek götürülen mahkûmlar, sıcak altında çalışmaktan bîtap düşüp ölenler… Daha da vahimi, gayet güncel bir mesele olan IŞİD algısına hizmet eden 'kafa kesici güruh'… Bütün bu unsurlar, oryantalizmin sınırlarını zorlayan Akın'ın içine düştü fikri girdaba işaret eden emareler.

Filmde oyunculuklar da sorunlu. Film dilinin genelindeki kekremsi tat ve tutuk ritim en bariz şekilde oyunculuklarda kendini gösteriyor. Başrol oyuncusu Tahar Rahim, baştan sona tutuk götürdüğü 'sessiz oyunculuk'u hitamına erdiremeden sonlandırıyor. Esasında Rahim, Fatih Akın adına doğru seçim. Zira Avrupa'da çok tanınan, özellikle Cannes'da büyük ödül alan birçok filmde rol alan bir isim. Lakin Kesik'te olmamış. Ne onca yaşanmışlığın mimiklerinde ağırlığını, ne yüzünde çizgilerini, ne de gözlerinde hissini görüyoruz.

Filmde dikkat çeken bir diğer isim Diyarbakır doğumlu Ermeni oyuncu Kevork Malikyan… Malikyan'ın, Türkiye'yi kötü gösterdiği için bir zamanlar çok tartışılan Gece Yarısı Expresi'nde de oynamış olması ilginç bir bilgi.

Kesik'in başarılı diyebileceğimiz tek unsuru belki de müzikleri. Ermeni ezgileri ve uyarlamaları yerinde... Her ne kadar kullanımında yine klişelere düşse de (başlarda duyduğumuz bir ritmi, kritik aşamalarda hep yabancılardan dinlememiz gibi) müziklerin hakkını vermemiz lazım.

Şöhret basamaklarının tırmanmaya başladığı ilk zamanlardan beri Fatih Akın'ın bir 'Türk yönetmen' değil, 'Avrupalı yönetmen' olduğunu düşünürüm. Sebepleri oldukça tafsilatlı, burada giremeyeceğim. Ancak hem film dili, hem de meselelere yaklaşımı açısından bu coğrafyaya yabancılaşmış olduğunu düşündüğüm Fatih Akın, Kesik'te tam da bunu ortaya koymuş.

'Ermeni Diasporası', 'Türkiye Cumhuriyeti Resmi İdeolojisi'nin tezleri beni hiç ilgilendirmiyor. 1915'te ne yaşandığını Ermenilerden de Türklerden de çok dinledim. Karşılıklı acıya kim sebep olmuşsa onu ortaya çıkaracak olan zaman. Fekat azınlık olması hasebiyle Ermenilerin uğradığı zulmün, Osmanlı'yı sahiplenen bizler için hassas bir nokta olduğunu unutmamalıyız.

Recep Tayyip Erdoğan'ın, başbakanlığı döneminde kaleme aldığı ve 1915'te yaşananlarda duyduğu üzüntüyü ifade ettiği mektubun devlet adına ifade ettiği şeyi, resmi tarihin iliklerimize işlemeye çalıştığı tezler sebebiyle ferdi olarak bizlerin gösterememesi çok acı bir durum olur. Kendi adıma o dönem her ne yaşandıysa üzgünüm, asabiyetini önemsemeyen biri olarak Ermeni kardeşimi de değer etnik unsurlardan ayırmıyorum. Türkiye Türklerin değil, hepimizin… Bir Türk olarak bunu rahatlıkla söyleyebiliyorum.

Keşke Fatih Akın da bu minvalde koyulduğu yolda 'tarafsızlık' namına tarafgirliğin ve haksızlığın ve dahi başarısızlığın pençesine düşmeseydi. Zira sinema, diğer hiçbir mecrada olmadığı kadar haksızlığı zamanın gırtlağına istifra edecek kadar saf bir yürüyüş yolu.

Dedik ya; sinema yola şahitlik eder… Ve sanki yolun kendisi de… Yolu temiz tutalım

kalan karakter 2000

ÖNEMLİ NOT: Bu sayfalarda yayınlanan okur yorumları okuyucuların kendilerine ait görüşlerdir. Yazılan yorumlardan SABAH veya sabah.com.tr hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.